Dönek mi, dalak mı
ERTUĞRUL ÖZKÖK
SIRTINIZA ille de şu iki etiketten biri yapıştırılacaksa, hangisini tercih ederdiniz?
"Dönek mi" olmak daha iyi yoksa "Dalak" mı?
Ahmet Hakan'ın durumuna baktıkça kendi halime şükrediyorum.
Bizim mahalle, öteki mahalleye göre çok daha insaflı.
Yani soldan gelip liberal veya serbest pazar ekonomisini savunan biri olursanız, size en fazla "Dönek" derler.
Biraz daha kızarlarsa diyecekleri de şu:
"Liboş."
Veya "İngiliz muhibbi".
Veya "Ali Kemal"...
Eh ağır ama dayanılmaz, taşınılmaz gibi değil.
Zaten bir süre sonra onu "kendimleştirir", hatta dalga geçmeye bile başlarsınız.
* * *
Öteki mahallede işler çok daha zalimce yapılıyor.
Ahmet Hakan'ın durumuna bir bakın.
Aman Allah'ım, birtakım insanlar neler yazıyorlar.
İşi, "Askere gitmemek için dalağını aldırdı" diyecek kadar pespayeleştirdiler.
Vallahi bizim mahallede en azından bugüne kadar böylesine zalim, böylesine pis bir iftira atılmadı.
Demek ki, ideolojik dönekliğin riski daha azmış.
Ahmet Hakan'la Hürriyet'e gelmesini konuşurken şunları söylemiştim.
"Bak Ahmetçiğim, Hürriyet, gururu da, dayağı da bol bir gazetedir. Burada yazmaya başlayınca, etkinin gücünü hemen anlayacaksın. Bu çok keyifli bir şeydir. Ama bu başarıyı insana kolay yedirmezler. Yazdığın her yazı için, hayatın boyunca yemediğin dayağı yiyeceksin. Hürriyet'te yazmanın bedeli vardır ve herkes bu bedeli öder."
Dediklerimin hepsi çıktı.
Hürriyet'te yazıp, bir de başarılı, herkesin konuştuğu bir yazar haline gelirseniz, vah başınıza gelene.
Babıali'nin yazar kovanına çomak soktuğunuzu hemen anlarsınız.
Bütün yabani arılar anında taarruza geçer.
Oranızı buranızı sokarlar.
Her akşam evinize, yüzünüz gözünüz şişmiş gidersiniz.
Önce lakap takarlar.
Tatmin olmazlar, ardından küfür gelir.
O da kesmez, iftira mangasına hücum emri verilir.
Kimi elinde dönerci bıçağı saldırıya geçer.
Kimi ise sessiz kalır, gizli gizli iftira mangasına destek verir.
Onlar da rahatsızdır.
Çünkü siz, okurun ezberini bozmuş, yuvarlanıp giden kalem erbabının ise huzurunu kaçırmışsınızdır.
* * *
Bütün bunlar çok doğal.
Çünkü Ahmet Hakan ve onun gibi yeni yazarlar, Babıali'nin kurulu düzenini sarsıyorlar.
Okunuyorlar, okutuyorlar, konuşturuyorlar.
Eski cemaatlerinin kapısını kırıp dışarı fırlayan bu insanlar, buldukları yeni formatlarla, yeni anlatım biçimleriyle, yeni başarı ölçüleri yaratıp, başarısız bir yazar neslini tasfiye etmeye başladılar.
Hangi yazar neslini?
Ağır ol da molla desinler erbabını.
Siyasetten başka konu bilmeyen, vasat fikirlerden ve inançlardan ibaret, 20 yıl önce ne yazdıysa hálá aynısını tekrarlayan karbon káğıdı neslini.
Yazı yazmayı hakaret etmekten, küfretmekten ibaret sanan; yazacak konu bulamadığı için üç beş kişiye şahsi takıntısını fikri takip diye yutturmaya kalkışan; hayatını, başkalarının fikirleri ve yazıları üzerinden asalaklıkla kazanmaya çalışan; okunmayan, okutamayan, bedavacı, rantiye bir yazar kuşağı, silkeleseniz düşecek vaziyette.
Tabiatıyla korkuyorlar.
O yüzden, yeni gelen herkese, renkli olan her şeye, farklı olan her duruşa ifrit oluyorlar.
Ahmet Hakan'ın başına gelen budur.
Yani vasat kafaların, sıradan ruhların, korkanların ve kıskananların recim ayini.
Bir nevi "uzun bıçaklılar" gecesi...
* * *
Ama kaçış yok.
Bir gün her vasat bu ricadı tanıyacak.
Ahmet Hakan'lar, onun gibi cüretliler, farklılar, renkliler, meydan okuyanlar, yenilik getirenler, ezber bozanlar kalacak.
Fitneciler, iftiracılar, bohçasında alelade fikirden başka satacak tek şeyi olmayanlar, cümbür cemaat gidecekler.
Görüyorum, söylüyorum.
Babıali'de hicret zamanı geliyor
HÜRRİYET
İletişim Fakültesi, Yeni Medya, Gazetecilik, Habercilik, Yakınsak Medya, Görsel İletişim Tasarımı
19 Ağustos 2009 Çarşamba
Ya sev, ya tasfiye ol Ertuğrul Özkök Raunt 3
Madem böyle tasfiye listeleri hazırlanmaya başladı.
Hadi gelin hep birlikte, bir “memlekette kalabilecekler listesi” hazırlayalım.
Kimin koluna sarı yıldız pazubendi takılacak hep birlikte tayin edelim.
* Ülkenin demokratikleşmesi için sadece askeri vesayetin kalkmasının yeterli olacağına inananlar kalacak. Askeri vesayetin yerine başka vesayet türleri geçiyor diyenler tasfiye edilecek.
* Ergenekon davasındaki uygulamaları kayıtsız şartsız, hiç “amasız” destekleyenler, bir yıldır içerde yatan insanlar, hayatını kaybeden insanlar için, “Canım geçmişte bize de yapılmıştı” diyenler kalacak. İnsan hakları ihlalleri var, hukuk ihlal ediliyor diye eleştiri getirenler tasfiye edilecek.
* Demokrasiyi tarif etme hakkını sadece kendinde gören, kendinden başka kimseye yaşama hakkı tanımayan güya liberaller kalacak. Demokrasi sadece sizin tarifinizden ibaret değil diyenler tasfiye olacak.
* “Tasfiye edilecek” insanlarla ilgili her tür sözde belgeyi, sızdırılmış ifadeyi vicdanı sızlamadan manşetine koyanlar, yüzlerce yeni ‘andıç’a imza atanlar kalacak. Ama “Şuraya da dikkat etmek gerekir” diyen gazeteciler tasfiye edilecek.
* İktidara kayıtsız şartsız destek verenler kalacak. Haklı bile olsa itiraz etmek için parmağını kaldırma cesareti gösterenler tasfiye edilecek.
* Muhafazakârlar kalacak, olmayanlar veya kendine muhafazakâr diyenlerin, muhafazakârlık lisansı vermedikleri tasfiye edilecek.
* * *
Bir ülkede böyle çeteleler tutulmaya, tasfiye listeleri hazırlanmaya başladığı zaman, bunun bir adım ötesi kapı işaretlemektir.
Zaten bazı meslektaşlarımız şimdiden kapı işaretlemeye başladılar.
Gammazlama mevsimi çoktan açıldı.
İşte böyle kapı işaretleye işaretleye, tasfiye listeleri hazırlaya hazırlaya, bazı isimlerin karşısına çarpı koya koya demokrasi açılımı yapıyoruz.
Muhafazakâr demokrasinin altın çağı başlıyor.
Hayırlara vesile olsun...
Hadi gelin hep birlikte, bir “memlekette kalabilecekler listesi” hazırlayalım.
Kimin koluna sarı yıldız pazubendi takılacak hep birlikte tayin edelim.
* Ülkenin demokratikleşmesi için sadece askeri vesayetin kalkmasının yeterli olacağına inananlar kalacak. Askeri vesayetin yerine başka vesayet türleri geçiyor diyenler tasfiye edilecek.
* Ergenekon davasındaki uygulamaları kayıtsız şartsız, hiç “amasız” destekleyenler, bir yıldır içerde yatan insanlar, hayatını kaybeden insanlar için, “Canım geçmişte bize de yapılmıştı” diyenler kalacak. İnsan hakları ihlalleri var, hukuk ihlal ediliyor diye eleştiri getirenler tasfiye edilecek.
* Demokrasiyi tarif etme hakkını sadece kendinde gören, kendinden başka kimseye yaşama hakkı tanımayan güya liberaller kalacak. Demokrasi sadece sizin tarifinizden ibaret değil diyenler tasfiye olacak.
* “Tasfiye edilecek” insanlarla ilgili her tür sözde belgeyi, sızdırılmış ifadeyi vicdanı sızlamadan manşetine koyanlar, yüzlerce yeni ‘andıç’a imza atanlar kalacak. Ama “Şuraya da dikkat etmek gerekir” diyen gazeteciler tasfiye edilecek.
* İktidara kayıtsız şartsız destek verenler kalacak. Haklı bile olsa itiraz etmek için parmağını kaldırma cesareti gösterenler tasfiye edilecek.
* Muhafazakârlar kalacak, olmayanlar veya kendine muhafazakâr diyenlerin, muhafazakârlık lisansı vermedikleri tasfiye edilecek.
* * *
Bir ülkede böyle çeteleler tutulmaya, tasfiye listeleri hazırlanmaya başladığı zaman, bunun bir adım ötesi kapı işaretlemektir.
Zaten bazı meslektaşlarımız şimdiden kapı işaretlemeye başladılar.
Gammazlama mevsimi çoktan açıldı.
İşte böyle kapı işaretleye işaretleye, tasfiye listeleri hazırlaya hazırlaya, bazı isimlerin karşısına çarpı koya koya demokrasi açılımı yapıyoruz.
Muhafazakâr demokrasinin altın çağı başlıyor.
Hayırlara vesile olsun...
Ayakta kalacak gazete(ci)ler listesi Ekrem Dumanlı raunt 2
Geçen hafta bu sütunda 'Tasfiye olacak gazete(ci)ler listesi' yayınlamıştık. Ana başlıklar şöyleydi: Hakaret ederek gazetecilik yapanlar, bilgiye dayalı gazetecilik yapmayanlar, yalan yazmayı alışkanlık haline getirenler, kendini yenileyemeyenler, gazeteciliği tekebbürle yapanlar, gazeteciliği 'businessman' olarak icra edenler.
Şahsîleştirmeden yaptığımız bu listede isim verme yerine vasıfları sıralamayı tercih etmiştik. Aslında yazı bugünkü yanlışlardan yola çıkarak yakın gelecekte gazete(ci)leri bekleyen tehlikeye işaret ediyordu. Bozulanlar oldu, darılanlar çıktı, hatta endişeye kapılana bile rastlandı. Kabil-i hitap olmayan, ne dememi bekliyordu ki 'yalana devam, tekebbüre devam, hakarete devam vs.' gibi bir laf mı bekliyorlardı? İllüzyon bitti. Hem bu mesleği adam gibi yapmayanların bu meslekte kalıcı olma gibi bir niyetleri olamaz ki! Her neyse.
Affınıza sığınarak bu hafta da yeni bir liste yapmak isterim. Bu da geleceği kucaklayacak gazete(ci)ler listesi. Tabii ki herkes bir gün bu mesleği bırakacak; dolayısıyla meseleye kişisel kaprislerle yaklaşmak doğru değil. Önemli olan, hangi gazete(ci) tiplerinin gelecek on yıllarda hayatta kalma hakkına sahip olduğunu yakalayabilmektir. Müsaadenizle uzun listenin hülasasını sizlerle paylaşmak istiyorum:
DAİMA DOĞRU PEŞİNDE KOŞAN VE DOĞRUYU YAZANLAR:
Gazete(ci)lerin asıl sermayeleri doğruluktur, dürüstlüktür. Bu sermaye, bilgi kirliliğinin toplumu esir alacak hale geldiği bugünlerde daha da önem kazandı. Yalan dolanla bir yere gelenlerin tepetaklak devrileceği günler çok yakın. Çünkü yalancının mumu yatsıya kalmadan sönüveriyor; sönecek de.
Daha ötesi de var: Bir bilginin özünde doğru olması da yetmez; o doğru bilginin abartılarak verilmesi bile bir meslek hatasıdır. Çünkü abartı da gerçek üzerinde yapılan bir çeşit tahrifattır. 'Mübalağa zımni (gizli) bir yalandır' sözü meslek ahlâkı içinde kulaklara küpe olacak kadar paha biçilmez bir muhkem kaziyedir.
Gazetecilikte bilgi hatası olmaz mı? Tabii ki olur. Ancak sehven yapılan (kasten değil! Kasten yapılırsa iftira edilmiş olur.) hataların düzeltilmesi evrensel standartlara bağlıdır. Her gazetede düzeltmeler (corrections) bölümünün bulunması şarttır. İcap ediyorsa her gün; değilse ihtiyaç duyuldukça; üstelik hep aynı yerde hatalar düzeltilmeli ve hatadan dolayı okurdan özür dilenmeli. 'Biz yazarız; mağdur mahkeme mahkeme dolaşıp kendini aklasın' mantığıyla yapılan gazetecilik çağ dışı kalmıştır.
HERKESİN KONUMUNA SAYGI DUYANLAR:
Hiçbir ülkede bizdeki kadar halkını aşağılayan, onu dövmeyi bir maharet sayan mağrur gazeteci tipi yoktur. Maalesef bu hoyrat bakışın özünde halkın inancını içine sindirememe gibi bir talihsizlik de yatmaktadır. Kendini gazeteci olarak tanıtan bazı kişilere göre halk kime oy vereceğini bilmez, nasıl yaşaması gerektiğine karar veremez, dostunu düşmanından ayırt edemez... Bu nedenle halkın tercihini daima yanlış görür, hatta halkın sevdiği herkesten nefret ederler. Bu nedenle lakap uydururlar, yalan yanlış bilgilerle insanların özgürlük alanlarını daraltmaya yeltenirler.
Bu, hastalıklı bir gazete yaklaşımıydı; alternatifsizlik içinde bir zaman sürdürüldü. Artık bu yolun sonuna gelindi. Herkes, 'öteki'nin hayat tarzına, inanç ve değer manzumesine saygı duymaya mecbur. Kimsenin haddine değil ki falan partiye oy verdi diye insanlara 'Bidon kafa' diyebilsin. Bu saatten sonra hiç kimse başını örttüğü için bir hanımefendiye hakaret amacıyla 'Sıkma baş' diyemez; tıpkı başını açan bir hanımefendiye hakaret amacıyla en küçük bir söz söylenemeyeceği gibi. Modern hukuk, iki insanlık suçunu gündemimize taşıyacak; taşımak zorunda: Ayrımcılık (discrimination) ve nefret suçu (hate crime). Gazete(ci)ler de bu iki suçu işlememek için tir tir titremek zorunda. İnsana saygı bunu gerektirir çünkü. Sorumlu yayıncılık bunu gerektirir çünkü... Zaten başkasına saygı duyan kendine saygı duymuş demektir; başkasına saygısızlık yapan kendisine karşı saygısızlık yapmaktadır...
DEMOKRASİYE YÜREKTEN BAĞLI OLANLAR:
Hiçbir mazeret demokrasinin kesintiye uğramasını, cuntacılığın meşru kılınmasını, halk iradesinin askıya alınmasını haklı gösteremez. Türk medyasında güçlü bir faşizm geleneği var maalesef. Sağcılık, solculuk, ulusalcılık, laikçilik gibi kılıflar içinde e diktatorya özleyenlerin sayısı hiç de az değil. Yüzlerce el bombası yakalatan, LAW silahları, suikast planları vs. bulunan örgütlere bile sempatiyle bakmak dünyanın neresinde rastlanabilir bir hadise? Bizde koca koca adamlar cuntacıların gönüllü avukatlığını yapıyor. Niçin? Çünkü halkın demokratik yolla seçtiği hükümetlerin bir şekilde alaşağı edilmesini (bu arada gerekirse Silahlı Kuvvetler'in devreye girmesini) meşru görüyor da ondan. Hâlbuki sandıkla gelen sandıkla gider. Demokrasinin en temel geleneği budur.
Bu ülkede nasıl yürüyor işler? Muhtıra verilir, medya alkış tutar, yargı yetkisini aşarak Meclis'in yetkilerini gasp etmeye kalkar; medyadan coşkun bir tezahürat yükselir, darbeciler cuntacılar suçüstü yakalanır; medya 'Ne var bunda canım' havasında vahim hadiseleri örtbas etmeye yeltenir. Bu böyle devam ettirilebilir mi? Tabii ki hayır! Cumhuriyet'imizin ve demokrasimizin bütün kazanımları halk tarafından bu kadar içselleştirildikten sonra medyanın antidemokratik yollardan medet umması tabii ki beyhude bir gayrettir...
DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE DESTEK VERENLER:
Çok sesli, çok renkli bir dünyada yaşıyoruz. Daha da renklenecek dünyamız. Farklı düşünceler, farklı öneriler, farklı projeler çıkacak karşımıza. Sivil toplum kuruluşları (ama gerçekten sivil olan ve psikolojik harp daireleri tarafından yönetilmeyen kuruluşlar) daha etkin hale gelecek. Bireyin hakları genişledikçe bireylerin örgütlenme bilinci de artacak. Şiddet ve cebir içermeyen çalışmalar, toplumdaki çok sesliliğe yeni boyutlar katacak.
