televizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
televizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2009 Cuma

Susam Sokağı 40 yaşında


Türkiye'de 1980'li ve 1990'lı yıllarda yayımlanan çocuk programı Susam Sokağı, 40. yaşını dolduruyor.

İlk kez 1969'da ekranlara gelen ABD yapımı program, 10 Kasımda 40. yaşını geride bırakacak.

Joan Ganz Cooney ve Ralph Rogers tarafından kurulan, kar amacı gütmeyen "Sesame Workshop" kuruluşu ya da resmi adıyla Children's Television Workshop'un yaptığı program, 40 yılda birçok nesle okumayı, sayı saymayı öğretti ve "çeşitlilik" mesajı verdi. Program 140'dan fazla ülkede yayımlandı ve 100 kadar ödülü kucakladı.
Bir mahalle ortamında geçen, gerçek ve kukla karakterlerinden oluşan program, 40. yılını kutlamak için bu yıl, ABD Başkanı Barack Obama'nın eşi Michelle Obama'yı konuk edecek. First Lady, çocukları sağlıklı yiyeceklerle beslenmeye teşvik edecek.

Susam Sokağı'nın yayımlanmasının yıl dönümü dolayısıyla arama motoru Google da logosunu Susam Sokağı'nın sürekli didişen kukla karakterleri "Edi ve Büdü" olarak değiştirdi.

Dün de Google Kanada 'Susam Sokağı'nın 40. yaşını kutladı

5 Kasım 2009 Perşembe

Televizyon nedir? Televizyon tarihi

Televizyon sözcüğü “uzak” anlamındaki Yunanca tele ve görme anlamındaki Latince visio sözcüklerinden gelmektedir. Buna göre, televizyonun sözcük anlamı “uzaktakini görmedir.

Televizyon yayını ses ve görüntünün elektromanyetik dalgalarla bir yayın biriminden verici antenine, buradan da alıcı cihaz olan televizyona iletilmesi işlevidir.

Televizyon ile ilgili olarak ilk buluş İrlandalı bir telgrafçı olan Andrev May tarafından 1873 yılında yapılmıştır.

May’dan on yıl sonra Alman bilim adamı Paul Mipkov, bir resim dönerken tarayabilen “döner disk” adlı aracı geliştirdi.

Bu buluşlara eklenen gelişmelerin ardından ilk düzenli televizyon yayını 1936da İngiltere’de başlamıştır.

Londra’da Alexandra Palacede kurulan televizyon stüdyosundan yapılan bu ilk yayın büyük ilgi uyandırdı.

İngiltere’den sonra düzenli televizyon yayınlarını başlatan ikinci ülke 1939 da Amerika Birleşik Devletleri ve Üçüncü ülke 1939 da Sovyetler Birliği olmuştur. Türkiye’de ise ilk düzenli televizyon yayını 31 Ocak 1968 yılında başlamıştır.

İlk düzenli yayının İngiltere’de başlamasından itibaren televizyonun tarihsel gelişimi dört aşamada incelenebilir.
Birinci devre 1936-1945 deneme ya da başlangıç devresi
Bu devrede televizyon birkaç ülkede, örneğin İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerinde yayına geçebilmiş, 2. Dünya Savaşı ise bu gelişmeyi önlemiştir.

İkinci devrede 1945-1960 gelişme ya da olgunluk devresi
Televizyonun hemen hemen tüm dünyada yayılmaya, benimsenmeye başlandığı dönem.

Üçüncü devre 1960- 1980 altın çağ devresi
Bu devre televizyonun teknik olarak gelişmesinde önemli adımlar atılmış, renkli televizyon yayınları başlamış, yayın türleri artmış, radyo linkleri ile tüm ülkeyi televizyon yayınları kapsamıştır.

Dördüncü devre 1980 sonrası Uydu çağı, iletişim teknolojisindeki gelişim sonucu, uydu yolu iletişimde bulunulması, televizyon yayınlarının da bu yolla yapılmasına olanak sağlamış, sınır ötesi yayınlar başlamıştır.

1968 de Ankara’da küçük bir stüdyoda başlayan yayınlar 1972’den itibaren tüm Türkiye’ye yayılmaya başlanmıştır.

Türkiye’de televizyon yayınları 1980 sonrasında ülke nüfusunun yüzde 91’ine, alan olarak yüzde 80’nine ulaştırılmıştır.