Daha açıkçası düşünce özgürlüğü yetmeyecek; çünkü düşünmek zaten özgürlüğü kısıtlanamayan bir eylem. Onca baskıcı rejim geldi de insanların düşünmesine engel olabildi mi? Olamaz! Çağımızda düşünce özgürlüğünün ötesi talep edilmekte; yani ifade özgürlüğü esas alınmakta. İnsanlar inandıkları fikirleri rahatlıkla dile getirecek. Tabii ki bu yapılırken başkalarının hukukuna riayet edilecek; ancak bu asırda yaşayan herkes şu sosyal gerçeği içine sindirecek: Hiç kimse tek tip insan ya da tek tip toplum önerisini bir başkasına dayatamaz. Medya, bu konuda da büyük hatalar yaptı ve halen de yapıyor. Lakin artık bu mantık iflas etti. Çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi içine sindiremeyen medya, toplumdaki özgürlük paylaşım bilinci altında ezilecek...
KENDİNİ AŞANLAR, ÇAĞI YAKALAYANLAR:
Gazetecilik, bazı insanların gururunu haddinden fazla okşayabiliyor. Görünme duygusu, beğenilme arzusu, takdir edilme talebi gibi beklentiler, zaman içinde psikolojik bir rahatsızlığa da dönüşebiliyor. İnsan kendi asli mahiyetini unutunca hayatın anlamını da yitirir; mesleğin getirdiği ağır sorumluluğu da. Maalesef bu ülkede gazetecilik bazen 'Küçük dağları ben yarattım' yanılgısıyla yapılıyor. Hal böyle olunca insanlar, kendi gölgelerinin esiri haline gelebiliyor. Benlik duygusu firavunları bile geride bırakacak kadar şişirilen insanların toplumsal gerçekleri görmesi, onu yüreğinde duyması mümkün mü? Tabii ki hayır. Toplumdan tamamen tecrit olmuş bir fantezi grubuyla sürekli fitne fesat kaynatmak, sürekli dedikodu üretmek, mesleğini şerefiyle yapanlara çamur atmak ve bataklığa saplanıp kalmak gazetecilik sayılabilir mi?
Kendini beğenen, başkasını beğenmez. Bütün hadiseleri kendi egosu üzerine kuranların doğru bir tahlil yapması da mümkün değildir; kendilerini yenilemesi de. Zaman hızla geçiyor. Gelecek yıllar, kendine tapınan kişileri sorumlu olmaya mecbur kılacak. Sadece teknolojik gelişmeleri takip etmek yetmez; zihniyet itibarıyla hakperestliğe, dürüstlüğe, kadirşinaslığa değer vermeyen gazeteciler silinip gidecek. Modern toplum sorumluluk şuurunu dayattıkça fantezici ekibin 'kafe gazeteciliği' de iğrenilecek bir tarz haline gelecek...
SÖZÜN ÖZÜ:
Kızmaya, küsmeye, alınıp darılmaya gerek yok. Dünya değişiyor; Türkiye de aynı hızla değişim içinde. Toplum, denetim ve eleştiri hakkını daha etkin kullanacak. Haliyle daha özgürlükçü, daha saygılı, daha kaliteli bir medya talep edecek. Bu talebi karşılamayanlar yok olup gidecek! Bu gerçek söylendiğinde panik ve endişeye kapılanlar, aynaya bakma yerine 'küfretmeye devam' derlerse akıbetleri çok hazin olacak. Bir an önce mesleğin namusuna, ciddiyetine, mesuliyetine dönmek gerekiyor. Bu gerçeğe sırt çevirenlerin ayakta kalma hakkı da yok, şansı da...
EKREM DUMANLI
ZAMAN
Şahsîleştirmeden yaptığımız bu listede isim verme yerine vasıfları sıralamayı tercih etmiştik. Aslında yazı bugünkü yanlışlardan yola çıkarak yakın gelecekte gazete(ci)leri bekleyen tehlikeye işaret ediyordu. Bozulanlar oldu, darılanlar çıktı, hatta endişeye kapılana bile rastlandı. Kabil-i hitap olmayan, ne dememi bekliyordu ki 'yalana devam, tekebbüre devam, hakarete devam vs.' gibi bir laf mı bekliyorlardı? İllüzyon bitti. Hem bu mesleği adam gibi yapmayanların bu meslekte kalıcı olma gibi bir niyetleri olamaz ki! Her neyse.
Affınıza sığınarak bu hafta da yeni bir liste yapmak isterim. Bu da geleceği kucaklayacak gazete(ci)ler listesi. Tabii ki herkes bir gün bu mesleği bırakacak; dolayısıyla meseleye kişisel kaprislerle yaklaşmak doğru değil. Önemli olan, hangi gazete(ci) tiplerinin gelecek on yıllarda hayatta kalma hakkına sahip olduğunu yakalayabilmektir. Müsaadenizle uzun listenin hülasasını sizlerle paylaşmak istiyorum:
DAİMA DOĞRU PEŞİNDE KOŞAN VE DOĞRUYU YAZANLAR:
Gazete(ci)lerin asıl sermayeleri doğruluktur, dürüstlüktür. Bu sermaye, bilgi kirliliğinin toplumu esir alacak hale geldiği bugünlerde daha da önem kazandı. Yalan dolanla bir yere gelenlerin tepetaklak devrileceği günler çok yakın. Çünkü yalancının mumu yatsıya kalmadan sönüveriyor; sönecek de.
Daha ötesi de var: Bir bilginin özünde doğru olması da yetmez; o doğru bilginin abartılarak verilmesi bile bir meslek hatasıdır. Çünkü abartı da gerçek üzerinde yapılan bir çeşit tahrifattır. 'Mübalağa zımni (gizli) bir yalandır' sözü meslek ahlâkı içinde kulaklara küpe olacak kadar paha biçilmez bir muhkem kaziyedir.
Gazetecilikte bilgi hatası olmaz mı? Tabii ki olur. Ancak sehven yapılan (kasten değil! Kasten yapılırsa iftira edilmiş olur.) hataların düzeltilmesi evrensel standartlara bağlıdır. Her gazetede düzeltmeler (corrections) bölümünün bulunması şarttır. İcap ediyorsa her gün; değilse ihtiyaç duyuldukça; üstelik hep aynı yerde hatalar düzeltilmeli ve hatadan dolayı okurdan özür dilenmeli. 'Biz yazarız; mağdur mahkeme mahkeme dolaşıp kendini aklasın' mantığıyla yapılan gazetecilik çağ dışı kalmıştır.
HERKESİN KONUMUNA SAYGI DUYANLAR:
Hiçbir ülkede bizdeki kadar halkını aşağılayan, onu dövmeyi bir maharet sayan mağrur gazeteci tipi yoktur. Maalesef bu hoyrat bakışın özünde halkın inancını içine sindirememe gibi bir talihsizlik de yatmaktadır. Kendini gazeteci olarak tanıtan bazı kişilere göre halk kime oy vereceğini bilmez, nasıl yaşaması gerektiğine karar veremez, dostunu düşmanından ayırt edemez... Bu nedenle halkın tercihini daima yanlış görür, hatta halkın sevdiği herkesten nefret ederler. Bu nedenle lakap uydururlar, yalan yanlış bilgilerle insanların özgürlük alanlarını daraltmaya yeltenirler.
Bu, hastalıklı bir gazete yaklaşımıydı; alternatifsizlik içinde bir zaman sürdürüldü. Artık bu yolun sonuna gelindi. Herkes, 'öteki'nin hayat tarzına, inanç ve değer manzumesine saygı duymaya mecbur. Kimsenin haddine değil ki falan partiye oy verdi diye insanlara 'Bidon kafa' diyebilsin. Bu saatten sonra hiç kimse başını örttüğü için bir hanımefendiye hakaret amacıyla 'Sıkma baş' diyemez; tıpkı başını açan bir hanımefendiye hakaret amacıyla en küçük bir söz söylenemeyeceği gibi. Modern hukuk, iki insanlık suçunu gündemimize taşıyacak; taşımak zorunda: Ayrımcılık (discrimination) ve nefret suçu (hate crime). Gazete(ci)ler de bu iki suçu işlememek için tir tir titremek zorunda. İnsana saygı bunu gerektirir çünkü. Sorumlu yayıncılık bunu gerektirir çünkü... Zaten başkasına saygı duyan kendine saygı duymuş demektir; başkasına saygısızlık yapan kendisine karşı saygısızlık yapmaktadır...
DEMOKRASİYE YÜREKTEN BAĞLI OLANLAR:
Hiçbir mazeret demokrasinin kesintiye uğramasını, cuntacılığın meşru kılınmasını, halk iradesinin askıya alınmasını haklı gösteremez. Türk medyasında güçlü bir faşizm geleneği var maalesef. Sağcılık, solculuk, ulusalcılık, laikçilik gibi kılıflar içinde e diktatorya özleyenlerin sayısı hiç de az değil. Yüzlerce el bombası yakalatan, LAW silahları, suikast planları vs. bulunan örgütlere bile sempatiyle bakmak dünyanın neresinde rastlanabilir bir hadise? Bizde koca koca adamlar cuntacıların gönüllü avukatlığını yapıyor. Niçin? Çünkü halkın demokratik yolla seçtiği hükümetlerin bir şekilde alaşağı edilmesini (bu arada gerekirse Silahlı Kuvvetler'in devreye girmesini) meşru görüyor da ondan. Hâlbuki sandıkla gelen sandıkla gider. Demokrasinin en temel geleneği budur.
Bu ülkede nasıl yürüyor işler? Muhtıra verilir, medya alkış tutar, yargı yetkisini aşarak Meclis'in yetkilerini gasp etmeye kalkar; medyadan coşkun bir tezahürat yükselir, darbeciler cuntacılar suçüstü yakalanır; medya 'Ne var bunda canım' havasında vahim hadiseleri örtbas etmeye yeltenir. Bu böyle devam ettirilebilir mi? Tabii ki hayır! Cumhuriyet'imizin ve demokrasimizin bütün kazanımları halk tarafından bu kadar içselleştirildikten sonra medyanın antidemokratik yollardan medet umması tabii ki beyhude bir gayrettir...
DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE DESTEK VERENLER:
Çok sesli, çok renkli bir dünyada yaşıyoruz. Daha da renklenecek dünyamız. Farklı düşünceler, farklı öneriler, farklı projeler çıkacak karşımıza. Sivil toplum kuruluşları (ama gerçekten sivil olan ve psikolojik harp daireleri tarafından yönetilmeyen kuruluşlar) daha etkin hale gelecek. Bireyin hakları genişledikçe bireylerin örgütlenme bilinci de artacak. Şiddet ve cebir içermeyen çalışmalar, toplumdaki çok sesliliğe yeni boyutlar katacak.
Daha açıkçası düşünce özgürlüğü yetmeyecek; çünkü düşünmek zaten özgürlüğü kısıtlanamayan bir eylem. Onca baskıcı rejim geldi de insanların düşünmesine engel olabildi mi? Olamaz! Çağımızda düşünce özgürlüğünün ötesi talep edilmekte; yani ifade özgürlüğü esas alınmakta. İnsanlar inandıkları fikirleri rahatlıkla dile getirecek. Tabii ki bu yapılırken başkalarının hukukuna riayet edilecek; ancak bu asırda yaşayan herkes şu sosyal gerçeği içine sindirecek: Hiç kimse tek tip insan ya da tek tip toplum önerisini bir başkasına dayatamaz. Medya, bu konuda da büyük hatalar yaptı ve halen de yapıyor. Lakin artık bu mantık iflas etti. Çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi içine sindiremeyen medya, toplumdaki özgürlük paylaşım bilinci altında ezilecek...
KENDİNİ AŞANLAR, ÇAĞI YAKALAYANLAR:
Gazetecilik, bazı insanların gururunu haddinden fazla okşayabiliyor. Görünme duygusu, beğenilme arzusu, takdir edilme talebi gibi beklentiler, zaman içinde psikolojik bir rahatsızlığa da dönüşebiliyor. İnsan kendi asli mahiyetini unutunca hayatın anlamını da yitirir; mesleğin getirdiği ağır sorumluluğu da. Maalesef bu ülkede gazetecilik bazen 'Küçük dağları ben yarattım' yanılgısıyla yapılıyor. Hal böyle olunca insanlar, kendi gölgelerinin esiri haline gelebiliyor. Benlik duygusu firavunları bile geride bırakacak kadar şişirilen insanların toplumsal gerçekleri görmesi, onu yüreğinde duyması mümkün mü? Tabii ki hayır. Toplumdan tamamen tecrit olmuş bir fantezi grubuyla sürekli fitne fesat kaynatmak, sürekli dedikodu üretmek, mesleğini şerefiyle yapanlara çamur atmak ve bataklığa saplanıp kalmak gazetecilik sayılabilir mi?
Kendini beğenen, başkasını beğenmez. Bütün hadiseleri kendi egosu üzerine kuranların doğru bir tahlil yapması da mümkün değildir; kendilerini yenilemesi de. Zaman hızla geçiyor. Gelecek yıllar, kendine tapınan kişileri sorumlu olmaya mecbur kılacak. Sadece teknolojik gelişmeleri takip etmek yetmez; zihniyet itibarıyla hakperestliğe, dürüstlüğe, kadirşinaslığa değer vermeyen gazeteciler silinip gidecek. Modern toplum sorumluluk şuurunu dayattıkça fantezici ekibin 'kafe gazeteciliği' de iğrenilecek bir tarz haline gelecek...
SÖZÜN ÖZÜ:
Kızmaya, küsmeye, alınıp darılmaya gerek yok. Dünya değişiyor; Türkiye de aynı hızla değişim içinde. Toplum, denetim ve eleştiri hakkını daha etkin kullanacak. Haliyle daha özgürlükçü, daha saygılı, daha kaliteli bir medya talep edecek. Bu talebi karşılamayanlar yok olup gidecek! Bu gerçek söylendiğinde panik ve endişeye kapılanlar, aynaya bakma yerine 'küfretmeye devam' derlerse akıbetleri çok hazin olacak. Bir an önce mesleğin namusuna, ciddiyetine, mesuliyetine dönmek gerekiyor. Bu gerçeğe sırt çevirenlerin ayakta kalma hakkı da yok, şansı da...
EKREM DUMANLI
ZAMAN
Tasfiye edilecek gazete(ci)ler savaşı 1. raunt E. Dumanlı
Tasfiye edilecek gazete(ci)ler listesi
Evet, aynen öyle! Başlıkta sehven yazılmış bir şey yok. Yakın bir gelecekte bazı gazeteler ve gazeteciler tasfiye olacak. Daha doğrusu, mesleği çağdışı metotlarla devam ettirmeye çalışan bir zihniyet topyekûn çökecek; bazılarının bugünkü şaşaalı tahtlarından eser kalmayacak. Kim mi yapacak bu tasfiyeyi?
Toplum! Hani şu aşağılanan, hor ve hakir görülen, adam etmek için hakkında yazılar yazılan, tepeden bakılan, göbeğini kaşıyor diye yakıştırmalar yapılan, bidon kafa diye ti'ye alınan sade vatandaş yapacak bu köklü değişimi. Siyasette yaptığı gibi yapacak, ticarette yaptığı gibi yapacak... Bu müstakbel değişimden kurtulmak mümkün değil. Zira dünya değişiyor. Türkiye de değişiyor. Toplumun gazeteden ve gazeteciden beklentisi de değişiyor; değişecek. Bilgi çağının göbeğinde yaşayıp da insanları mağara devrine çağıranların vay haline! Toplumsal dinamizmi ve onun modern iletişim araçlarıyla irtibatını görmeyip kendi dar ve tecrit edilmiş lüks dünyasından kurtulamayanlar çok yakında çok çetin günler yaşayacak. Okunmayacaklar, dinlenmeyecekler, dikkate alınmayacaklar...
'Kimler bu tasfiyeden kurtulamayacak?' derseniz; isim zikretmektense genel özellikleri belirtmeyi tercih ederim. Zira prensipler herkesi kapsar. Dilerseniz siz boş bırakılan satırlara kendi öngörülerinizi kaydedebilirsiniz. Alınıp darılmaya gerek yok; çünkü böyle liste yapmak her şeyden önce bu yazıyı yazanı bağlar. Allah kimseyi şaşırtmasın. Ayrıca kim bilir şu an tasfiye yolunda son sürat ilerleyenler de silkinip kendine gelir ve bir uçurumun kenarından dönüverirler...
HAKARET EDEREK GAZETECİLİK YAPANLAR:
İnsanlara hakaret ediyorlar, lakap takıyorlar, ağzı bozuk yazılar yazıyorlar; sonra da büyük bir pişkinlikle hiçbir hata yapmamış gibi gazetecilik jargonlarının arkasına gizleniyorlar. Böyle yaparak dikkat çektiklerini, okunduklarını düşünüyorlar. Aldıkları tepkilerle de tuhaf bir mutluluk duyuyorlar. Başkalarına (özellikle de toplumun saygı duyduğu insanlara) hakaret ederek egolarını şişirip tatmin oluyorlar. En azından dikkat çektiklerine inanıyorlar. Bu tipler, gündemden düşünce acıtıcı yazılar yazar. Adlarından söz edilemez hale mi gelindi, bazı insanları aşağılayarak yazı kaleme alırlar. Siyasi ve sosyal olayları zamanında doğru çözümleyememenin ezikliğini mi hissediyorlar, kurtuluşu birilerine saldırmakta ararlar. Meslek kariyerini yaptığı hakaretlere borçlu gazeteciler ve gazeteler var bu ülkede. Ama bu dönem bitti. Ne adına yapılırsa yapılsın, artık nezaket sınırlarını aşarak yazılan yazılarla ayakta durmak imkânsız. Çünkü milleti aşağılayanlar aslında kendilerini aşağılamış oluyor...
BİLGİYE DAYALI GAZETECİLİK YAPMAYANLAR:
Gazeteler enformatik iletişim araçlarıdır; eğlencelik kâğıt parçaları değil. Vakıa, gazetelerin eğlencelik yanları da vardır; ama o özellik gazetelerin ana karakterini oluşturmaz. Bilgi bombardımanına maruz kalınan çağımızda kaliteli gazetelerin ana vasfı doğru bilgi, güçlü analizdir. Dolayısıyla 'fındık- fıstık- yastık' mantığıyla ne etkili bir gazete çıkarılabilir ne de yol gösteren köşe yazarlığı yapılabilir. Otur televizyonun başına, incir çekirdeğini doldurmayan olayları izle, oradaki izlenimlerinle bol bol cerbeze yap; sonra bunun adına da köşe yazısı de. Türk basını artık derinlikli haberden nasipsiz bir mantıkla yoluna devam edemez. Kelimelerin sağını solunu mıncıklayarak zekâ testinden geçtiğini sananlar aldanıyor. Yazmak, okumaktan beslenir. İki satır okumadan her gün yazı yazmaya kalkanların yapacağı tek şey vardır: laf ebeliği. Lafı eveleyip geveleyerek fıkra yazarlığı yaptığını sananlar hem öykündükleri fıkra üstatlarının ruhunu incitiyor; hem de bu mesleği kör dövüşüne mahkûm ediyor. Bu cambazlığın sonu geldi...
YALAN YAZMAYI ALIŞKANLIK HALİNE GETİRENLER:
Yalan yazıyorlar. Yazdıklarının yalan olduğu gün yüzüne çıkıyor, yer yerinden oynuyor; ama onlar tınmıyor. Daha kötüsü araştırmadan kaleme aldıkları yazılardaki (manşetlerdeki, haberlerdeki) hatalardan dolayı özür de dilemiyorlar; mahkeme kararlarına rağmen yalanda, yanlışta ısrar ediyorlar. Bu alışkanlığın sonsuza kadar sürmesi mümkün mü? Tabii ki hayır, ama adamlar ısrar ediyor. Mesela 424 el bombası, 57 LAW silahı, 175 tabancası ve daha bilmem ne Allah'ın belası mühimmatı yakalatan bir örgütün davasını sulandırmak için var gücüyle çalışıyorlar, onların durumunu 'masumiyet karinesi'ne sığınarak müdafaa ediyorlar. Aynı kitle bir sürü yalan ve iftiranın senelerce mahkeme edildiğini ve davanın beraatla sonuçlandığını görmezden gelerek insanları zan altında bırakıyorlar. Yalandan medet umarak bazı iddiaları tekrar tekrar yazıyorlar. Karşılık verince de elinden oyuncağı alınmış yaramaz çocuklar gibi mızıkçılık yapıyorlar. Bu böyle devam edebilir mi? Buna ne gazetecilik ahlakı müsaade eder ne kamu vicdanı...
KENDİNİ YENİLEYEMEYENLER, SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ GAZETECİLİĞİ YAPANLAR:
Soğuk savaş döneminde gazetecilik iki maksat için yapılırdı: Kendi militanlarının eylemlerini devam ettirmek ve karşıt görüşteki kişileri düşman sayıp onlara sürekli hücum etmek. Buna bir de derin devletin emrine amade olmayı eklemek lazım belki de. Soğuk savaş çoktan bitti, lakin bu ülkenin bazı eski tüfekleri aynı metotta ısrar ediyor; tıpkı cuntacılık yaparak ülkeyi ele geçirmek için güya devrim yapmak fikrinde ısrar ettikleri gibi... Oysa çağdaş gazetecilik eski püskü ne varsa hepsini sildi süpürdü attı. Bu saatten sonra grupçuluk, mezhepçilik, cemaatçilik, aşiretçilik, ırkçılık yaparak ne beyin yıkamak mümkün ne de 'öteki' üzerinden düşmanlık aşılayarak kendine bir avantaj sağlamak ve değer biçmek mümkün. Tek çare var: Herkesin birbirine saygı duyması, hayatı paylaşması. Diyalogdan kim zarar görmüş? Efendilikten, kibarlıktan, hakperestlikten hiç kötülük sadır olmuş mu? Toplum beyhude kavgalar istemiyor artık. Haklı da! Canı yandı, bölündü parçalandı; ne geçti eline? Sağcı-solcu, Alevi-Sünni, laik-antilaik, dinci-dinsiz.. Herkesin konumuna saygı duymak kadar çağdaş ve demokratik bir yol varken haber ve yorumlarla taciz ateşi açmak kime yarar sağlayabilir ki?!
GAZETECİLİĞİ TEKEBBÜRLE YAPANLAR:
Gazetecilik güzel, faydalı bir meslek bunda şüphe yok. Haber gibi kutsal bir emaneti taşıyorsunuz omuzlarınızda. Araştırıyorsunuz, öğreniyorsunuz; sonra da bunu halkla paylaşıyorsunuz. Bir bakıma halka doğrudan hizmet ediyorsunuz. Hal böyleyken kâh çalıştığınız gazetenin marka değeriyle tekebbür yapıyorsunuz kâh o markanın size verdiği kimlikle. Oysa o gazete markaları halkın teveccühüyle oluşmuştur. Sizin yazınız da o markanın altında bir değer kazanmaktadır. Kerameti kendinden menkul bazı kibir abidelerinin yazarlığı bıraktıktan sonra nasıl bir düşüş yaşadığı yüzlerce örnekle sabittir. Buna rağmen bazı yazarların ve yöneticilerin kendini dev aynasında görmesi; hatta kendilerine 'Tanrı yazar' gibi bir muamele yapması herkesin malumu. Güneşi arkasına alıp, uzayan gölgesine secde eden hiçbir kişi hayatın manasına da vâkıf olamaz; temiz kalplerde iz de bırakamaz. 'Birey olmak' Firavun olmak anlamına gelmez; tam aksine kendini bilmek, haddini bilmektir. Bu gerçeği içine sindirmeden gazetecilik yapanları zor günler bekliyor; çünkü sihirbazların hokus pokusları Firavunları bile tatmin etmiyor artık; kitleleri nasıl tatmin etsin!?
GAZETECİLİK MESLEĞİNİ "BUSINESSMAN" OLARAK İCRA EDENLER:
Gazetecilerden bazıları bir eli yağda bir eli balda yaşıyorsa, küplerini doldurmuşsa, habercilik gibi kutsal bir vazifeyi pazarlama ve satış taktiklerine feda edecek hale gelmişse vs. gazete(ci)lere güven kalmaz. Biz gazeteciler işadamı değiliz; gazeteler de iş kotarmak için kullanılan bir silah değil. Gazetecilik yaparken büyük paralar kazananlar, transfer ücreti alanlar, han-hamam sahibi olanlar, o noktadan sonra gazetelerine (hatta patronlarına) verecekleri zararı da umursamaz. Nasıl olsa ununu elemiş eleğini asmıştır. Yazdıklarıyla toplumda kutuplaşmalara yol açsalar bile kendini "businessman"(işadamı) olarak görenler aldırış etmez. Yatlarına katlarına zarar gelemediğine göre, servetlerine servet eklendiğine göre, o piyasadan bu piyasaya çekirge rolleri sürdüğüne göre toplumdaki çatlamaların ne önemi olabilir ki(!) Bu maceracı yolun da sonuna gelinmiştir aslında. Toplum, ticarî ilişkiler ağında kararsız kalmış gazeteciler değil; gücünü halktan alan ve sosyal sorumluluk duygusuyla dopdolu yaşayan medya mensupları talep ediyor; edecek de. Çünkü aradaki güven ancak bu şekilde temin edilebilecek... e.dumanli@zaman.com.tr
EKREM DUMANLI
kaynak: zaman
Evet, aynen öyle! Başlıkta sehven yazılmış bir şey yok. Yakın bir gelecekte bazı gazeteler ve gazeteciler tasfiye olacak. Daha doğrusu, mesleği çağdışı metotlarla devam ettirmeye çalışan bir zihniyet topyekûn çökecek; bazılarının bugünkü şaşaalı tahtlarından eser kalmayacak. Kim mi yapacak bu tasfiyeyi?
Toplum! Hani şu aşağılanan, hor ve hakir görülen, adam etmek için hakkında yazılar yazılan, tepeden bakılan, göbeğini kaşıyor diye yakıştırmalar yapılan, bidon kafa diye ti'ye alınan sade vatandaş yapacak bu köklü değişimi. Siyasette yaptığı gibi yapacak, ticarette yaptığı gibi yapacak... Bu müstakbel değişimden kurtulmak mümkün değil. Zira dünya değişiyor. Türkiye de değişiyor. Toplumun gazeteden ve gazeteciden beklentisi de değişiyor; değişecek. Bilgi çağının göbeğinde yaşayıp da insanları mağara devrine çağıranların vay haline! Toplumsal dinamizmi ve onun modern iletişim araçlarıyla irtibatını görmeyip kendi dar ve tecrit edilmiş lüks dünyasından kurtulamayanlar çok yakında çok çetin günler yaşayacak. Okunmayacaklar, dinlenmeyecekler, dikkate alınmayacaklar...
'Kimler bu tasfiyeden kurtulamayacak?' derseniz; isim zikretmektense genel özellikleri belirtmeyi tercih ederim. Zira prensipler herkesi kapsar. Dilerseniz siz boş bırakılan satırlara kendi öngörülerinizi kaydedebilirsiniz. Alınıp darılmaya gerek yok; çünkü böyle liste yapmak her şeyden önce bu yazıyı yazanı bağlar. Allah kimseyi şaşırtmasın. Ayrıca kim bilir şu an tasfiye yolunda son sürat ilerleyenler de silkinip kendine gelir ve bir uçurumun kenarından dönüverirler...
HAKARET EDEREK GAZETECİLİK YAPANLAR:
İnsanlara hakaret ediyorlar, lakap takıyorlar, ağzı bozuk yazılar yazıyorlar; sonra da büyük bir pişkinlikle hiçbir hata yapmamış gibi gazetecilik jargonlarının arkasına gizleniyorlar. Böyle yaparak dikkat çektiklerini, okunduklarını düşünüyorlar. Aldıkları tepkilerle de tuhaf bir mutluluk duyuyorlar. Başkalarına (özellikle de toplumun saygı duyduğu insanlara) hakaret ederek egolarını şişirip tatmin oluyorlar. En azından dikkat çektiklerine inanıyorlar. Bu tipler, gündemden düşünce acıtıcı yazılar yazar. Adlarından söz edilemez hale mi gelindi, bazı insanları aşağılayarak yazı kaleme alırlar. Siyasi ve sosyal olayları zamanında doğru çözümleyememenin ezikliğini mi hissediyorlar, kurtuluşu birilerine saldırmakta ararlar. Meslek kariyerini yaptığı hakaretlere borçlu gazeteciler ve gazeteler var bu ülkede. Ama bu dönem bitti. Ne adına yapılırsa yapılsın, artık nezaket sınırlarını aşarak yazılan yazılarla ayakta durmak imkânsız. Çünkü milleti aşağılayanlar aslında kendilerini aşağılamış oluyor...
BİLGİYE DAYALI GAZETECİLİK YAPMAYANLAR:
Gazeteler enformatik iletişim araçlarıdır; eğlencelik kâğıt parçaları değil. Vakıa, gazetelerin eğlencelik yanları da vardır; ama o özellik gazetelerin ana karakterini oluşturmaz. Bilgi bombardımanına maruz kalınan çağımızda kaliteli gazetelerin ana vasfı doğru bilgi, güçlü analizdir. Dolayısıyla 'fındık- fıstık- yastık' mantığıyla ne etkili bir gazete çıkarılabilir ne de yol gösteren köşe yazarlığı yapılabilir. Otur televizyonun başına, incir çekirdeğini doldurmayan olayları izle, oradaki izlenimlerinle bol bol cerbeze yap; sonra bunun adına da köşe yazısı de. Türk basını artık derinlikli haberden nasipsiz bir mantıkla yoluna devam edemez. Kelimelerin sağını solunu mıncıklayarak zekâ testinden geçtiğini sananlar aldanıyor. Yazmak, okumaktan beslenir. İki satır okumadan her gün yazı yazmaya kalkanların yapacağı tek şey vardır: laf ebeliği. Lafı eveleyip geveleyerek fıkra yazarlığı yaptığını sananlar hem öykündükleri fıkra üstatlarının ruhunu incitiyor; hem de bu mesleği kör dövüşüne mahkûm ediyor. Bu cambazlığın sonu geldi...
YALAN YAZMAYI ALIŞKANLIK HALİNE GETİRENLER:
Yalan yazıyorlar. Yazdıklarının yalan olduğu gün yüzüne çıkıyor, yer yerinden oynuyor; ama onlar tınmıyor. Daha kötüsü araştırmadan kaleme aldıkları yazılardaki (manşetlerdeki, haberlerdeki) hatalardan dolayı özür de dilemiyorlar; mahkeme kararlarına rağmen yalanda, yanlışta ısrar ediyorlar. Bu alışkanlığın sonsuza kadar sürmesi mümkün mü? Tabii ki hayır, ama adamlar ısrar ediyor. Mesela 424 el bombası, 57 LAW silahı, 175 tabancası ve daha bilmem ne Allah'ın belası mühimmatı yakalatan bir örgütün davasını sulandırmak için var gücüyle çalışıyorlar, onların durumunu 'masumiyet karinesi'ne sığınarak müdafaa ediyorlar. Aynı kitle bir sürü yalan ve iftiranın senelerce mahkeme edildiğini ve davanın beraatla sonuçlandığını görmezden gelerek insanları zan altında bırakıyorlar. Yalandan medet umarak bazı iddiaları tekrar tekrar yazıyorlar. Karşılık verince de elinden oyuncağı alınmış yaramaz çocuklar gibi mızıkçılık yapıyorlar. Bu böyle devam edebilir mi? Buna ne gazetecilik ahlakı müsaade eder ne kamu vicdanı...
KENDİNİ YENİLEYEMEYENLER, SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ GAZETECİLİĞİ YAPANLAR:
Soğuk savaş döneminde gazetecilik iki maksat için yapılırdı: Kendi militanlarının eylemlerini devam ettirmek ve karşıt görüşteki kişileri düşman sayıp onlara sürekli hücum etmek. Buna bir de derin devletin emrine amade olmayı eklemek lazım belki de. Soğuk savaş çoktan bitti, lakin bu ülkenin bazı eski tüfekleri aynı metotta ısrar ediyor; tıpkı cuntacılık yaparak ülkeyi ele geçirmek için güya devrim yapmak fikrinde ısrar ettikleri gibi... Oysa çağdaş gazetecilik eski püskü ne varsa hepsini sildi süpürdü attı. Bu saatten sonra grupçuluk, mezhepçilik, cemaatçilik, aşiretçilik, ırkçılık yaparak ne beyin yıkamak mümkün ne de 'öteki' üzerinden düşmanlık aşılayarak kendine bir avantaj sağlamak ve değer biçmek mümkün. Tek çare var: Herkesin birbirine saygı duyması, hayatı paylaşması. Diyalogdan kim zarar görmüş? Efendilikten, kibarlıktan, hakperestlikten hiç kötülük sadır olmuş mu? Toplum beyhude kavgalar istemiyor artık. Haklı da! Canı yandı, bölündü parçalandı; ne geçti eline? Sağcı-solcu, Alevi-Sünni, laik-antilaik, dinci-dinsiz.. Herkesin konumuna saygı duymak kadar çağdaş ve demokratik bir yol varken haber ve yorumlarla taciz ateşi açmak kime yarar sağlayabilir ki?!
GAZETECİLİĞİ TEKEBBÜRLE YAPANLAR:
Gazetecilik güzel, faydalı bir meslek bunda şüphe yok. Haber gibi kutsal bir emaneti taşıyorsunuz omuzlarınızda. Araştırıyorsunuz, öğreniyorsunuz; sonra da bunu halkla paylaşıyorsunuz. Bir bakıma halka doğrudan hizmet ediyorsunuz. Hal böyleyken kâh çalıştığınız gazetenin marka değeriyle tekebbür yapıyorsunuz kâh o markanın size verdiği kimlikle. Oysa o gazete markaları halkın teveccühüyle oluşmuştur. Sizin yazınız da o markanın altında bir değer kazanmaktadır. Kerameti kendinden menkul bazı kibir abidelerinin yazarlığı bıraktıktan sonra nasıl bir düşüş yaşadığı yüzlerce örnekle sabittir. Buna rağmen bazı yazarların ve yöneticilerin kendini dev aynasında görmesi; hatta kendilerine 'Tanrı yazar' gibi bir muamele yapması herkesin malumu. Güneşi arkasına alıp, uzayan gölgesine secde eden hiçbir kişi hayatın manasına da vâkıf olamaz; temiz kalplerde iz de bırakamaz. 'Birey olmak' Firavun olmak anlamına gelmez; tam aksine kendini bilmek, haddini bilmektir. Bu gerçeği içine sindirmeden gazetecilik yapanları zor günler bekliyor; çünkü sihirbazların hokus pokusları Firavunları bile tatmin etmiyor artık; kitleleri nasıl tatmin etsin!?
GAZETECİLİK MESLEĞİNİ "BUSINESSMAN" OLARAK İCRA EDENLER:
Gazetecilerden bazıları bir eli yağda bir eli balda yaşıyorsa, küplerini doldurmuşsa, habercilik gibi kutsal bir vazifeyi pazarlama ve satış taktiklerine feda edecek hale gelmişse vs. gazete(ci)lere güven kalmaz. Biz gazeteciler işadamı değiliz; gazeteler de iş kotarmak için kullanılan bir silah değil. Gazetecilik yaparken büyük paralar kazananlar, transfer ücreti alanlar, han-hamam sahibi olanlar, o noktadan sonra gazetelerine (hatta patronlarına) verecekleri zararı da umursamaz. Nasıl olsa ununu elemiş eleğini asmıştır. Yazdıklarıyla toplumda kutuplaşmalara yol açsalar bile kendini "businessman"(işadamı) olarak görenler aldırış etmez. Yatlarına katlarına zarar gelemediğine göre, servetlerine servet eklendiğine göre, o piyasadan bu piyasaya çekirge rolleri sürdüğüne göre toplumdaki çatlamaların ne önemi olabilir ki(!) Bu maceracı yolun da sonuna gelinmiştir aslında. Toplum, ticarî ilişkiler ağında kararsız kalmış gazeteciler değil; gücünü halktan alan ve sosyal sorumluluk duygusuyla dopdolu yaşayan medya mensupları talep ediyor; edecek de. Çünkü aradaki güven ancak bu şekilde temin edilebilecek... e.dumanli@zaman.com.tr
EKREM DUMANLI
kaynak: zaman
18 Ağustos 2009 Salı
Bravo kız, Manşetlik haber yakalamışsın!!!