1956 yılından itibaren Amerikanın öncülüğünde renkli televizyon yayınları başlamıştır. NTSC yayın sistemi olarak adlandırılan bu sistemden sonra Fransızlar 1958 yılında SECAM’I, 1963 yılında da Almanlar PAL sistemini keşfetmiş ve kullanmaya başlanmıştır.

1982-83 yılları arasında deneme yayını yapan TRT, 1 Temmuz 1984 tarihinde tüm olarak renkli televizyon yayınına geçmiştir. Kablolu televizyon yayınını da, 26 Aralık 1988 tarihinde PTT tarafından ilk kez Ankara’da gerçekleştirildi.

TV1in ardından 1986 da ikinci kanal yayını TV2 başlamıştır. Sonrasında 1989 da TV3 ve TV GAP, 1990 da TRT INT ve TV4 yayına başlamıştır.

Televizyon yayıncılığında 1990’lara kadar TRT tekeli devam etmiştir. Turgut Özal’ın Başbakan olması sonrası ülkede esen değişim rüzgarında Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Rumeli Holding tarafından Almanya’da kurulan Magıc Box şirketi ile Magıc Box Star 1 Kanalı kuruldu.
Magıc Box Star 1 den sonra sırasıyla 1992 de Teleon, Show TV, Kanal 6 HBB ve Flash TV kuruldu.1993’te yayın hayatına başlayan Sabah grubunun ATV’si Amerikan televizyonları yayın akışını temel alan yayınlar yapmaya başladı.

1993 yılının Aralık ayında Milliyet grubu ile Doğuş grubu ortak kanalı Kanal D ekranlara yerleşmiştir. 22 Nisan 1993te İhlas Holding TGRT, Zaman Gazetesinin grubu da Samanyolu TV’yi kurdular.

Bu oluşumla birlikte Türkiye ilk şifreli ve paralı televizyon kanalı Cine 5’ler Mart 1993’te tanıştı. İşadamı ve Siyasetçi Cavit Çağlar 1996 yılında NTV’ yi Türkiye’nin ilk haber kanalı olarak kurdu. NTV, 12 Aralık 1998’de el değiştirerek Doğuş Holdinge geçti.

CNN Internatıonal ve Doğan Holding 1999 yılında NTV ye karşı CNN Türk televizyonu yayın hayatına başladı. Son dönemde SKY Türk, CNBC-e ve Habertürk televizyonları kuruldu.

kenan evren duman
kaynakça:Aziz Aysel , Elektronik Yayıncılıkta Temel Bilgiler,

30 Temmuz 2009 Perşembe

Saba Tümer


Saba Tümer son dönemin en başarılı televizyoncularından biri. Samimiyeti ve duruşu ile her işin altından başarı ile çıkıyor. Tümer yeni dönemde kanal değişikliğine gitti ve CNN Türk ile anlaştı. Tümer hayranlarıyla CNN TÜRK ekranında yeni yayın döneminde buluşacak.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Tam Ekran

Tam Ekran
Jean Baudrillard

Yapı Kredi Yayınları / Cogito Dizisi

Video, etkileşimli ekran, mültimedya, Internet, sanal gerçeklik: Karşılıklı etkileşim bizi her yandan tehdit ediyor. Her yerde mesafeler birbirine karışıyor, her yerde mesafe ortadan kaldırılıyor: Cinsiyetler arasında, zıt kutuplar arasında, sahneyle salon arasında, eylemin başkahramanları arasında, özneyle nesne arasında, gerçekle gerçeğin sureti arasında bir mesafe yok artık. Bu kavram kargaşası, zıt kutupların bu çatışması, olası değer yargısının artık hiçbir yerde olmadığını ortaya koyuyor: Ne sanatta, ne ahlakta, ne politikada.
Jean Baudrillard Tam Ekran'da gerçeğinin yerini almaya başlayan sanal dünyanın günümüz yaşantısına, politikasına, ekonomisine ne yönde etki ettiğini artık Türk okuruna da yabancı olmayan biçemiyle irdeliyor.