Hakan abi, bunu koyarsan tek koyarsın, koymayacaksan da sıradaki iki yazıyı beraber koyarsın..
Maç nedeniyle gazete masama gece 3 gibi ulaştı. Yorum sayfasına anca sabah evde baktım. Dedim iyice uykusuz kaldım yanlış görüyorum yada Spinoza töz, nitelik vs. iyice şaşırdım..hayır yanılmıyordum yukarı başlıkta aynen bular yazıyordu "Hakan abi, bunu koyarsan tek koyarsın, koymayacaksan da sıradaki iki yazıyı beraber koyarsın..."
Radikal gazetesi yorum bölümü ne yapsa kabul ederiz Türk gazeteciliğinin şu döneminde düşük tiraja rağmen en değerli gazete sayfası durumunda..göze geldiler diyelim..
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Amerika emekli Bolg GER doldu
Amerika emekli Bolg GER doldu
Ve bir furya daha bitti. Açtığınız blogları terk ettiniz.
Geçen ay Technorati bir istatistik yayınladı. İnternet bloglarını takip eden, bu konuda en yetkin teknoloji şirketi... Buna göre, kayıtlarındaki blog sayısı 133 milyona ulaşmış. Ancak son 4 ay içinde, bu blogların sadece yüzde 5’inin güncellendiği anlaşılmış. Yani ilk blog kurulalı daha 10 yıl olmadan, sıkılmışsınız...
Böyle istatistiklerle karşılaşınca, iletişim teknolojisine dair tahmin yapmanın ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyorum her seferinde. Bir şey söylemeye kalkıyorsunuz. İşte şunlar gidecek, bunlar gelecek vesaire... Bir yıl içinde her şey değişiyor. Technorati’nin araştırmasından sonra şirketin eski mühendislik bölümü direktörü Tantek Çelik’i aradım. Sonuçları değerlendirmek için... Bu teknoloji işlerinin insana nasıl Çince geldiğini bildiğimden en basit haliyle anlatmaya çalışayım.
BLOGLAR PORTAL OLDU
Etraf emekli blogger doldu. Kendi çevrenizden de ilginin azaldığını görebilirsiniz. Ama bloglar öldü demek için daha fazla veriye ihtiyaç var.
Her teknolojik yeniliğin kendini kısa sürede tükettiği ise doğru. Ayakta kalmak için bulduğu yöntem de geleneksele yönelmek.
Sonuçta iletişim teknolojisinde birçok fikir, aslında gazetecilik hedef alınarak ortaya çıkıyor. İnternet portalları çıkıyor, gazetecilik ölecek deniyor ancak sonra bloglar çıkınca o portallar gazetelere sığınıyor. Artık blogların dönemi başladı deniyor. Mikrobloglar çıkınca bu sefer bloglar portallara katılıyor. Bugün Technorati listesinde bir numaralı blog diye gözüken Huffington Post’a bakın, bloga benzer bir tarafı kalmadığını görürsünüz. Bildiğiniz portal. Kısacası her yeni çıkan şey, bir öncekini geleneksel olmaya zorluyor.
ÜÇ AŞAMALI DÖNGÜ
Bütün bu sürecin, 3 aşamalı bir kısırdöngüsü var. Blog örneğinden gidecek olursak: İlk aşamada Blogger.com vardı. Blog açmak isteyenler buraya gidiyordu. İkinci aşamada ona rakipler çıktı. İsterseniz Wordpress.com’dan da blog yayınlamaya başladınız. Üçüncü aşamadaysa bütün kanallar özgürleşti. Yazılımlar çıktı ve isteyen herkes bir internet adresi alıp blog yayınlamaya başladı.
Şimdi aynı döngü, Twitter furyasında yaşanacak. Şu anda ilk aşamadayız. Herkes Twitter’da. Sonra onun rakipleri büyüyecek. Friendfeed.com ve Trumblr.com da kullanmaya başlayacaksınız. Üçüncü aşamada ise Identi.ca ile tanışacaksınız. Hiçbir siteye bağlı kalmadan istediğiniz gibi mikroblog yayını yapacaksınız. Sıkılıncaya kadar...
Sonra yeni bir furya başlayacak. Twitter geleneksel kalacak. Ve böyle böyle devam edecek.
NE OLUR SÖYLEYEYİM
Bütün bu hikâye birçoğunuza çok karmaşık geldi, tahmin edebiliyorum. Hatta eminim, bazılarınız yazıyı okumaktan çoktan vazgeçti. Ancak sabredenler için... 3 aşamalı döngülere, yazılımlara, şirket rekabetlerine girmek istemeyenler için... Ben sonunda ne olacağını söyleyeyim.
Bir gün hepiniz gazeteci olacaksınız. Hürriyet’e özgeçmiş yollayacaksınız.
Hızlı, huysuz, ısrarcı, asosyal ve dedikoducu olmak lazım
Sıkılıp bırakanlar dışında, hâlâ çok iyi blogger’lar var tabii. Hatta her gün yeni bir blogger keşfediyor Amerikan medyası.
Çoğu, işe yalnız başlıyor. Oturma odası, bilgisayar ve pijama. Ancak biraz tık almaya başlayınca, genelde hepsi büyük bir şirketin çatısı altına geçiyor.
Bu işte kararlı olanlar ve para kazanacağını düşünenlere, Amerika’da adını duyurmuş blogger’ların bazı ortak noktalarını çıkardım:
ÇOK ÇALIŞIYORLAR Uyku düzenleri yok. Josh Marshall (39) gibi yetişemeyince yanında başka gazeteciler çalıştırmaya başlayanlar var.
ISRARCILAR Eski bir Moskova muhabiri var, adı Nikki Finke (56). Şimdi Hollywood yöneticileriyle ilgili yazıyor. Yaza yaza, sonunda geçen hafta NBC Entertainment Yönetim Kurulu Başkanı’nı istifa ettirdi.
HIZLILAR Sürekli güncelliyorlar. Michelle Malkin (38), iki çocuk annesi, arada kitaplar yazıyor ama yine de günde 5 makale hazırlayabiliyor.
HUYSUZLAR ‘Ben şunu beğendim’ değil, ‘Şunu beğenmedim’ yazıları yazıyorlar. Etrafa toy övgüler saçmıyorlar. Daily Kos’u hazırlayan Markos Moulitsas’ın (38) Hillary Clinton eleştirileri gibi.
ASOSYALLER Davetlere gitmiyorlar. Yılışık çevrelerden uzak duruyorlar. Matt Drudge’ın (43) fotoğrafını çekebilen çok az kişi var.
DEDİKODUCULAR Amerika’da da hâlâ kötü bir laf bu ama yine de dedikodu yazıp okutuyorlar. Sorduğun zaman ise “Ben değil başkaları yapıyor” diyorlar. Medya blogu yazan Jim Romenesko’yla (56) görüştüm, “Artık ismini açıklamayan kimseden bilgi almıyorum, ben dedikodu yapmam” dedi.
Sizin medya piramidiniz nasıl?
Wired Dergisi’nin son sayısında bir piramit hazırlamışlardı. Bir medya piramidi. Tıpkı besin piramidi gibi insanların gün içinde iletişim araçlarına ne kadar vakit ayırdıklarını gösteren bir grafik. Oyun, sosyal ağlar, haber ve eğlence diye 4 ana başlık var. Onların altında da alt başlıklar. Bu kadar blog yazısından sonra grafiğe bakıp kendinize uygun bir piramit hazırlamak isteyebilirsiniz diye...
Tolga TANIŞ
hürriyet pazar
Ve bir furya daha bitti. Açtığınız blogları terk ettiniz.
Geçen ay Technorati bir istatistik yayınladı. İnternet bloglarını takip eden, bu konuda en yetkin teknoloji şirketi... Buna göre, kayıtlarındaki blog sayısı 133 milyona ulaşmış. Ancak son 4 ay içinde, bu blogların sadece yüzde 5’inin güncellendiği anlaşılmış. Yani ilk blog kurulalı daha 10 yıl olmadan, sıkılmışsınız...
Böyle istatistiklerle karşılaşınca, iletişim teknolojisine dair tahmin yapmanın ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyorum her seferinde. Bir şey söylemeye kalkıyorsunuz. İşte şunlar gidecek, bunlar gelecek vesaire... Bir yıl içinde her şey değişiyor. Technorati’nin araştırmasından sonra şirketin eski mühendislik bölümü direktörü Tantek Çelik’i aradım. Sonuçları değerlendirmek için... Bu teknoloji işlerinin insana nasıl Çince geldiğini bildiğimden en basit haliyle anlatmaya çalışayım.
BLOGLAR PORTAL OLDU
Etraf emekli blogger doldu. Kendi çevrenizden de ilginin azaldığını görebilirsiniz. Ama bloglar öldü demek için daha fazla veriye ihtiyaç var.
Her teknolojik yeniliğin kendini kısa sürede tükettiği ise doğru. Ayakta kalmak için bulduğu yöntem de geleneksele yönelmek.
Sonuçta iletişim teknolojisinde birçok fikir, aslında gazetecilik hedef alınarak ortaya çıkıyor. İnternet portalları çıkıyor, gazetecilik ölecek deniyor ancak sonra bloglar çıkınca o portallar gazetelere sığınıyor. Artık blogların dönemi başladı deniyor. Mikrobloglar çıkınca bu sefer bloglar portallara katılıyor. Bugün Technorati listesinde bir numaralı blog diye gözüken Huffington Post’a bakın, bloga benzer bir tarafı kalmadığını görürsünüz. Bildiğiniz portal. Kısacası her yeni çıkan şey, bir öncekini geleneksel olmaya zorluyor.
ÜÇ AŞAMALI DÖNGÜ
Bütün bu sürecin, 3 aşamalı bir kısırdöngüsü var. Blog örneğinden gidecek olursak: İlk aşamada Blogger.com vardı. Blog açmak isteyenler buraya gidiyordu. İkinci aşamada ona rakipler çıktı. İsterseniz Wordpress.com’dan da blog yayınlamaya başladınız. Üçüncü aşamadaysa bütün kanallar özgürleşti. Yazılımlar çıktı ve isteyen herkes bir internet adresi alıp blog yayınlamaya başladı.
Şimdi aynı döngü, Twitter furyasında yaşanacak. Şu anda ilk aşamadayız. Herkes Twitter’da. Sonra onun rakipleri büyüyecek. Friendfeed.com ve Trumblr.com da kullanmaya başlayacaksınız. Üçüncü aşamada ise Identi.ca ile tanışacaksınız. Hiçbir siteye bağlı kalmadan istediğiniz gibi mikroblog yayını yapacaksınız. Sıkılıncaya kadar...
Sonra yeni bir furya başlayacak. Twitter geleneksel kalacak. Ve böyle böyle devam edecek.
NE OLUR SÖYLEYEYİM
Bütün bu hikâye birçoğunuza çok karmaşık geldi, tahmin edebiliyorum. Hatta eminim, bazılarınız yazıyı okumaktan çoktan vazgeçti. Ancak sabredenler için... 3 aşamalı döngülere, yazılımlara, şirket rekabetlerine girmek istemeyenler için... Ben sonunda ne olacağını söyleyeyim.
Bir gün hepiniz gazeteci olacaksınız. Hürriyet’e özgeçmiş yollayacaksınız.
Hızlı, huysuz, ısrarcı, asosyal ve dedikoducu olmak lazım
Sıkılıp bırakanlar dışında, hâlâ çok iyi blogger’lar var tabii. Hatta her gün yeni bir blogger keşfediyor Amerikan medyası.
Çoğu, işe yalnız başlıyor. Oturma odası, bilgisayar ve pijama. Ancak biraz tık almaya başlayınca, genelde hepsi büyük bir şirketin çatısı altına geçiyor.
Bu işte kararlı olanlar ve para kazanacağını düşünenlere, Amerika’da adını duyurmuş blogger’ların bazı ortak noktalarını çıkardım:
ÇOK ÇALIŞIYORLAR Uyku düzenleri yok. Josh Marshall (39) gibi yetişemeyince yanında başka gazeteciler çalıştırmaya başlayanlar var.
ISRARCILAR Eski bir Moskova muhabiri var, adı Nikki Finke (56). Şimdi Hollywood yöneticileriyle ilgili yazıyor. Yaza yaza, sonunda geçen hafta NBC Entertainment Yönetim Kurulu Başkanı’nı istifa ettirdi.
HIZLILAR Sürekli güncelliyorlar. Michelle Malkin (38), iki çocuk annesi, arada kitaplar yazıyor ama yine de günde 5 makale hazırlayabiliyor.
HUYSUZLAR ‘Ben şunu beğendim’ değil, ‘Şunu beğenmedim’ yazıları yazıyorlar. Etrafa toy övgüler saçmıyorlar. Daily Kos’u hazırlayan Markos Moulitsas’ın (38) Hillary Clinton eleştirileri gibi.
ASOSYALLER Davetlere gitmiyorlar. Yılışık çevrelerden uzak duruyorlar. Matt Drudge’ın (43) fotoğrafını çekebilen çok az kişi var.
DEDİKODUCULAR Amerika’da da hâlâ kötü bir laf bu ama yine de dedikodu yazıp okutuyorlar. Sorduğun zaman ise “Ben değil başkaları yapıyor” diyorlar. Medya blogu yazan Jim Romenesko’yla (56) görüştüm, “Artık ismini açıklamayan kimseden bilgi almıyorum, ben dedikodu yapmam” dedi.
Sizin medya piramidiniz nasıl?
Wired Dergisi’nin son sayısında bir piramit hazırlamışlardı. Bir medya piramidi. Tıpkı besin piramidi gibi insanların gün içinde iletişim araçlarına ne kadar vakit ayırdıklarını gösteren bir grafik. Oyun, sosyal ağlar, haber ve eğlence diye 4 ana başlık var. Onların altında da alt başlıklar. Bu kadar blog yazısından sonra grafiğe bakıp kendinize uygun bir piramit hazırlamak isteyebilirsiniz diye...
Tolga TANIŞ
hürriyet pazar
30 Temmuz 2009 Perşembe
Saba Tümer

Saba Tümer son dönemin en başarılı televizyoncularından biri. Samimiyeti ve duruşu ile her işin altından başarı ile çıkıyor. Tümer yeni dönemde kanal değişikliğine gitti ve CNN Türk ile anlaştı. Tümer hayranlarıyla CNN TÜRK ekranında yeni yayın döneminde buluşacak.
Yağmur Sıcağı ve Demirtaş Ceyhun üzerine
lise yıllarımda evin kitaplığında yer alan Demirtaş Ceyhun kitaplarını ve "yağmur sıcağını" hatırladım bu dünyadan ayrıldığını duyduğumda. Yağmur sıcağı var yine buralarda..Apartmanı, sansaryan hanı unutmayacağız...Nur içinde yat Çukurovalı....
27 Temmuz 2009 Pazartesi
Amazon.com Zappos.com’u satın aldı
Perakende devi Amazon.com, 1999’da ayakkabı sitesi olarak internette kurulan Zappos.com’u 928 milyon dolar karşılığında satın aldı.
40 milyon doları nakit verilen satışın geri kalanı Amazon.com hisseleriyle ödenecek. Yönetim değişmeyecek.
Zappos 1999 yılında internetten ayakkabı satış sitesi olarak kurulmuştu. Daha sonra ürün gamına çanta, aksesuar ve giyim de eklemişti. Zappos’u satın almakla Amazon kıyafet konusunda gücüne güç katmış olacak.
Amazon.com üç sene önce de, lüks markaların internetten satışını yapan Shopbop.com’u bünyesine katmıştı.
40 milyon doları nakit verilen satışın geri kalanı Amazon.com hisseleriyle ödenecek. Yönetim değişmeyecek.
Zappos 1999 yılında internetten ayakkabı satış sitesi olarak kurulmuştu. Daha sonra ürün gamına çanta, aksesuar ve giyim de eklemişti. Zappos’u satın almakla Amazon kıyafet konusunda gücüne güç katmış olacak.
Amazon.com üç sene önce de, lüks markaların internetten satışını yapan Shopbop.com’u bünyesine katmıştı.
Onurlu Gazetecilik, Önder Balıkçı
"OSCAR Wilde, şöyle
diyor:
"Bir sahnedir yeryüzü ama çok kötüdür, rol
dağılımı. Gazeteciler,olan şeyleri yazarlar,
yalnızca…Ne önemi var, olup bitenlerin? Ancak
kalıcı şeyler ilginçtir, günlük yaşamın
iğrenç olayları değil. Sanatçı
nın amacı, yaratmanı
n sevinci ile yaratmaktır ve bu nedenle
sanatçı, ermişten de kutsal bir yaratıktır."
Yazmak, yazarak üretmek, dünyanın en
zor işlerinden biri, hiç kuşkusuz.
Gazeteci de, aslında bir sanatçıdır. Çünkü,
bir tiyatro oyuncusu gibi O’nun için de
perde, hiçbir zaman kapanmaz. Ne denli
üzüntülü olursa olsun, her gün, ertesi günü
düşünerek, hep üretmek zorundadır, gazeteciler…
Ülkemizde, yazıya adanmış, onurlu bir
yaşam sürmenin ağır bedelini ödersiniz,
sık sık. Hele hele taşrada görev yapan bir
gazeteciyseniz! Gazetecilik mesleğinin
özünde, eleştiri vardır. Ama küçük bir yerde
mesleği sürdürüyorsanız, bir köşeyi
döndüğünüzde, eleştirdiğiniz kişiyle burun
buruna gelme olasılığınız çok yüksektir.