26 Ağustos 2008 Salı

The Wire

Pek çok siyasi mesele dışında, ABD'nin Demokrat partili iki başkan adayı Hillary Clinton ve Barack Obama'yı birbirinden ayıran bir farklılık vardı: Clinton'ın en çok sevdiği televizyon dizisi Desperate Housewives, Obama'nınki ise çok daha az bilinen The Wire'dı. Ancak seyirci sayısının az olması, The Wire'ın gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizisi olarak anılmasına engel değil... DiziMax'de sessiz sedasız hafta içi her gece 01.00'de gösterilen The Wire, aslında ABD dışında geç keşfedilen bir dizi. Terörle mücadele eden ajanların dünyasını anlatan 24 dizisi 2001 yılında, bindikleri uçak bir adaya düşen bir grup insanın hikâyesi üzerine kurulu Lost ise 2004'te başlamış ve dünya çapında hemen kendilerine milyonlarca seyirci bulmuşlardı. Geçtiğimiz mart ayında sona eren The Wire ise Avrupa'da hak ettiği ilgiyi yeni yeni görmeye başladı. Türkiye'de ise maalesef henüz çok az biliniyor.

ROMANCILARIN ESERİ
Bu durum dizinin ruhuna da aslında çok uygun. Son teknoloji ürünü cihazlar, gürültülü müzikler ve süper güzel oyuncular yerine The Wire'da cep telefonu dahi kullanmayı bilmeyen karakterler, hırsızlık yapmaktan geri durmayan polisler, bir telefonu dinleyebilmek için daktiloyla dilekçe yazan ve devlet dairelerinde koşuşturan dedektifler var. ABD'nin en önemli liman kentlerinden Baltimore'da geçen dizinin hiçbir sahnesinde (eğer ortamda biri dinlemiyorsa) müzik kullanılmıyor. Her bölüm yaklaşık 50 dakika sürüyor ve bu süre içinde pek az takip, bombalama veya duygusal tatmin sahnesi seyrediyoruz. Bunlar yerine The Wire bize farklı mesleklerde çalışan karakterlerin gündelik hayatını bütün incelikleriyle sunuyor. Bir grup Baltimore'lu polis, şehrin en büyük uyuşturucu çetelerinden birini çökertmek için bir araya geliyor ve özel bir izinle tuttukları ufak dairede dinleme cihazları da kullanarak uyuşturucu trafiğinin nasıl gerçekleştiğini çözmeye çalışıyor. Ama bunun için sabırlı olmaları gerekiyor, çünkü şebekenin bir numarasını yakalamak için uzun süre kimseyi tutuklamamak, bunun yerine bütün bağlantılar ortaya çıkana kadar beklemek şart. Dizide bir yandan polislerin hayatını izlerken, bir yandan da bütün tuhaflıkları, ritüelleri ve kendilerine özgü ahlaklarıyla yaşayan uyuşturucu satıcılarının hayatına tanıklık ediyoruz. The Wire'ın ikinci sezonunda olaylar şehrin liman işçileri üzerine odaklanıyor: Stelios Kazantzidis'in Efyge Efyge şarkısıyla biten bu sezonda (Kazantzidis hakkında bilgi için bkz. 8. sayfada Nuh Köklü'nün yazısı) iki Yunanlının öncülük ettiği ve Baltimore'a yabancı ülkelerden kaçak ürünler ve insan sokan bir şebekenin yaptıkları anlatılıyor, üçüncü sezon politika, dördüncü sezon okul sistemi ve beşinci sezon ise medya dünyasında geçiyordu. Her yeni sezonla The Wire, Baltimore şehrinin bilmediğimiz bir yanını gösteriyor, şehrin büyük bir resmini çizerek sona eriyordu. Dizinin başarısı biraz da hayatını Hollywood'dan uzakta geçirmiş kişiler tarafından yaratılmış olmasından geliyor. Pek çoğu az tanınmış kişilerden oluşan oyuncu kadrosu bu diziyle tanındı. The Wire'ın yaratıcısı David Simon, yıllar boyunca gazetecilik yapmış bir isim. Sokaklarda iş yapan suçluların hikâyesini anlattığı Homicide ve The Corner kitapları dizi haline getirilen Simon, iki kitap için de birer yıl boyunca Baltimore polisinin cinayet masası ve uyuşturucuyla mücadele birimlerinin yaptıklarına tanıklık etmiş. The Corner'ı birlikte yazdığı ve The Wire'ın ikinci önemli ismi olan Ed Burns ise zaten Baltimore Emniyeti'nde çalışan bir polismiş. Yedi yıl boyunca öğretmenlik de yapan Burns, bu iki deneyimini diziye aktarmış. Clockers'ın yazarı Richard Price, Mystic River'ın yaratıcısı Dennis Lehane ve The Night Gardener'a imza atan George Pelecanos, dizinin diğer yazarları.

RADİKAL GERÇEKÇİLİK
Barack Obama The Wire'da en çok eşcinsel uyuşturucu taciri Omar Little karakterini seviyormuş. Dizide ayrıca sık sık kafa çekip dibe vuran dedektif McNulty, kendini iktisat ilkeleri öğrenmeye ve adam öldürmeye adamış Stringer Bell ve muhbir Bubbles gibi pek çok ilginç karakter var. Ed Burns ve David Simon daha sonra, HBO kanalında gösterilen ve işgalci Amerikan güçleriyle birlikte Bağdat'a 'iliştirilmiş gazeteci' olarak giden bir Rolling Stone muhabirinin kitabından uyarladıkları; ABD askerlerini South Park'la büyümüş eğlenceli, tatlı cinayet makineleri olarak gösteren Generation Kill dizisinin yapımcılığını üstlendi. Son bölümü ABD'de yarın gösterilecek dizinin ardından ne yapacakları ise merakla bekleniyor. Henüz ülkemizde gösterilmeyen Generation Kill, gerçekçilik konusunda ikilinin daha radikal davranmaya eğilimli olduğunun bir kanıtı. Ama jeneriğindeki şarkı şu ahlaki sözlerle başlayan The Wire gibi bir diziyi kimsenin, bu arada onların da bir daha yaratamayacakları kesin: "When you walk through the garden, / You gotta watch your back / Well I beg your pardon / Walk the straight and narrow track / If you walk with Jesus / He's gonna save your soul / You gotta keep the devil / Way down in the hole..." ("Bahçeyi geçerken / Arkanı kolla derim sana / En düz ve dar yolu seçsen iyi edersin / Ve İsa'yla yürü iyisi mi / Ruhunu da kurtarmış olursun hem / Ama sen asıl şeytanı uzak tut kendinden / Bulunduğu delikten çıkmasın dışarı...")
KAYNAK:SABAH

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Türk televizyon Tarihi Ömer Serim

Doktora çalışmam televizyon konusunda olduğu için İtalya'ya gitmeden alıp uçakta başladığım bir kitaptı. Sürükleyici,hoşbir dille yazılmış bir çalışma..Tüm iletişim araştırmacılarının, öğrencilerinin evinde olması gerekir. 80 lere 90 lara özlemle yakın tarihe dikkatle bakmak için derlenmiş.
KENAN EVREN DUMAN


Türk Televizyon Tarihi
Ömer Serim

Epsilon Yayınevi Etiket: 25,00 YTL
NetKitap Ederi: 20,00 YTL


1970'lerde evlerimize konuk olmaya başlayan televizyon, hayatımızda yarattığı değişimle Türkiye'de televizyon öncesi ve sonrası diye ayrılabilecek yeni bir dönemin kapılarını açtı. 54 yıl önce ilk kez İstanbul Teknik Üniversitesi stüdyolarında başlayan TV yayıncılığı, TRT ve daha sonraları da özel televizyonların katılımlarıyla yaşamımızın vazgeçilmez unsuru oldu. Ömer Serim'in Türk Televizyon Tarihi'ni anlattığı bu kitap, iyisiyle kötüsüyle televizyon yayıncılığı hakkında bilgi edinmek isteyenlere zengin bir kaynak sunuyor.

15 Ağustos 2008 Cuma

George Gerbner

Profesör George Gerbner, Temple Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. Pennsylvania Üniversitesi bünyesindeki Annenberg İletişim Okulunun eski dekanı olan Gerbner, 1967’den bu yana, prime-time televizyon programları üzerine gözlemler ve analizler yapan Kültürel Göstergeler Projesi’nin (Cultural Indicators Project) müdürü, Kültürel Çevre Hareketi’nin (Cultural Environment Movement) kurucusu ve başkanıdır. Gerbner, medya endüstrilerinin gittikçe tekelci hale gelen yapıları üzerine yürüttüğü çalışmalarla, bu alanda tam bir otorite haline gelmiştir.