Yaygın basında ise bu olasılık çok düşüktür.
Yerel gazeteciliğin, bol paralı bir meslek
olmadığını, mesleğin içinde bulunanlar, iyi
bilir. Bir gazeteci arkadaşımız, yerel gazeteciyi,
"havası çok, parası yok" diye tanımlayı
nca çok gülmüştük.
1972 yılından beri gazetecilik mesleğinin
içindeyim. Bu süre içinde, Bandırma’da, 32
yılı, GERÇEK GAZETESİ’nin çatısı altında
olmak üzere çeşitli yerel gazetelerde, spor
muhabirliğinden, genel yayın yönetmenli-
ğine, mesleğin birçok dalında hizmet verirken,
zaman zaman TRT dahil, çeşitli haber
ajansı ile İstanbul gazetelerinin Bandırma
muhabirliği ve temsilciliklerini üstlendim.
Gazetecilikte en büyük kazancımı soracak
olursanız, öncelikle meslek ilke ve ahlakı
na uygun hareket etmenin getirdiği
"saygınlık" derim.
Tabii ki, geride bıraktığım bu kadar uzun
meslek yaşamımda, beni çok mutlu kılan
bir diğer olayın da, "sürekli basın kartı"na
ulaşmak olduğunun altını çizmek isterim.
İçinde bulunduğumuz 2009 yılının mart
ayında aldığım "sürekli basın kartı"yla ilgili
olarak, yıllardır üyesi bulunduğum Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti’nin hazırladığı "anı
plaketi"ni de, geride bıraktığımız 24 Temmuz
2009 günü Dolmabahçe Hasbahçe’de,
cemiyetimizin düzenlediği muhteşem "Geleneksel
Gazeteciler Günü" töreninde alma
mutluluğunu yaşadım. Çok önemsediğim
bu plaket, yaşamım boyunca, evimin en güzel
köşesinde yer alacaktır.
Gazetecilikte para çok olmasa da, böylesine
manevi değeri yüksek ödüllerin bulunması
ne kadar güzel!
İyi ki, gazeteci olmuşum."
27 temmuz 2009 tarihli
Bizim Gazete'den"
diyor:
"Bir sahnedir yeryüzü ama çok kötüdür, rol
dağılımı. Gazeteciler,olan şeyleri yazarlar,
yalnızca…Ne önemi var, olup bitenlerin? Ancak
kalıcı şeyler ilginçtir, günlük yaşamın
iğrenç olayları değil. Sanatçı
nın amacı, yaratmanı
n sevinci ile yaratmaktır ve bu nedenle
sanatçı, ermişten de kutsal bir yaratıktır."
Yazmak, yazarak üretmek, dünyanın en
zor işlerinden biri, hiç kuşkusuz.
Gazeteci de, aslında bir sanatçıdır. Çünkü,
bir tiyatro oyuncusu gibi O’nun için de
perde, hiçbir zaman kapanmaz. Ne denli
üzüntülü olursa olsun, her gün, ertesi günü
düşünerek, hep üretmek zorundadır, gazeteciler…
Ülkemizde, yazıya adanmış, onurlu bir
yaşam sürmenin ağır bedelini ödersiniz,
sık sık. Hele hele taşrada görev yapan bir
gazeteciyseniz! Gazetecilik mesleğinin
özünde, eleştiri vardır. Ama küçük bir yerde
mesleği sürdürüyorsanız, bir köşeyi
döndüğünüzde, eleştirdiğiniz kişiyle burun
buruna gelme olasılığınız çok yüksektir.
Yaygın basında ise bu olasılık çok düşüktür.
Yerel gazeteciliğin, bol paralı bir meslek
olmadığını, mesleğin içinde bulunanlar, iyi
bilir. Bir gazeteci arkadaşımız, yerel gazeteciyi,
"havası çok, parası yok" diye tanımlayı
nca çok gülmüştük.
1972 yılından beri gazetecilik mesleğinin
içindeyim. Bu süre içinde, Bandırma’da, 32
yılı, GERÇEK GAZETESİ’nin çatısı altında
olmak üzere çeşitli yerel gazetelerde, spor
muhabirliğinden, genel yayın yönetmenli-
ğine, mesleğin birçok dalında hizmet verirken,
zaman zaman TRT dahil, çeşitli haber
ajansı ile İstanbul gazetelerinin Bandırma
muhabirliği ve temsilciliklerini üstlendim.
Gazetecilikte en büyük kazancımı soracak
olursanız, öncelikle meslek ilke ve ahlakı
na uygun hareket etmenin getirdiği
"saygınlık" derim.
Tabii ki, geride bıraktığım bu kadar uzun
meslek yaşamımda, beni çok mutlu kılan
bir diğer olayın da, "sürekli basın kartı"na
ulaşmak olduğunun altını çizmek isterim.
İçinde bulunduğumuz 2009 yılının mart
ayında aldığım "sürekli basın kartı"yla ilgili
olarak, yıllardır üyesi bulunduğum Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti’nin hazırladığı "anı
plaketi"ni de, geride bıraktığımız 24 Temmuz
2009 günü Dolmabahçe Hasbahçe’de,
cemiyetimizin düzenlediği muhteşem "Geleneksel
Gazeteciler Günü" töreninde alma
mutluluğunu yaşadım. Çok önemsediğim
bu plaket, yaşamım boyunca, evimin en güzel
köşesinde yer alacaktır.
Gazetecilikte para çok olmasa da, böylesine
manevi değeri yüksek ödüllerin bulunması
ne kadar güzel!
İyi ki, gazeteci olmuşum."
27 temmuz 2009 tarihli
Bizim Gazete'den"
26 Temmuz 2009 Pazar
Neziha Araz vefat etti
Türkiye Gazeteciler Cemiyetinden (TGC) yapılan açıklamada, TGC üyesi, Basın Şeref Kartı ve 2003 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Nezihe Araz'ın bugün İstanbul'da vefat ettiği bildirildi.
Ankara'da 1922 yılında doğan Nezihe Araz, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini bitirdi.
Mesleğe 1952 yılında başlayan Araz, Resimli Hayat ve Hayat dergilerinde, Havadis, Yeni Sabah, Akşam, Tasvir, Yeni İstanbul, Yeni Gazete, Hürriyet, Milliyet ve Meydan gazetelerinde çalıştı. Araz'ın, araştırma ve röportajlarının yanı sıra şiir ve tiyatro oyunları kitaplaştırıldı.
TGC'den yapılan açıklamada, Araz'ın cenaze törenine ilişkin ayrıntıların daha sonra belirleneceği ifade edildi.
Ankara'da 1922 yılında doğan Nezihe Araz, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini bitirdi.
Mesleğe 1952 yılında başlayan Araz, Resimli Hayat ve Hayat dergilerinde, Havadis, Yeni Sabah, Akşam, Tasvir, Yeni İstanbul, Yeni Gazete, Hürriyet, Milliyet ve Meydan gazetelerinde çalıştı. Araz'ın, araştırma ve röportajlarının yanı sıra şiir ve tiyatro oyunları kitaplaştırıldı.
TGC'den yapılan açıklamada, Araz'ın cenaze törenine ilişkin ayrıntıların daha sonra belirleneceği ifade edildi.
10 Temmuz 2009 Cuma
'Tüm zamanların en iyi 100 kitabı
1- Savaş ve Barış / Lev Tolstoy
2- 1984 / George Orwell
3- Ulysses / James Joyce
4- Lolita / Vladimir Nabokov
5- Ses ve Öfke / William Faulkner
6- Görünmez Adam / Ralph Ellison
7- Deniz Feneri / Virginia Woolf
8- İlyada ve Odysseia / Homeros
9- Gurur ve Önyargı / Jane Austen
10- İlahi Komedya / Dante Alighieri
11- Canterbury Hikâyeleri / Geoffrey Chaucer
12- Gulliver’in Gezileri / Jonathan Swift
13- Middlemarch / George Eliot
14- Ruhum Yeniden Doğacak / Chinua Achebe
15- Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) / J. D. Salinger
16- Rüzgâr Gibi Geçti / Margaret Mitchell
17- Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez
18- Muhteşem Gatsby / F. Scott Fitzgerald
19- Madde 22 / Joseph Heller
20- Sevgili / Toni Morrison
21- Gazap Üzümleri / John Steinbeck
22- Geceyarısı Çocukları / Salman Rüşdi
23- Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley
24- Mrs. Dalloway / Virginia Woolf
25- Native Son / Richard Wright
26- Amerika’da Demokrasi / Alexis de Tocqueville
27- Türlerin Kökeni / Charles Darwin
28- Herodot Tarihi / Heredot
29- Toplum Sözleşmesi / Jean-Jacques Rousseau
30- Kapital / Karl Marx
31- Prens / Niccolo Machiavelli
32- İtiraflar / St. Augustine
33- Leviathan / Thomas Hobbes
34- Pelopponnes Savaşlarının Tarihi / Tukididis
35- Yüzüklerin Efendisi / J. R. R. Tolkien
36- Winnie the Pooh / A.A Milne
37- Aslan, Cadı ve Dolap / C.S Lewis
38- Hindistan’a Bir Geçit / E. M. Forster
39- Yolda / Jack Kerouac
40- Bülbülü Öldürmek / Harper Lee
41- İncil
42- Otomatik Portakal / Anthony Burgess
43- Ağustos Işığı / William Faulkner
44- Siyah İnsanların Ruhları / W. E. B. Du Bois
45- Engin Sargossa Denizi / Jean Rhys
46- Madam Bovary / Gustave Flaubert
47- Kayıp Cennet / John Milton
48- Anna Karennina / Leo Tolstoy
49- Hamlet / William Shakespeare
50- Kral Lear / William Shakespeare
51- Othello/ William Shakespeare
52- Soneler / William Shakespeare
53- Çimen Yaprakları / Walt Whitman
54- Huckleberry Finn’in Maceraları / Mark Twain
55- Kim / Rudyard Kipling
56- Frankenstein / Mary Shelley
57- Süleyman’ın Şarkısı / Toni Morrison
58- Guguk Kuşu / Ken Kesey
59- Çanlar Kimin İçin Çalıyor? / Ernest Hemingway
60- Mezbaha 5 / Kurt Vonnegut
61- Hayvan Çiftliği / George Orwell
62- Sineklerin Tanrısı / William Golding
63- Soğukkanlılıkla / Truman Capote
64- Altın Defter / Doris Lessing
65- Kayıp Zamanın İzinde / Marcel Proust
66- Büyük Uyku / Raymond Chandler
67- Döşeğimde Ölürken / William Faulkner
68- Güneş de Doğar / Ernest Hemingway
69- Ben, Claudius / Robert Graves
70- Yalnız Bir Avcıdır Yürek / Carson McCullers
71- Oğullar ve Sevgililer / D. H. Lawrence
72- Kralın Adamları / Robert Penn Warren
73- Git Onu Dağda Anlat / James Baldwin
74- Charlotte’un Sevgi Ağı / E.B. White
75- Karanlığın Yüreği / Joseph Conrad
76- Gece / Elie Wiesel
77- Tavşan Kaç / John Updike
78- Masumiyet Çağı / Edith Wharton
79- Portnoy’un Feryadı / Philip Roth
80- Bir Amerikan Trajedisi / Theodore Dreiser
81- The Day of the Locust / Nathanael West
82- Yengeç Dönencesi / Henry Miller
83- Malta Şahini / Dashiell Hammett
84- Kuzey Işıkları Üçlemesi / Philip Pullman
85- Death Comes for the Archbishop / Willa Cather
86- Düşlerin Yorumu / Sigmund Freud
87- Henry Adams’ın Eğitimi / Henry Adams
88- Mao’dan Sözler / Mao Zedong
89- Dinsel Deneyim Çeşitleri / William James
90- Brideshead Revisited / Evelyn Waugh
91- Sessiz Bahar / Rachel Carson
92- İstihdam, Kazanç ve Para Genel Teorisi / John Maynard Keynes
93- Lord Jim / Joseph Conrad
94- Goodbye to All That / Robert Graves
95- The Affluent Society / John Kenneth Galbraith
96- Söğüt Ağaçlarındaki Rüzgâr / Kenneth Grahame
97- Malcolm X’in Otobiy. / Alex Haley ve Malcolm X
98- Eminent Victorians / Lytton Strachey
99- Renklerden Mor / Alice Walker
100- İkinci Dünya Savaşı / Winston Churchill
2- 1984 / George Orwell
3- Ulysses / James Joyce
4- Lolita / Vladimir Nabokov
5- Ses ve Öfke / William Faulkner
6- Görünmez Adam / Ralph Ellison
7- Deniz Feneri / Virginia Woolf
8- İlyada ve Odysseia / Homeros
9- Gurur ve Önyargı / Jane Austen
10- İlahi Komedya / Dante Alighieri
11- Canterbury Hikâyeleri / Geoffrey Chaucer
12- Gulliver’in Gezileri / Jonathan Swift
13- Middlemarch / George Eliot
14- Ruhum Yeniden Doğacak / Chinua Achebe
15- Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) / J. D. Salinger
16- Rüzgâr Gibi Geçti / Margaret Mitchell
17- Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez
18- Muhteşem Gatsby / F. Scott Fitzgerald
19- Madde 22 / Joseph Heller
20- Sevgili / Toni Morrison
21- Gazap Üzümleri / John Steinbeck
22- Geceyarısı Çocukları / Salman Rüşdi
23- Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley
24- Mrs. Dalloway / Virginia Woolf
25- Native Son / Richard Wright
26- Amerika’da Demokrasi / Alexis de Tocqueville
27- Türlerin Kökeni / Charles Darwin
28- Herodot Tarihi / Heredot
29- Toplum Sözleşmesi / Jean-Jacques Rousseau
30- Kapital / Karl Marx
31- Prens / Niccolo Machiavelli
32- İtiraflar / St. Augustine
33- Leviathan / Thomas Hobbes
34- Pelopponnes Savaşlarının Tarihi / Tukididis
35- Yüzüklerin Efendisi / J. R. R. Tolkien
36- Winnie the Pooh / A.A Milne
37- Aslan, Cadı ve Dolap / C.S Lewis
38- Hindistan’a Bir Geçit / E. M. Forster
39- Yolda / Jack Kerouac
40- Bülbülü Öldürmek / Harper Lee
41- İncil
42- Otomatik Portakal / Anthony Burgess
43- Ağustos Işığı / William Faulkner
44- Siyah İnsanların Ruhları / W. E. B. Du Bois
45- Engin Sargossa Denizi / Jean Rhys
46- Madam Bovary / Gustave Flaubert
47- Kayıp Cennet / John Milton
48- Anna Karennina / Leo Tolstoy
49- Hamlet / William Shakespeare
50- Kral Lear / William Shakespeare
51- Othello/ William Shakespeare
52- Soneler / William Shakespeare
53- Çimen Yaprakları / Walt Whitman
54- Huckleberry Finn’in Maceraları / Mark Twain
55- Kim / Rudyard Kipling
56- Frankenstein / Mary Shelley
57- Süleyman’ın Şarkısı / Toni Morrison
58- Guguk Kuşu / Ken Kesey
59- Çanlar Kimin İçin Çalıyor? / Ernest Hemingway
60- Mezbaha 5 / Kurt Vonnegut
61- Hayvan Çiftliği / George Orwell
62- Sineklerin Tanrısı / William Golding
63- Soğukkanlılıkla / Truman Capote
64- Altın Defter / Doris Lessing
65- Kayıp Zamanın İzinde / Marcel Proust
66- Büyük Uyku / Raymond Chandler
67- Döşeğimde Ölürken / William Faulkner
68- Güneş de Doğar / Ernest Hemingway
69- Ben, Claudius / Robert Graves
70- Yalnız Bir Avcıdır Yürek / Carson McCullers
71- Oğullar ve Sevgililer / D. H. Lawrence
72- Kralın Adamları / Robert Penn Warren
73- Git Onu Dağda Anlat / James Baldwin
74- Charlotte’un Sevgi Ağı / E.B. White
75- Karanlığın Yüreği / Joseph Conrad
76- Gece / Elie Wiesel
77- Tavşan Kaç / John Updike
78- Masumiyet Çağı / Edith Wharton
79- Portnoy’un Feryadı / Philip Roth
80- Bir Amerikan Trajedisi / Theodore Dreiser
81- The Day of the Locust / Nathanael West
82- Yengeç Dönencesi / Henry Miller
83- Malta Şahini / Dashiell Hammett
84- Kuzey Işıkları Üçlemesi / Philip Pullman
85- Death Comes for the Archbishop / Willa Cather
86- Düşlerin Yorumu / Sigmund Freud
87- Henry Adams’ın Eğitimi / Henry Adams
88- Mao’dan Sözler / Mao Zedong
89- Dinsel Deneyim Çeşitleri / William James
90- Brideshead Revisited / Evelyn Waugh
91- Sessiz Bahar / Rachel Carson
92- İstihdam, Kazanç ve Para Genel Teorisi / John Maynard Keynes
93- Lord Jim / Joseph Conrad
94- Goodbye to All That / Robert Graves
95- The Affluent Society / John Kenneth Galbraith
96- Söğüt Ağaçlarındaki Rüzgâr / Kenneth Grahame
97- Malcolm X’in Otobiy. / Alex Haley ve Malcolm X
98- Eminent Victorians / Lytton Strachey
99- Renklerden Mor / Alice Walker
100- İkinci Dünya Savaşı / Winston Churchill
2 Temmuz 2009 Perşembe
FAVORİLER
Virgin Radio, U2 Zagrep konserine götürüyor
13-31 Temmuz arası Virgin Radio’yu dikkatle dinleyin, sorulacak 2 sorudan 1’ne ilk doğru cevabı verin, bir arkadaşınızla U2 Zagrep konseri için yola çıkın!
Geçtiğimiz aylarda 3 boyutlu konser deneyimini sinema salonlarına taşıyan U2 aylardır beklenen 360 derece konser turnesini İspanya'nın Barcelona kentinde verdiği muhteşem bir performansla başlattı.