Gerbner, başlattığı Kültürel Göstergeler Projesi ile iletişim çalışmalarına çok önemli katkılarda bulunmuştur. 1967’den beri devam eden bu proje çerçevesinde, görsel-işitsel medyanın kültürel çevremizi nasıl etkilediğini ve şekillendirdiğini anlamaya ve eleştirmeye yönelik çalışmalar yürütülmektedir. Örneğin Gerbner’e göre medyada sürekli olarak cinsellik ve şiddete dayalı programlar üretilmektedir (Sahil Güvenlik, Zeyna, Herkül vs) çünkü bu konular diyalogdan çok imaja dayanmaktadırlar ve dünyanın her yerinde anlaşılabilir niteliktedirler. Gerbner, imaja dayalı programların üretilme nedenini, bu türden yapımların yabancı televizyonlara kolayca pazarlanabilmesi ile açıklamaktadır. 1996’da Gerbner birkaç kişiyle bir araya gelip ‘Kültürel Çevre Hareket’ini başlatmıştır. Bu girişimle amaçlanan, yurttaşlara sadece tüketerek yurttaş olunamayacağını anlatmak ve zihinleri çevreleyen kültür endüstrilerine karşı yurttaşları harekete geçirmektir.

George Gerbner C.V.: http://myprofile.cos.com/GERBNER

Genel Kaynaklar:

Kültürel Çevre Hareketi

http://www.cemnet.org/

http://www.disinfo.com/pages/dossier/id349/pg1.html


Kültürel Göstergeler Araştırma Projesi

http://nimbus.ocis.temple.edu/~ggerbner/ci.html

Bibliography Of Publications Relating To Cultural Indicators

Future Media

George Gerbner

George Gerbner Series: Study Guide

The Man Who Counts the Killings

Gerbner's communication model

Audience Research: Cultivation Analysis

George Gerbner Bios

Critical Crunching

Makaleler:

Reclaiming Our Cultural Mythology


New Television Rating System Is Extremely Flawed

Current Online | Why public broadcasting?

George Gerbner: New television-rating system is extremely ...


SAG Diversity

BOBBI'S PLACE: The Problem is the Problem

Röportajlar:

Saving Our Cultural Environment: Putting The 'Vision' Back Into Television


How Television Skews Our View of Society, and Ourselves: An Interview
of George Gerbner: http://home.earthlink.net/~dbjensen1/gerbner.html

Todd Gitlin ile Televizyondaki Şiddetin Eleştirisi Üzerine Bir Tartışma:

Is Media Violence Free Speech?

Haber 6

1990'lı yıllarda Türkiye'nin ilk ve önde gelen özel kanallarından biriydi. Ahmet Özal'ın kurduğu ancak sonradan defalarca el değiştiren Kanal 6 son olarak eski logosuyla yayına başlamıştı. Önce Mehmet Kurt'a sonra Hayyam Garipoğlu'na geçen Kanal 6, tartışmalı bir biçimde yeniden Ahmet Özal'ın olmuştu. Son olarak kablo tv'de de ekranı kararan Kanal 6 artık tamamen karardı. KANAL 6'nın temmuz 2007 de açılacağı haberleri internet ve medya dergilerin de önemli bir manşet almıştı.
Haber 6 Türksat uydusunda 11846 V 3333 frekansında test yayınına başlamıştır. Tv Türkçe, İngilizce, Arapça ve Rusça Dillerinde yayına geçince bünyesinde bulunan 6News Logosunu da tüm dünyada kullanacak.

KENAN AKIN 6 NEWS'DA

Kenan Akın ile Medya, haftada bir ünlü konuklarla 6 News ekranlarında olacak. Fehmi Koru 6 News’un konuğu olması beklenen ilk isim.

Türkçe dışında İngilizce, Arapça ve Rusça yayın yapan 6 News Tv’de Başkan Danışmanı da olan Kenan Akın, İngilizce ve Arapça bilmekte.

Dünyanın en ünlü liderleriyle özel ropörtajlar yapan Kenan Akın Türk Basın tarihine geçmiş başarılı gazatecilerden. Kaddafi, Kastro, Saddam Hüseyin, Kral Fahd, Enver Sedat, Yaser Arafat, İdi Amin bu isimlerden bir kaçı.

Kenan Akın Kimdir?

1959’da yılında gazeteciliğe başlayan Kenan Akın Tercüman’da aralıksız 20 yıl çalıştı.

1986’da Türkiye Gazetesi’ne Genel Yayın Danışmanı olarak girdi. Daha sonra Genel Yayın Koordinatörü en sonunda da Genel Yayın Müdürlüğü görevlerin de bulundu.

Bu arada İngilizce yayınlanan Middle – East Rewiev Dergisi’nin Editörlüğü’nü yaptı. İngilizce – Türkçe olarak hazırlanan Middle - East ve Türkiye Ekonomi dergilerini yayınladı.

2001’de TV8 Yönetim Kurulu Başkanvekili oldu.

Akın, 12 yıl Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “Güncel Gazetecilik” dersleri verdi.

1996’dan beri İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde çeşitli Gazetecilik dersleri veriyor.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu Üyesi.

Basın İlan Kurumu Genel Kurul ve Yönetim Kurulu Üyesi.

Basın Konseyi Yüksek Kurul Üyesi.

Basılmış 7 eseri var.

Başta “Türkiye Gazeteciler Cemiyeti” olmak üzere çeşitli basın kuruluşlarından 14 ödül sahibi. Sedat Simavi Vakfı Jüri Üyeliğinde12 , Muammer Yaşar Ödülleri Jüri Üyeliğinde de 3 yıl bulundu.

Evli , iki çocuk babası ve iki torun sahibi.
medyatava
http://www.medyatava.com/haber.asp?id=46674

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Veee Müzik Atak


Televizyon kanallar? aras?nda şöyle izlemeye doyum olmayan bir müzik programı bulmak o kadar zor ki! Henüz 20’li yaşlara gelmemişken ‘Pop Saati’ ve ‘Rock Market’ hayatımızı kurtarıyormuş meğer (aylar önce Rock Market’in programcısı Dr. Şener Yıldız ile bir röportaj yapmıştım. Nedense metal müzik dinleyicisi bana çok kızıp birtakım ‘yuhhhh sana’ mailleri yollamıştı). Tabii müzik kanallarını bu müzik programı doyumsuzluğunun dışında tutuyorum.

Aslında başlayalı birkaç hafta oldu ama sonunda benim de izlediğim bir müzik programından bahsetmenin peşindeyim… Cumartesi geceleri 21.15’te Haberturk’te yayınlanmaya başlayan ‘Müzik Atak’, televizyonda doyurucu müzik programı izlemek için yanıp tutuşan, en azından yeni seçenekler arayanlar için çare oldu.

Rolling Stone Dergisi Yayın Yönetmeni Mehmet Tez (eski iş arkadaşım olan Mehmet’e arşivi ve müzik zevki konusunda hayranım. Ben de kendi müzik keşiflerimi ona anlattığımda beğenirse değmeyin keyfime. Mesela bundan yıllar önce Lali Puna’yı ona da sevdirdim ya hâlâ kendimi bir şey sanıyorum!) ve Milliyet Gazetesi moda yazarı Melis Alphan’ın birlikte hazırladığı Müzik Atak sahiden pek eğlenceli. Özellikle ‘Hayatımı Değiştiren 5 Şarkı’ bölümünde, bir şekilde müzikle bağlantılı insanların hayatının 5 şarkısını anlatması… Röportajlar ve listeler de bir müzik programının olmazsa olmazları kontenjanından Müzik Atak’taki yerlerini alıyor elbette.

Geçen hafta programda ‘Hayvanlar’ adlı ilk albümü vesilesiyle Yasemin Mori ile bir röportaj yapmıştı Melis. “Şarkılarının MySpace’te bu kadar patlamasını bekliyor muydun?” diye sorunca Mori’nin verdiği cevap beni düşünmeye itti! Zira MySpace o ya da bu şekilde müzik yapan insanların keşfedilip patlamayı beklediği bir ortam. Mori, oraya koyduğu şarkıları sadece eş-dost dinler sanmış!