Barcelona'nın ünlü Nou Camp Stadyumu’nda 90 binin üzerinde izleyicinin katılımıyla başlayan konserler serisi Avrupa ve Amerika’da toplam 31 kente yayılacak ve tahminen 3 milyon civarında izleyiciye ulaşacak.
Yıllardır beklendiği halde yolu bir türlü Türkiye'ye düşmeyen grubun hayranlarına bir müjdemiz var.
Türkiye'den tam 60 şanslı Virgin Radio dinleyicisi uçak bileti, konaklama ve konser bileti dahil olmak üzere Flexi Card ve Virgin Radio ortaklığıyla bu tarihi konseri canlı izleyebilecek. U2'nun 10 Ağustos'ta Hırvatistan'ın başkenti Zagrep'te vereceği konseri yerinde izlemek isteyenlerin tek yapması gereken 13-31 Temmuz arası Virgin Radio'yu dikkatle dinlemek ve sorulacak 2 sorudan 1'ne doğru cevabı vermek. Doğru cevabı ilk veren dinleyici bir arkadaşıyla beraber U2'nun Zagrep konseri için yola çıkacak.
Sorulacak sorularla ilgili ipuçlarını 1 gün önce Flexicard.com.tr adresinde bulabilirsiniz. Bu muhteşem konseri kaçırmak istemiyorsanız kulağını Virgin Radio'da olsun...
KURALLAR:
Bu kampanyaya Türkiye dışından katılım yapılamaz.
Bu kampanyadan Doğuş Grubu çalışanları yararlanamazlar.
18 yaşından küçük talihliler, sadece ebeveynleriyle (anne veya baba) beraber bu kampanyadan yararlanabilirler.
Tüm talihlilerin en az 6 ay geçerli pasaportlarının bulunması gereklidir.
İstanbul dışından katılacak talihlilerin İstanbul’a geliş ve gidiş masrafları kendilerine aittir.
Katılımcılar 4 ve 3 yıldızlı otele sıra ile yerleştirilecektir. Yerleşim planı Virgin Radio'ya aittir.
Talihliler ödülü kazanmalarından sonraki 3 gün içinde aşağıdaki telefon numarası ve e-posta adresinden bağlantıya geçmekle yükümlüdürler.
Tel: (212) 284 0 536
Email: u2zagrep@virginradioturkiye.com
**Bu kampanyadan kazanılan haklar devredilemez. Talihlilerin yukarıdaki kurallara uymamaları veya kazandıkları haktan vazgeçmeleri durumunda sadece Virgin Radio yedek talihliye bu hakkı devredebilir.
27 Haziran 2009 Cumartesi
Şükrü Sim’e belgesel ödülü
İstanbul (İÜHA)- İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şükrü Sim, Uluslararası Çevre Kısa Film Festivali’nde belgesel dalında ikincilik ödülü kazandı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği ve Bakırköy Belediyesi işbirliği ile gerçekleştirilen Uluslararası Çevre Kısa Film Festivali’nde dereceye girenlere ödülleri törenle verildi.
Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen törende, festivalde 30 film arasından ikinciliği, Yrd. Doç. Dr. Şükrü Sim’in yönetmenliğini ve yapımcılığını yaptığı “Şiirsel Kent Mardin “ adlı kısa film ikinci oldu.
Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda bir hafta süresince izleyiciyle buluşan festival filmlerinin 46’sıdan 30’u çevre temasını işliyordu. Yarışmaya, çevre temalı filmler kabul edildi.
Türkiye, İspanya, Hollanda, Venezüella ve Hollanda’dan kurmaca, belgesel ve canlandırma türlerinde, “Kurmaca” dalında Erkan Nurhan’ın yönettiği “Z” aldı film birinci seçildi.
Aynı dalda Müjde Arslan’ın yönettiği “Tohum” adlı film ikinci, İkbal Bozkurt’un yönettiği “Teşgeni” adlı film üçüncü oldu.
Belgesel dalında Ahmet Kılınç’ın yönettiği “Derindeki Turuncu Eller” birincilik ödülünü kazanırken, Şükrü Sim’in yönettiği “ Şiirsel Kent Mardin” adlı film ikinci, Mehmet Ali Baran’ın yönettiği “Cemre Düşerken” adlı film ise üçüncü oldu.
Festival kapsamında gerçekleştirilen ve 30 çevre temalı filmin yarışmalı bölüme kabul edildiği Uluslararası Çevre Kısa Film Yarışması’nın seçici kurulu; şu isimlerden oluştu:
Ali Ulvi Uyanık (Sinema Yazarı), Ediz Hun (Oyuncu), Prof. Dr. Oğuz Makal (Beykent Üniversitesi Sinema Bölümü Başkanı), Prof Dr. Orhan Kural (Ýıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi), Yrd. Doç. Dr. Meltem Ünal Erzen (İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi), Özcan Bilir (Bakırköy Belediyesi Kültür Müdürü), Vural Çavuşoğlu (Yapımcı, Yönetmen).
Festivalde Murat Şener Özel Ödülü’nü de “Ağla-Yanım” adlı film ile Bilge Diren Güneş aldı.
Memleketini film yaptı
Mardin’i anlatan bir filmin ödül almasından mutluluk duyduğunu ifade eden, yönetmen-yapımcı Yrd. Doç. Dr. Şükrü Sim, aldığı ödülün ilerleyen zamanlarda yapacağı çalışmalar için sponsor bulmayı kolaylaştıracağını belirtti.
Sim, “Belgesel filmin süresi sponsor bulamamamız yüzünden ancak 7 dakika olabildi. Maddi sorunlar çözülebilirse Mardin’in adını dünyaya duyurabilecek bir uzun metrajlı film çekmeyi düşünüyoruz” şeklinde konuştu.
‘Kültürel mozaik oluşturduk’
Yaptıkları filmin, şehrin tanıtımı için de faydalı olacağını düşünen yönetmen Şükrü Sim, Mardin kültürünü sanatsal kaygılar taşıyarak sinema diliyle anlattıklarını söyledi. Sim, belgeselde farklı etnik kesimlerden insanlarla röportaj yaparak kültürel bir mozaik oluşturduklarını vurguladı.
‘Cami ve kilise bir arada’
Mardin’in tarihi ve kültürel önemine değinen Sim, Türkiye’nin en eski yerlerinden biri olan bölgenin tarihsel dokusunun hala korunduğunun altını çizdi. Sim, “Burası yüzyıllardan beri farklı kültürlerin kardeşçe yaşadığı bir yer olmuştur. Bir fotoğraf karesinde camii ve kiliseyi aynı anda görebilirsiniz. İnsanlar birbirlerinin yaşayışlarına karışmazlar ve diğer doğu illerinin aksine burada hoşgörü hakimdir” dedi.
Kendisinin de Mardin’de doğup büyüdüğünü ifade eden yönetmen, bölgenin insanlarının gelişmiş medeniyetlerin demokrasi anlayışlarını bilmeden, içlerinden gelen bir hoşgörüyle kültürlerini ve barış ortamlarını sürdürdüğünü belirtti.
‘Kalacak yer problem’
Mardin’in önemli bir kültür mirasına sahip olmasına rağmen yetkililer tarafından ilgi gösterilmediğini savunan Şükrü Sim, “Mardin, turist çekmesi beklenen bölgelerden birisi ancak burada kalacak yer problemi var. Bölgeyi ziyaret edenler ancak çevre illerde konaklayabiliyor. Bu da turist sayısını düşürüyor” dedi.
Yönetmen Şükrü Sim, bölgenin tarihi İpek Yolu sınırları içinde olduğunu vurgulayarak, “Turist çekebilmek ve bölgedeki insanları istihdam edebilmek için devlet köklü politikalar üretmeli ve konaklama sıkıntısı çözülmeli. Çünkü Mardin, şu anda potansiyelinin yüzde 10’unu kullanıyor” diye konuştu.
Ayhan Şimşek
Fotograf : Istanbul Üniversitesi Haber Ajansı arşivinden.
Sezen Aksu, Pardon, Levinas ve Haşmet Babaoğlu
Yarın çıkacak Sabah gazetesi önümde Haşmet Babaoğlu'nun yazısını okurken bir haftadır elimde olan Sezen albümündeki Pardon şarkısını neden es geçtim hala anlayamıyorum, Zincirlikuyundan hafif bir haziran rüzgarı esiyor en siyahın beyaza döneceği saatte ve Levinas anektodlu bir yazı okurken Sezen'in pardonunu dinlemek ne kadar hoş..Ellerine emeğine sağlık Babaoğlu...
26 Haziran 2009 Cuma
One day in your life, Wacko Jacko'nun ardından
One day in your life
you'll remember a place
Someone's touching your face
You'll come back and you'll look around you
One day in your life
You'll remember the love you found here
You'll remember me somehow
Though you don't need me now
I will stay in your heart
And when things fall apart
You'll remember one day...
One day in your life
When you find that you're always waiting
For the love we used to share
Just call my name
And I'll be there
(Oh-oh-oh-oh-oh...)
You'll remember me somehow
Though you don't need me now
I will stay in your heart
And when things fall apart
You'll remember one day...
One day in your life
When you find that you're always longing
for the love we used to share
Just call my name
And I'll be there
24 Haziran 2009 Çarşamba
Orwell'in romanı "1984" 60 yaşında
Bu hafta, İngiliz yazar George Orwell'ın dünyaca ünlü "1984" adlı romanının ilk baskısının yayımlanmasının 60. yıldönümü.
Siyasi sanat, sanat dalları arasında başarılı örnekleri nadiren görülen bir tür. Üstelik siyasi sanatın siyaset üzerinde çoğunlukla etkili olamadığı görülür.
Bu yüzden de George Orwell'in İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından ölüm döşeğindeyken, totaliter devlet kontrolünün ne denli tehlikeli olduğunu vurgulamak amacıyla yazdığı "1984" romanının takdir edilmesi gerekiyor.
George Orwell'ın sıradan bir vatandaş olan Winston Smith adlı kahramanının, sansürlenmiş, devlet gözetiminde süregiden, yoksul ve sefil hayatını resmettiği 1984 tüm zamanların en önemli siyasi romanları arasında yer alıyor.
Roman, Orwell'ın Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği'ne dair gözlemlerine dayanıyordu. Ancak romanın etkisi o dönemde kısa süre içinde Orwell'ın kontrolünden çıkmıştı.
George Orwell belli bir siyasi bağlantısı olmayan bir solcuydu. Ancak Orwell'in totaliter rejimlere solun bakış açısıyla saldırıyor olması, belki de Orwell'ın hiç hoşuna gitmeyecek bir şekilde sağ kanattaki Komünizm karşıtlarınca kullanılmıştı.
TAHRİPKAR
Kitabın başarısının kanıtı ise, "1984"ün geleceğe dair ne kadar isabetli bir kehanet olduğunda değil, onun okuyucunun dünyayı nasıl da yeni baştan algılamasını sağlıyor oluşunda ve kendi dünyamızı onun anlatımıyla okuyabiliyor olmamızda yatıyor.
Aslında bu kitabın başarısını, bir dönem "tahripkâr" bulunarak yasaklanmış olmasından da çıkarmak mümkün. Orwell'ın ismi, onun yazdıklarını tarif edecek bir sıfata da dönüşmüştü İngilizce'de: Bu da "Orwellvari" kelimesi.
Bu kitabın etkisi o kadar genişti ki "1984" romanındaki ana karakterlerden Büyük Birader, pek çok ülkede değişik versiyonları yayımlanan bir televizyon programına ismini verebilmişti.
George Orwell bizlere "1984" romanında, iktidarın söylemlerinin gerçeği açıklamaya değil, gizlemeye hizmet ettiğini unutmamamız gerektiğini öğretmişti.
1949'da bizler için yazılan "1984" dersi, 2009'da da geçerli. (BBC)
Siyasi sanat, sanat dalları arasında başarılı örnekleri nadiren görülen bir tür. Üstelik siyasi sanatın siyaset üzerinde çoğunlukla etkili olamadığı görülür.
Bu yüzden de George Orwell'in İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından ölüm döşeğindeyken, totaliter devlet kontrolünün ne denli tehlikeli olduğunu vurgulamak amacıyla yazdığı "1984" romanının takdir edilmesi gerekiyor.
George Orwell'ın sıradan bir vatandaş olan Winston Smith adlı kahramanının, sansürlenmiş, devlet gözetiminde süregiden, yoksul ve sefil hayatını resmettiği 1984 tüm zamanların en önemli siyasi romanları arasında yer alıyor.
Roman, Orwell'ın Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği'ne dair gözlemlerine dayanıyordu. Ancak romanın etkisi o dönemde kısa süre içinde Orwell'ın kontrolünden çıkmıştı.
George Orwell belli bir siyasi bağlantısı olmayan bir solcuydu. Ancak Orwell'in totaliter rejimlere solun bakış açısıyla saldırıyor olması, belki de Orwell'ın hiç hoşuna gitmeyecek bir şekilde sağ kanattaki Komünizm karşıtlarınca kullanılmıştı.
TAHRİPKAR
Kitabın başarısının kanıtı ise, "1984"ün geleceğe dair ne kadar isabetli bir kehanet olduğunda değil, onun okuyucunun dünyayı nasıl da yeni baştan algılamasını sağlıyor oluşunda ve kendi dünyamızı onun anlatımıyla okuyabiliyor olmamızda yatıyor.
Aslında bu kitabın başarısını, bir dönem "tahripkâr" bulunarak yasaklanmış olmasından da çıkarmak mümkün. Orwell'ın ismi, onun yazdıklarını tarif edecek bir sıfata da dönüşmüştü İngilizce'de: Bu da "Orwellvari" kelimesi.
Bu kitabın etkisi o kadar genişti ki "1984" romanındaki ana karakterlerden Büyük Birader, pek çok ülkede değişik versiyonları yayımlanan bir televizyon programına ismini verebilmişti.
George Orwell bizlere "1984" romanında, iktidarın söylemlerinin gerçeği açıklamaya değil, gizlemeye hizmet ettiğini unutmamamız gerektiğini öğretmişti.
1949'da bizler için yazılan "1984" dersi, 2009'da da geçerli. (BBC)
Fikir tartışmasına “EVET”...Sansüre “hayır”!
Fikir tartışmasına “EVET”...Sansüre “hayır”!
Bunu neden yazdım?
Hemen arz edeyim..25 Mayıs tarihinde bu köşede sizlerle bir yazımı paylaştım ve Ertuğrul Özkök’ün “Fethiye’de balina görmesinden” yola çıkarak “medyamızda yanlış gördüğüm” bazı noktaları eleştirdim...
Satırlarımda kurumlardan asla bahsetmedim...Sadece kişiler üzerinden ve “yapılan şahsi hataların” içinde bulunulan medya gurubuna mal edilmesine vurgu yaptım...
Fikirlerin öne çıktığı, içinde “tartışılması gereken” birçok “yeni ana tez” barındıran bir yazıydı...
Karşılığında da “fikir yazısı” bekledim...Gelmedi!
Ne geldi ? Baskı, sansür ! Evet, yanlış okumadınız; baskı, sansür!
Bana “kara gömlekli, kara vicdanlı, faşist” diye köşesinden saldıran ÖZKÖK, Vuslat Doğan Sabancı’ya “ağlayarak”, Eyüp Can kardeşimize de baskı yaparak 27 Mayıs tarihinden itibaren benim Referans gazetesindeki yazılarımı “sansürletmeye” başladı...
Yazılarımı gönderdim, gazete basmadı...Ertesi gün yine gönderdim, gazete basmadı...Yine gönderdim, sonuç değişmedi !!
İşte o an gerçek üstüme çöktü...Başbakan Erdoğan’a, Hükümetlere, TSK’ya saldırmanın “bedava” olduğunu ama Özkök’e dokunulmayacağını, asla eleştirilemeyen bir “tabu” olduğunu işte o zaman öğrendim ! Başbakan’a “vur” hatta “iftira et, çoluk çocuğuna söv” ama Özkök’e asla dokunma ! Nasıl bir medya özgürlüğü içinde, yalanlarla dolu “sanal dünyamızda” nasıl debelendiğimi o gün anladım...
Sevgili dostlar, burada üzüldüğüm bir nokta daha oldu... Bu “sansür”içinde bir “patron adayı”, bir de “yeni gazeteci” eriyip gittiler...
Vuslat Doğan, geçtiğimiz hafta “basın özgürlüğü” ödülü alan Vuslat Doğan Sabancı, sansüre “destek” verdi ! Medyamızda “ileride iyi yerlere” gelebilecek bir kardeşimiz olan Eyüp Can Sağlık ise “varlık bile” gösteremedi! Neden gösteremediğini de bu sabah anladık; “sansüre destek karşılığı” Hürriyet “haber koordinatörü” olmuş !! Sonuçta Türkiye adına, Türk basını adına, iki kişi daha bana göre yok olup gitti ! Kimlerin “sözde demokrat, kimlerin sahte demokrat” olduğu maalesef ortaya çıktı...Başbakanı yerle bir et ama “sahte demokratlara” dokunma !!
Sevgili dostlar, tekrar ediyorum; her türlü fikir tartışmasına sonuna kadar varım ama gerçekten özgür ve herkesin eşit olduğu bir ortamda ! “Erdoğan’a saldır, Ertuğrul’u kutsa” benim ilkelerime, ahlakıma, aile terbiyeme ve en önemlisi vicdanıma uygun bir davranış değil!
Son olarak bana Vatan gazetesindeki yolculuğumda sonsuz destek veren sizlere ve başta Aydın Doğan-Sema Doğan olmak üzere Doğan Gurubu çalışanlarına ve bütün Vatan ailesine sonsuz teşekkür ederim...