Ya internetin nimetlerini tam olarak algılayamamış ya da ‘naif’likten öyle diyor. Bilemedim…

KAYNAK:
SELİN ÖZAVCI

AKŞAM

10 Ağustos 2008 Pazar

Men in Trees


FOXLife'da devam eden Men in Trees dizisinde başrolü güzel oyuncu Anne Heche oynuyor. 'İlişki koçu', radyo programcısı ve yazar Marin First'in güya başkalarının ilişkilerini çözmeye uğraşırken kendi ilişkilerinde yaşadığı sorunları anlatan ve her bölümü bir saat süren diziyi televizyon eleştirmenleri Sex and the City'le karşılaştırmıştı. Kanal: FOXLife Tarih: 10 Ağustos Saat: 18.00 Süre: 60 dakika

4 Ağustos 2008 Pazartesi

OLAY MEDYA SENDİKALI OLDU


TMSF tarafından el konulan Bursa'daki Olay Medya bünyesinde Olay Radyo-TV Yayıncılık ve Olay Basın ve Yayıncılık şirketlerinde, sendika üyeliğinde çoğunluk sağlandı.


TMSF tarafından el konulan Bursa'daki Olay Medya bünyesinde Olay Radyo-TV Yayıncılık ve Olay Basın ve Yayıncılık şirketlerinde, sendika üyeliğinde çoğunluk sağlanıp, dün itibarı ile TGS tarafından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na yetki başvurusunda bulunuldu.
MEDYATAVA

LOST'A RAKİP GELİYOR



Türkiye'de de çok sayıda müdavimi bulunan 'Lost' dizisine rakip olabilecek yeni bir proje için Amerikan NBC televizyonu çalışmalarına başladı.

NBC, Daniel Defoe'nin ölümsüz eseri Robenson Crusoe'yu dizi olarak ekrana getirmeye hazırlanıyor.

Milliyet Televizyon'un haberine göre; 13 bölümden oluşacak dizi için NBC eş başkanı Ben Silverman; "Dizide yer yer 'Mc Gayver' yer yer komedi, yer yer 'Karayip Korsanları' biraz da 'Surviver' tadı taşıyacak" dedi.

Ayrıca fantastik unsurlardan da yararlanılacakmış. Anlattıklarına bakılırsa çılgın bir karışım olmuş. Siverman'a göre Crusoe'nun orjinal hikayesinin sınırlarını oldukça zorlamışlar ve 'Lost'takinden daha zengin hikayelere ulaşmışlar.

Son elli yıldır ilk kez bir Amerikan kanalına iş yapacak olan İngiliz yapım şirketi Universal Media tarafından çekilecek dizinin yapım şirketine 35 milyon dolara mal olacağı hesaplanıyor.

'Crusoe'nun ilk bölümü NBC'nin kendi imkanlarını devreye sokmasıyla 10 milyon dolara çekilmiş. 'Lost'un iki saatlik pliot bölümü de 10-12 milyon dolara malolmuştu.

Dizide, Cuma'yı Tongayi, Santana'yı Joaquim De Almeida, Olivia'yı Mia Maestro, Robinson Crusoe'yu ise Philip Winchester canlandıracak. Ayrıca Crusoe'nin babasını da Sean Bean oynayacak.

Dizinin ilk bölümü 17 Ekim'de..

H2

2 Ağustos 2008 Cumartesi

'Türkiye'de Haber Kanalı Yok'


Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç, NTV, CNNTURK ve Habertürk'ün haber kanalı olmadığını belirterek haber kanalının nasıl olması gerektiğini yazdı.

Haber Kanalı!..

HAYIR ne NTV, ne CNN Turk, ne de HaberTürk haber kanalı değil..

Haber kanalı demek, açtığınız anda kafanızdaki soruyu yanıtlayan kanal demektir.

"Ne olmuş?.."

Açın bu kanallardan birini.. Haber saatini beklemek zorundasınız.. Sizin açtığınız saat onların umurunda değil..

Oysa günün hangi saatinde açarsanız açın, CNN'i, ya da BBC World'ü en geç 3 dakika içinde kafanızdaki sorunun yanıtını almış, bu arada dünyada belli başlı neler olmuş öğrenirsiniz..

Bunu sağlayan şey, alt yazılardır..

Haber kanalı demek, 24 saatin 24'ünde de durmaksınız haber veren kanal demektir. Bunu alt yazı sağlar. Ekranda hangi program olursa olsun, alt yazı haberleri durmadan geçer..

Bunun kanala faydası da olur..

"Fransa Turu'nu kim kazandı" diye açıp beklerken alt yazıyı, ekrandaki programa takılıp kalabilirsiniz.