Burada bir not daha düşmem gerekli; Habertürk’e “transfer olmadım”! Bu sansür süreci, beni “kendimi ifade edebileceğim” yeni mecralar aramaya itti! Bu zaman zarfında bana kapılarını açan Habertürk oldu! Yeni projeler ile orada çok iyi şeyler yapabileceğimize inancım sonsuz! Sansürlenmem döneminde bana yazılarıyla destek veren diğer köşe yazarlarına da sonsuz teşekkürler...
Bu kubbede hoş bir seda bırakabildiysek, ne mutlu bize... HOŞÇAKALIN...
Son söz : Bu yazının basılıp basılmayacağı, Vatan’ın da “bir gazete mi yoksa basılı kağıt parçası mı” olduğunu bize gösterecek...Basılmazsa nasıl olsa, diğer basın organlarında yayınlanacak...Umarım yıllardır çalıştığım gazetem “bunu basar” ve hayallerim bir daha yıkılmaz... SANSÜRCÜLERE ve SAHTE DEMOKRATLARA selam olsun...Tekrar hoşçakalın...
Yiğit Bulut - Habertürk
Bunu neden yazdım?
Hemen arz edeyim..25 Mayıs tarihinde bu köşede sizlerle bir yazımı paylaştım ve Ertuğrul Özkök’ün “Fethiye’de balina görmesinden” yola çıkarak “medyamızda yanlış gördüğüm” bazı noktaları eleştirdim...
Satırlarımda kurumlardan asla bahsetmedim...Sadece kişiler üzerinden ve “yapılan şahsi hataların” içinde bulunulan medya gurubuna mal edilmesine vurgu yaptım...
Fikirlerin öne çıktığı, içinde “tartışılması gereken” birçok “yeni ana tez” barındıran bir yazıydı...
Karşılığında da “fikir yazısı” bekledim...Gelmedi!
Ne geldi ? Baskı, sansür ! Evet, yanlış okumadınız; baskı, sansür!
Bana “kara gömlekli, kara vicdanlı, faşist” diye köşesinden saldıran ÖZKÖK, Vuslat Doğan Sabancı’ya “ağlayarak”, Eyüp Can kardeşimize de baskı yaparak 27 Mayıs tarihinden itibaren benim Referans gazetesindeki yazılarımı “sansürletmeye” başladı...
Yazılarımı gönderdim, gazete basmadı...Ertesi gün yine gönderdim, gazete basmadı...Yine gönderdim, sonuç değişmedi !!
İşte o an gerçek üstüme çöktü...Başbakan Erdoğan’a, Hükümetlere, TSK’ya saldırmanın “bedava” olduğunu ama Özkök’e dokunulmayacağını, asla eleştirilemeyen bir “tabu” olduğunu işte o zaman öğrendim ! Başbakan’a “vur” hatta “iftira et, çoluk çocuğuna söv” ama Özkök’e asla dokunma ! Nasıl bir medya özgürlüğü içinde, yalanlarla dolu “sanal dünyamızda” nasıl debelendiğimi o gün anladım...
Sevgili dostlar, burada üzüldüğüm bir nokta daha oldu... Bu “sansür”içinde bir “patron adayı”, bir de “yeni gazeteci” eriyip gittiler...
Vuslat Doğan, geçtiğimiz hafta “basın özgürlüğü” ödülü alan Vuslat Doğan Sabancı, sansüre “destek” verdi ! Medyamızda “ileride iyi yerlere” gelebilecek bir kardeşimiz olan Eyüp Can Sağlık ise “varlık bile” gösteremedi! Neden gösteremediğini de bu sabah anladık; “sansüre destek karşılığı” Hürriyet “haber koordinatörü” olmuş !! Sonuçta Türkiye adına, Türk basını adına, iki kişi daha bana göre yok olup gitti ! Kimlerin “sözde demokrat, kimlerin sahte demokrat” olduğu maalesef ortaya çıktı...Başbakanı yerle bir et ama “sahte demokratlara” dokunma !!
Sevgili dostlar, tekrar ediyorum; her türlü fikir tartışmasına sonuna kadar varım ama gerçekten özgür ve herkesin eşit olduğu bir ortamda ! “Erdoğan’a saldır, Ertuğrul’u kutsa” benim ilkelerime, ahlakıma, aile terbiyeme ve en önemlisi vicdanıma uygun bir davranış değil!
Son olarak bana Vatan gazetesindeki yolculuğumda sonsuz destek veren sizlere ve başta Aydın Doğan-Sema Doğan olmak üzere Doğan Gurubu çalışanlarına ve bütün Vatan ailesine sonsuz teşekkür ederim...
Burada bir not daha düşmem gerekli; Habertürk’e “transfer olmadım”! Bu sansür süreci, beni “kendimi ifade edebileceğim” yeni mecralar aramaya itti! Bu zaman zarfında bana kapılarını açan Habertürk oldu! Yeni projeler ile orada çok iyi şeyler yapabileceğimize inancım sonsuz! Sansürlenmem döneminde bana yazılarıyla destek veren diğer köşe yazarlarına da sonsuz teşekkürler...
Bu kubbede hoş bir seda bırakabildiysek, ne mutlu bize... HOŞÇAKALIN...
Son söz : Bu yazının basılıp basılmayacağı, Vatan’ın da “bir gazete mi yoksa basılı kağıt parçası mı” olduğunu bize gösterecek...Basılmazsa nasıl olsa, diğer basın organlarında yayınlanacak...Umarım yıllardır çalıştığım gazetem “bunu basar” ve hayallerim bir daha yıkılmaz... SANSÜRCÜLERE ve SAHTE DEMOKRATLARA selam olsun...Tekrar hoşçakalın...
Yiğit Bulut - Habertürk
Yalnızlıktan Devren Kiralık, Necati Tosuner
"Yalnızlık mı?.. Oysa, ben yalnız olmaya gençlikten alışkınım ya!.. Balkon kapısı açıktı. Tül perde arada bir kıpırdıyor. Gecenin serinliği içeriye doluyordu. Sessizliği de... Sessizliği ürkütmekten titizlikle kaçındım. Öksürmekten bile korkar oldum. Ve.. belirli bir şeyi dert edinmeden, uzun süre öylece durmayı başardım. Gerçekte, bilinçli olarak da yapmadım bunu, kendiliğinden öyle oldu. Sonra sabah oldu. Dışarının ağartısı, "Ben geldiim!.." dedi. İyice serinlik oldu. Perde daha çok kıpırdar oldu. Karga sesleri duyuldu."
Türk hikayeciliğine 50 yıl sonra bakıldığında ismi yaldızlı sayflarda olucak bir isim Necati Tosuner, Sessizliği, yalnızlığı iyi anlatan isimlerin başında..bana bir şey anlat dediğinizde Tosuner kitapları size siyahın farklı bir tonunu anlatır. Okurken hep bir iskoç kentinde yada güney Fransa'da penceresine durmadan sağanak yağmur tanesinin düştüğü yerleri anımsarım, biraz içime döner, kitaplarında kaybolurum 14 yaş korkularımla...
Kenan Evren Duman
Türk hikayeciliğine 50 yıl sonra bakıldığında ismi yaldızlı sayflarda olucak bir isim Necati Tosuner, Sessizliği, yalnızlığı iyi anlatan isimlerin başında..bana bir şey anlat dediğinizde Tosuner kitapları size siyahın farklı bir tonunu anlatır. Okurken hep bir iskoç kentinde yada güney Fransa'da penceresine durmadan sağanak yağmur tanesinin düştüğü yerleri anımsarım, biraz içime döner, kitaplarında kaybolurum 14 yaş korkularımla...
Kenan Evren Duman
22 Haziran 2009 Pazartesi
Twitter demokrasisi ikiyüzlü
İran'da Twitter'a kadar her aracı 'demokrasi için' reformcuların hizmetine sunan Batı, bölgede bazı diktatörleri desteklemese daha inandırıcı olurdu...
Batı İran’da demokrasinin, insan haklarının ve reformun yanında yer aldı. Molla rejimini şiddetle eleştirdi ve dini rehberin konuşmasından duyduğu hayal kırıklığını ifade etti. Tahran’da hayatını kaybeden kurbanlara üzüldü ve neredeyse onları Fransız şehitlerinin listesine katıyordu... Seçimlere hile karıştırılmasını uygun görmedi, rejimin gösteri yapan reformculara yönelik davranışıyla İran’ın Batı’yla ilişkileri arasında bağlantı kurdu. Tahran sokaklarında ayaklananların cesaretini övdü ve gelen haberleri ‘sevindirici’ buldu. Bütün medya araçlarını, sivil toplum örgütlerini ve hukuk kurumlarını İran’ın geçiş süreci için seferber etti. İran haberleri Batı’nın tek konusu oldu.
Avrupa Konseyi’nin zirve düzeyindeki toplantısı ‘vahşi baskılara’ karşı ‘uluslararası mahkeme’ye dönüştü. Protesto etmek, kınamak, açıklama istemek, endişe ifade etmek ve mesajlarının ulaştırmasını istemek için İran elçisini çağırmayan neredeyse tek bir Batılı dışişleri bakanlığı kalmadı. Bu arada İran ve bölge üzerindeki uydular BBC’nin hizmetine verildi ve ‘baskı gruplarının’ kararıyla Twitter’ın sitesinde bakım yapılması engellendi. Site bakımının sırası değildi; değişim araçlarının İran’daki reformcu ve değişim güçlerinin tasarrufuna hazır kalması daha önemliydi.
Batı, reformcuların başarısı için bütün yasal ve yasadışı, açık ve gizli araçları tüketti. Geriye sadece İran kıyılarına Normandiya Çıkartması’na benzer çıkartmalar veya ABD Başkanı Barack Obama’nın Kahire’de itiraf ettiği gibi Musaddık hükümetinin devrilmesine benzeyen komplolar kaldı. Maalesef şu an gizli ve yasadışı araçların kullanılıp kullanıl-madığına dair çok şey bilmiyoruz. Ayrılıkçı grupların özellikle de bölgede emperyalist mirasa sahip ülkelerce desteklen-mesi ve kışkırtılması noktasında istihbarat müdahalesi yapılıp yapılmadığını bilemiyoruz.
Obama AB’den daha dengeli
Eğer Batı özgürlükleri çiğneyenlere muamelede sabit bir yöntem izleseydi, reformculara destek vermek için yaptıkları doğru ve meşru görülebilirdi. Batı’nın dayanışma mekanizması Ortadoğu boyunca var olan entrikacı ve totaliter rejimlere karşı benzer bir etkinlikle hareket etseydi, İranlı reformcularla dayanışmasının gönüllü parçası olurduk. Batı Lübnan seçimine taraflardan birini destekleyerek müdahale etmeseydi, Filistin’de seçim sonucunu yok saymak için seferber olmasaydı, tek bir seçim yapmamış rejimlere arka çıkmasaydı, Molla rejimine karşı cihadında gönüllü olurduk. Batılı elçiler diktatör yöneticilerle ilişkilerinde kendi değerlerini göz ardı edişlerini meşrulaştırmaya çalışmasaydı, ‘kendi değerlerine ve ilkelerine tutunan’ Batı’ya duyduğumuz hayranlığı gösterecektik.
Brüksel’deki zirve, Batı’nın ‘demokrasi ve insan hakları’ masalını ciddiye alan bizleri utandırdı. Bana toplantı salonunda gösteri izni verilseydi ekranda salondakilerin Ortadoğu’ya yayılmış demokrasi, özgürlük ve insan hakları düşmanlarına yönelik övgü dolu sözlerinden kesitler sunardım... ‘Yeşil kadife devrimi’nin başarısı için birçok Batılı karar alma organını saran ajitasyon bataklığı içinde, sadece ABD başkanı daha dengeli bir tepki verdi. Büyük Avrupa başkentleriyse sınavı kaybetti.
(Ürdün gazetesi Düstur, 21 Haziran 2009)
UREYB EL RENTAVI
radikal
Batı İran’da demokrasinin, insan haklarının ve reformun yanında yer aldı. Molla rejimini şiddetle eleştirdi ve dini rehberin konuşmasından duyduğu hayal kırıklığını ifade etti. Tahran’da hayatını kaybeden kurbanlara üzüldü ve neredeyse onları Fransız şehitlerinin listesine katıyordu... Seçimlere hile karıştırılmasını uygun görmedi, rejimin gösteri yapan reformculara yönelik davranışıyla İran’ın Batı’yla ilişkileri arasında bağlantı kurdu. Tahran sokaklarında ayaklananların cesaretini övdü ve gelen haberleri ‘sevindirici’ buldu. Bütün medya araçlarını, sivil toplum örgütlerini ve hukuk kurumlarını İran’ın geçiş süreci için seferber etti. İran haberleri Batı’nın tek konusu oldu.
Avrupa Konseyi’nin zirve düzeyindeki toplantısı ‘vahşi baskılara’ karşı ‘uluslararası mahkeme’ye dönüştü. Protesto etmek, kınamak, açıklama istemek, endişe ifade etmek ve mesajlarının ulaştırmasını istemek için İran elçisini çağırmayan neredeyse tek bir Batılı dışişleri bakanlığı kalmadı. Bu arada İran ve bölge üzerindeki uydular BBC’nin hizmetine verildi ve ‘baskı gruplarının’ kararıyla Twitter’ın sitesinde bakım yapılması engellendi. Site bakımının sırası değildi; değişim araçlarının İran’daki reformcu ve değişim güçlerinin tasarrufuna hazır kalması daha önemliydi.
Batı, reformcuların başarısı için bütün yasal ve yasadışı, açık ve gizli araçları tüketti. Geriye sadece İran kıyılarına Normandiya Çıkartması’na benzer çıkartmalar veya ABD Başkanı Barack Obama’nın Kahire’de itiraf ettiği gibi Musaddık hükümetinin devrilmesine benzeyen komplolar kaldı. Maalesef şu an gizli ve yasadışı araçların kullanılıp kullanıl-madığına dair çok şey bilmiyoruz. Ayrılıkçı grupların özellikle de bölgede emperyalist mirasa sahip ülkelerce desteklen-mesi ve kışkırtılması noktasında istihbarat müdahalesi yapılıp yapılmadığını bilemiyoruz.
Obama AB’den daha dengeli
Eğer Batı özgürlükleri çiğneyenlere muamelede sabit bir yöntem izleseydi, reformculara destek vermek için yaptıkları doğru ve meşru görülebilirdi. Batı’nın dayanışma mekanizması Ortadoğu boyunca var olan entrikacı ve totaliter rejimlere karşı benzer bir etkinlikle hareket etseydi, İranlı reformcularla dayanışmasının gönüllü parçası olurduk. Batı Lübnan seçimine taraflardan birini destekleyerek müdahale etmeseydi, Filistin’de seçim sonucunu yok saymak için seferber olmasaydı, tek bir seçim yapmamış rejimlere arka çıkmasaydı, Molla rejimine karşı cihadında gönüllü olurduk. Batılı elçiler diktatör yöneticilerle ilişkilerinde kendi değerlerini göz ardı edişlerini meşrulaştırmaya çalışmasaydı, ‘kendi değerlerine ve ilkelerine tutunan’ Batı’ya duyduğumuz hayranlığı gösterecektik.
Brüksel’deki zirve, Batı’nın ‘demokrasi ve insan hakları’ masalını ciddiye alan bizleri utandırdı. Bana toplantı salonunda gösteri izni verilseydi ekranda salondakilerin Ortadoğu’ya yayılmış demokrasi, özgürlük ve insan hakları düşmanlarına yönelik övgü dolu sözlerinden kesitler sunardım... ‘Yeşil kadife devrimi’nin başarısı için birçok Batılı karar alma organını saran ajitasyon bataklığı içinde, sadece ABD başkanı daha dengeli bir tepki verdi. Büyük Avrupa başkentleriyse sınavı kaybetti.
(Ürdün gazetesi Düstur, 21 Haziran 2009)
UREYB EL RENTAVI
radikal
George Orwell
George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur Blair (25 Haziran 1903 – 21 Ocak 1950), 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır.
Orwell'ın hayatı, sonradan yazılarını etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Eton Koleji'nden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma'da bulunmuş; kısa süreliğine adanın polis teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur.
Gençlik döneminde Fransa'da bulunmuş, türlü mesleklerde çalışmış, para sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.
İlk yapıtları
Orwell'ın ilk romanı, otobiyografik olup olmadığı halen tartışma konusu olan Paris ve Londra'da Beş Parasız dır. 1933 yılında yayınlanmış olan bu eserde olaylar, ismi asla zikredilmeyen bir karakterin ağzından aktarılmaktadır. Eserin kahramanı Paris'te İngilizce kursu vermek üzere bulunan, öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adamdır. Günler boyunca açlık çeken, sokakta sabahlayan, sonunda önce otel mutfağında, ardından da bir restoranın bulaşıkhanesinde iş bulan baş karakter, sonunda zihinsel engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenerek Londra'ya gider.
Ne var ki talihsizlik ve yokluk, burada da peşini bırakmaz. İşvereni olan ailenin tatile çıktığını öğrenir, onların dönüşünü yersiz yurtsuz bir serseri olarak, yollarda aç bilaç taban teperek, güçsüzlere ayrılmış yatakhanelerde sabahlayarak geçirmeye zorlanır.
Avrupa'nın iki büyük başkentini toplumun en alt basamağındaki bir kişinin gözünden betimleyen eserden sonra Burma Günleri (1934) ve pek fazla beğenilmeyen Papazın Kızı (1935) gelir.
Orwell'ın edebi hayatındaki ikinci kilometre taşı, daha sonra kaleme alacağı Daralma ile pek çok ortak noktası bulunan Keep the Aspidistra Flying (Zambak Solmasın) adlı romandır. Orwell bu eserde kendisinin de bir parçası olduğu, dar gelirli ortadireğin yaşantısına ayna tutar; bu sınıfa mensup olanların hayatını adım adım kurutup manasızlaştıran, umutlarını ve hayallerini teker teker öldüren geçim derdine ve tekdüzeliğe isyan eder.
1937 yılında Orwell maden işçilerinin hayatına dair bir araştırma olan Wigan Pier Yolu nu kaleme alır. Ne var ki yazıları, bu tarihten sonra bir süreliğine kesintiye uğrayacaktır; çünkü güneyde, İspanya'da savaş davulları çalınmaya başlanmıştır.
İspanya İç Savaşı ve Orwell
Orwell, İspanya'da darbe girişiminde bulunan, Hitler ile Mussolini'nin de desteğini alan Franco'ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider. Savaşa dair anılarını daha sonra Katalonya'ya Selam adlı eserinde aktaracaktır.
Orwell gördükleri karşısında çok etkilenir: Darbecilerle çatışan devrimci organizasyonlar, özellikle de sosyalistler ve anarko-sosyalistler İspanya'da yepyeni bir düzen kurmuş gibidir. Fuhuş ortadan kaldırılmış, dilenciler sokaklardan çekilmiştir. Piyasadaki pek çok mal ihtiyaç sahiplerine parasız dağıtılmaktadır. Yeni sistem sosyal hayatın her detayını etkilemektedir: Artık hiç kimse senyör gibi, karşıdaki kişinin üstün olduğunu ima eden sözcükleri telaffuz etmemektedir ve bahşiş bırakmak yasaktır.
Orwell cepheye gider, bir keskin nişancının attığı mermiyle gırtlağından vurulur. Ölümden kılpayı kurtularak cephe gerisine gönderilir ve İspanya'ya ilk geldiğinde gördüğü düzenin tamamen ortadan kaldırılmış olduğuna tanık olur. Kanaatine göre bu durum sadece İspanyol burjuvazisinin değil, Avrupa'da zamansız bir devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan Stalin'in de eseridir.
Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ile yakın bağları bulunan İspanyol Komünist Partisi bir siyasi temizlik hareketine girişir. P.O.U.M (Marxist Birlik Partisi) yasadışı ilan edilir, yabancı uyruklu çoğu asker silah arkadaşlarınca tutuklanır veya -Orwell gibi-ülkeyi terketmek zorunda kalır.
Aspidistra
1930'lar İngilteresinde 'sınıf atlama özlemini'ni bir kara mizah ile eleştirmektedir. Aspidistra, sınıf atlama özentisi içindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklam ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın beklenmedik sonunu yine sevgilisi yaratmaktadır.
Hayvan Çiftliği
İspanya'daki "ihanete uğramış devrim" tablosu Orwell'ı derinden sarmıştır. Ancak en meşhur yapıtları olan Hayvanlar Çiftliği'nin ve 1984'ün sırf Stalin'i yermek için kaleme alındığını iddia etmek mevzuyu haddinden fazla basitleştirmek olacaktır. Orwell yazarlığa başladığı günlerdeki çizgisinden sapmış değildir: Nasıl ki ilk eserleri kendi tecrübelerinden izler taşıyor, ancak her toplumu ve çağı ilgilendiren meseleleri de işliyorsa savaş sonrası yapıtları da yalnızca Franco'nun, Hitler'in, Stalin'in dünyasını değil, bu 'despot'ları yaratan hırsları ve budalalığı da taşlamaktadır.
Hayvanlar Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten gına getirerek zalim sahiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikâyesidir. Karakterler son derece sade ve güçlüdür: Kinik eşek Benjamin, fedakar at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta serçeleri tüm hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir.
Hayvan, çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; el sahibi olmadıkları halde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir değirmen inşa etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri, yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkumdur.
Son yılları [değiştir]Orwell'ın ömrü, henüz kırk altı yaşındayken noktalanmıştır. Hayvan Çiftliğinden sonra geniş çaplı bir üne kavuşsa ve maddi sıkıntıları sona erse de yoksulluk günlerinde tutulduğu tüberküloz hastalığı, hayatının son döneminin büyük bölümünü hastanelerde geçirmesine yol açmıştır.
II. Dünya Savaşı boyunca Observer gazetesinde çalışmıştır. 1945 yılında eşini başarısız bir ameliyat sonrasında kaybetmiş, ölümünden kısa bir süre önce yeniden evlenmiştir.
21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş, ardında on adet kitap ve sayısız makale bırakmıştır.
Kitapları
Paris ve Londra'da Beş Parasız
Burma Günleri
Papazın Kızı
Zambak Solmasın
Wigan İskelesi Yolu
Katalonya'ya Selam
Aspidistra
Daralma
Hayvan Çiftliği
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Orwell'ın hayatı, sonradan yazılarını etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Eton Koleji'nden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma'da bulunmuş; kısa süreliğine adanın polis teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur.
Gençlik döneminde Fransa'da bulunmuş, türlü mesleklerde çalışmış, para sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.
İlk yapıtları
Orwell'ın ilk romanı, otobiyografik olup olmadığı halen tartışma konusu olan Paris ve Londra'da Beş Parasız dır. 1933 yılında yayınlanmış olan bu eserde olaylar, ismi asla zikredilmeyen bir karakterin ağzından aktarılmaktadır. Eserin kahramanı Paris'te İngilizce kursu vermek üzere bulunan, öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adamdır. Günler boyunca açlık çeken, sokakta sabahlayan, sonunda önce otel mutfağında, ardından da bir restoranın bulaşıkhanesinde iş bulan baş karakter, sonunda zihinsel engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenerek Londra'ya gider.
Ne var ki talihsizlik ve yokluk, burada da peşini bırakmaz. İşvereni olan ailenin tatile çıktığını öğrenir, onların dönüşünü yersiz yurtsuz bir serseri olarak, yollarda aç bilaç taban teperek, güçsüzlere ayrılmış yatakhanelerde sabahlayarak geçirmeye zorlanır.
Avrupa'nın iki büyük başkentini toplumun en alt basamağındaki bir kişinin gözünden betimleyen eserden sonra Burma Günleri (1934) ve pek fazla beğenilmeyen Papazın Kızı (1935) gelir.
Orwell'ın edebi hayatındaki ikinci kilometre taşı, daha sonra kaleme alacağı Daralma ile pek çok ortak noktası bulunan Keep the Aspidistra Flying (Zambak Solmasın) adlı romandır. Orwell bu eserde kendisinin de bir parçası olduğu, dar gelirli ortadireğin yaşantısına ayna tutar; bu sınıfa mensup olanların hayatını adım adım kurutup manasızlaştıran, umutlarını ve hayallerini teker teker öldüren geçim derdine ve tekdüzeliğe isyan eder.
1937 yılında Orwell maden işçilerinin hayatına dair bir araştırma olan Wigan Pier Yolu nu kaleme alır. Ne var ki yazıları, bu tarihten sonra bir süreliğine kesintiye uğrayacaktır; çünkü güneyde, İspanya'da savaş davulları çalınmaya başlanmıştır.
İspanya İç Savaşı ve Orwell
Orwell, İspanya'da darbe girişiminde bulunan, Hitler ile Mussolini'nin de desteğini alan Franco'ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider. Savaşa dair anılarını daha sonra Katalonya'ya Selam adlı eserinde aktaracaktır.
Orwell gördükleri karşısında çok etkilenir: Darbecilerle çatışan devrimci organizasyonlar, özellikle de sosyalistler ve anarko-sosyalistler İspanya'da yepyeni bir düzen kurmuş gibidir. Fuhuş ortadan kaldırılmış, dilenciler sokaklardan çekilmiştir. Piyasadaki pek çok mal ihtiyaç sahiplerine parasız dağıtılmaktadır. Yeni sistem sosyal hayatın her detayını etkilemektedir: Artık hiç kimse senyör gibi, karşıdaki kişinin üstün olduğunu ima eden sözcükleri telaffuz etmemektedir ve bahşiş bırakmak yasaktır.
Orwell cepheye gider, bir keskin nişancının attığı mermiyle gırtlağından vurulur. Ölümden kılpayı kurtularak cephe gerisine gönderilir ve İspanya'ya ilk geldiğinde gördüğü düzenin tamamen ortadan kaldırılmış olduğuna tanık olur. Kanaatine göre bu durum sadece İspanyol burjuvazisinin değil, Avrupa'da zamansız bir devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan Stalin'in de eseridir.
Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ile yakın bağları bulunan İspanyol Komünist Partisi bir siyasi temizlik hareketine girişir. P.O.U.M (Marxist Birlik Partisi) yasadışı ilan edilir, yabancı uyruklu çoğu asker silah arkadaşlarınca tutuklanır veya -Orwell gibi-ülkeyi terketmek zorunda kalır.
Aspidistra
1930'lar İngilteresinde 'sınıf atlama özlemini'ni bir kara mizah ile eleştirmektedir. Aspidistra, sınıf atlama özentisi içindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklam ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın beklenmedik sonunu yine sevgilisi yaratmaktadır.
Hayvan Çiftliği
İspanya'daki "ihanete uğramış devrim" tablosu Orwell'ı derinden sarmıştır. Ancak en meşhur yapıtları olan Hayvanlar Çiftliği'nin ve 1984'ün sırf Stalin'i yermek için kaleme alındığını iddia etmek mevzuyu haddinden fazla basitleştirmek olacaktır. Orwell yazarlığa başladığı günlerdeki çizgisinden sapmış değildir: Nasıl ki ilk eserleri kendi tecrübelerinden izler taşıyor, ancak her toplumu ve çağı ilgilendiren meseleleri de işliyorsa savaş sonrası yapıtları da yalnızca Franco'nun, Hitler'in, Stalin'in dünyasını değil, bu 'despot'ları yaratan hırsları ve budalalığı da taşlamaktadır.
Hayvanlar Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten gına getirerek zalim sahiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikâyesidir. Karakterler son derece sade ve güçlüdür: Kinik eşek Benjamin, fedakar at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta serçeleri tüm hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir.
Hayvan, çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; el sahibi olmadıkları halde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir değirmen inşa etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri, yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkumdur.
Son yılları [değiştir]Orwell'ın ömrü, henüz kırk altı yaşındayken noktalanmıştır. Hayvan Çiftliğinden sonra geniş çaplı bir üne kavuşsa ve maddi sıkıntıları sona erse de yoksulluk günlerinde tutulduğu tüberküloz hastalığı, hayatının son döneminin büyük bölümünü hastanelerde geçirmesine yol açmıştır.
II. Dünya Savaşı boyunca Observer gazetesinde çalışmıştır. 1945 yılında eşini başarısız bir ameliyat sonrasında kaybetmiş, ölümünden kısa bir süre önce yeniden evlenmiştir.
21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş, ardında on adet kitap ve sayısız makale bırakmıştır.
Kitapları
Paris ve Londra'da Beş Parasız
Burma Günleri
Papazın Kızı
Zambak Solmasın
Wigan İskelesi Yolu
Katalonya'ya Selam
Aspidistra
Daralma
Hayvan Çiftliği
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
George Orwell
Can Yayınları /
"Çok genç yaşta bile gözüpek ve yürekli biri olan George Orwell (1903-1950) önce döneminin ve ülkesinin toplumsal düzenine karşı çıktı. Büyük Rus devrimine inandı. Troçki'ye hayrandı. Ancak, İspanya içsavaşı sırasında Stalinistlerin Troçkistlere karşı tutumu, umutlarını yıktı. Bu durum ve yakalandığı hastalık, George Orwell'i Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ün mutlak umutsuzluğuna sürükledi. Orwell, yapısal olarak karamsar, ya da siyaset tutkunu biri değildi. İlgi alanları çok genişti. Daha az acılı bir dönemde yaşasaydı, yaşamaktan mutluluk duyardı. Ama çağımıza siyaset egemendir. Orwell, yaşadığı sürece gerçeklere bağlı kalmış ve öğrenmekten, en acı dersleri bile öğrenmekten vazgeçmemiştir. Ama umudunu yitirmiştir. "Orwell"in çağımızın peygamberi olmasını engelleyen de bu olmuştur. Dünyanın bugünkü durumunda umutla gerçeği birleştirmek olanaksızdır. Durum buysa, tüm peygamberler yalancı peygamberlerdir. Orwell gibi kişiler, bence günümüz dünyasında gerekli olanın yarısını, ama ancak yarısını ortaya koymuşlardır. Öteki yarıyı hala aramaktayız".
Bertrand Russel
George Orwell
Can Yayınları /
"Çok genç yaşta bile gözüpek ve yürekli biri olan George Orwell (1903-1950) önce döneminin ve ülkesinin toplumsal düzenine karşı çıktı. Büyük Rus devrimine inandı. Troçki'ye hayrandı. Ancak, İspanya içsavaşı sırasında Stalinistlerin Troçkistlere karşı tutumu, umutlarını yıktı. Bu durum ve yakalandığı hastalık, George Orwell'i Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ün mutlak umutsuzluğuna sürükledi. Orwell, yapısal olarak karamsar, ya da siyaset tutkunu biri değildi. İlgi alanları çok genişti. Daha az acılı bir dönemde yaşasaydı, yaşamaktan mutluluk duyardı. Ama çağımıza siyaset egemendir. Orwell, yaşadığı sürece gerçeklere bağlı kalmış ve öğrenmekten, en acı dersleri bile öğrenmekten vazgeçmemiştir. Ama umudunu yitirmiştir. "Orwell"in çağımızın peygamberi olmasını engelleyen de bu olmuştur. Dünyanın bugünkü durumunda umutla gerçeği birleştirmek olanaksızdır. Durum buysa, tüm peygamberler yalancı peygamberlerdir. Orwell gibi kişiler, bence günümüz dünyasında gerekli olanın yarısını, ama ancak yarısını ortaya koymuşlardır. Öteki yarıyı hala aramaktayız".
Bertrand Russel
Türkiye’de Basının Gelişimi ve Sorunları
Türkiye’de Basının Gelişimi ve Sorunları
Türkiye’de Basının Gelişimi ve Sorunları adlı yapıt, İÜ İletişim Fakültesi yayınlarından çıkmış bir çalışma. Kitapta, Türkiye’de yazılı basının gelişiminde kat edilen mesafede geçilen önemli kilometre taşları sahne arkası olaylarıyla verilirken, diğer yandan da o döneme ait siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel olaylara da eleştirel bazı yaklaşımlar getiriliyor. Genel akış sıralaması açısından ele alındığında kitabın kronolojik bir düzen içinde tarihsel gelişme ve olayları ele aldığı görülmekte. Yapıtın birinci bölümünde, gazetenin tarihçesi kısaca ele alınırken, Osmanlı İmparatorluğu ile Batı’daki gazetecilik faaliyetleri nitelik ve nicelik açısından karşılaştırılarak saptamalar yapılmış. İkinci bölümde ele alınan konular, Cumhuriyet dönemindeki olayları kapsıyor ve bu dönemde toplumsal olaylar üzerinde etkin olmuş önemli gelişmeler burada irdeleniyor. Ayrıca bu bölümde, söz konusu gelişmelerin basın ve gazeteciler üzerindeki etkileri de önemli ve ilginç yönleriyle değerlendiriliyor. Üçüncü bölümde, günümüz Türkiye’sinde gazetecilerin yaşamış oldukları mesleki sorunların yanı sıra, ülkemizde gazeteci kimliğinin tanımlanmasında yaşanan bazı yasal zorluklar ve bunun yansımaları ele alınıyor. Yapıtın diğer bir özelliği ise, Türk basın tarihi konusunda araştırma yapacak olanlara, bu konuda yazılmış önemli eserleri içeren bir kaynakça sunması. Son olarak belirtmek gerekirse, akıcı bir anlatım dili ile açık ifadelerin kullanıldığı bu yapıt okuyucuya ülkemizde tarihsel süreçte gelişen bazı olayları farklı açılardan değerlendirme fırsatı ve perspektifini de veren yararlı bir kaynak.
• Murat Özgen, Türkiye’de Basının Gelişimi ve Sorunları, İÜ İletişim Fakültesi Yayınları, İstanbul, 2000,
Türkiye’de Basının Gelişimi ve Sorunları adlı yapıt, İÜ İletişim Fakültesi yayınlarından çıkmış bir çalışma. Kitapta, Türkiye’de yazılı basının gelişiminde kat edilen mesafede geçilen önemli kilometre taşları sahne arkası olaylarıyla verilirken, diğer yandan da o döneme ait siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel olaylara da eleştirel bazı yaklaşımlar getiriliyor. Genel akış sıralaması açısından ele alındığında kitabın kronolojik bir düzen içinde tarihsel gelişme ve olayları ele aldığı görülmekte. Yapıtın birinci bölümünde, gazetenin tarihçesi kısaca ele alınırken, Osmanlı İmparatorluğu ile Batı’daki gazetecilik faaliyetleri nitelik ve nicelik açısından karşılaştırılarak saptamalar yapılmış. İkinci bölümde ele alınan konular, Cumhuriyet dönemindeki olayları kapsıyor ve bu dönemde toplumsal olaylar üzerinde etkin olmuş önemli gelişmeler burada irdeleniyor. Ayrıca bu bölümde, söz konusu gelişmelerin basın ve gazeteciler üzerindeki etkileri de önemli ve ilginç yönleriyle değerlendiriliyor. Üçüncü bölümde, günümüz Türkiye’sinde gazetecilerin yaşamış oldukları mesleki sorunların yanı sıra, ülkemizde gazeteci kimliğinin tanımlanmasında yaşanan bazı yasal zorluklar ve bunun yansımaları ele alınıyor. Yapıtın diğer bir özelliği ise, Türk basın tarihi konusunda araştırma yapacak olanlara, bu konuda yazılmış önemli eserleri içeren bir kaynakça sunması. Son olarak belirtmek gerekirse, akıcı bir anlatım dili ile açık ifadelerin kullanıldığı bu yapıt okuyucuya ülkemizde tarihsel süreçte gelişen bazı olayları farklı açılardan değerlendirme fırsatı ve perspektifini de veren yararlı bir kaynak.
• Murat Özgen, Türkiye’de Basının Gelişimi ve Sorunları, İÜ İletişim Fakültesi Yayınları, İstanbul, 2000,
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)