Peki bizim sözüm ona haber kanalları bunu niye ilke haline getirmezler, bilen var mı?.. Bana izah edecek olan var mı?.

"CNN ve BBC World enayi de ondan" diyecek var mı?..

30 Nisan 2007 Pazartesi

Radyo TV Yayıncılığı Siyasası

Radyo TV Yayıncılığı Siyasası


Yayıncılık siyasasının tarihsel bir değerlendirmesi,Türkiye'de devlet geleneği, 'Batılılaşma' çabası ve süreci, değişen siyasal ve ideolojik iklim, kapitalizmin sınırtanımazlığı gibi etkenlerin devreye girdiği bir bağlamda anlamlı olabilecektir.


--------------------------------------------------------------------------------

07.04.2001 Beybin KEJANLIOĞLU
--------------------------------------------------------------------------------
BİA - GİRİŞ

'Siyasa'yı (policy) en genel anlamıyla, hükümetlerin, bilinçli ya da değil, yaptıkları ya da yap(a)madıkları şeyler, "bir eylem ve eylemsizlik akışı" (Heclo 1972) olarak kabul edersek; 'yayıncılık siyasası'nın da, ilgili diğer alanlarla (iktisat siyasası- hizmet sektöründe özellikle telekomünikasyon hizmetleri, kültür siyasası, eğitim siyasası, vb.) ilişkisi içinde 'yayıncılık alanı'nda hükümetlerin eylemleriyle, eylemliliğiyle (ve eylemsizliğiyle) ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Yapılanlar ve yapıl(a)mayanlar, hükümetlerin yer aldıkları daha geniş bağlamlara -o zamanda ve mekanda, her düzeydeki iktisadi, teknik, siyasal ve kültürel koşullar ile ilişkilere ve bunların ardyöresine- bağımlı düşünülmelidir. Ayrıca, siyasa oluşturma ya da oluştur(a)mama ve uygulama ya da uygula(ya)mamanın her aşamasında odak noktası, iktidar sorunudur. Belli bir siyasanın niçin ve nasıl oluşturulduğu ve uygulandığı, kimlerin ve nelerin çıkarına ya da pahasına işlediği temel sorulardır.

Bu çerçevede, Türkiye'de yayıncılık siyasasının tarihsel bir değerlendirmesi, Türkiye'de devlet geleneği, 'Batılılaşma' çabası ve süreci, dünyada ve Türkiye'de değişen siyasal ve ideolojik iklim, kapitalizmin sınırtanımazlığı gibi etkenlerin devreye girdiği bir bağlamda anlamlı olabilecektir. Aşağıda, Türkiye'de yayıncılığın örgütlenmesindeki tarihsel dönüm noktaları esas alınarak çeşitli dönemler ayrıştırılmakta; anlatı, bu dönemlerdeki radyo televizyon alanındaki gelişmeler ile yasal düzenlemeleri öne çıkarmakla birlikte; iktisadi, teknik, siyasal ve kültürel koşullara da az çok değinerek kurulmaktadır. Temel sorular ise, sonuç bölümünde tartışılmaktadır.


I. TECİMSEL RADYO -TTTAŞ (1927-1936)

Türkiye için I. Dünya Savaşı'nın bitişi, aslında, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yılı olan 1923'tür. Bürokratlardan oluşan Cumhuriyet Halk Fırkası, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 27 yıl boyunca iktidarda kalmış (Tunçay 1985: 1967); yeni bir ulus-devletin oluşumunun gereklerini yukarıdan belirlemeye ve uygulamaya çalışmıştır.

Türkiye'de 1923 ile 1929 arasında iktisat siyasalarındaki temel yaklaşım, devlet desteğiyle bir yerli ve ulusal burjuvazi "yetiştirilmesi"dir. Bunun en yaygın yöntemi de, devlet tekellerinin imtiyazlı özel şahıs ve şirketler tarafından işletilmesidir. Zaten, siyasal ve idari kadrolar, bizzat, şirketlere ortak ya da bunlarda hissedar olmuşlardır. Sermaye çevreleri ile siyasal ve idari kadroların bütünleşmesinin en önemli örneği, 1924'te kurulan, "özel statülü, resmi görünüşlü" Türkiye İş Bankası'dır (Örneğin, İmar Vekilliği'nden istifa eden Celal Bayar bu bankanın genel müdürlüğüne, Siirt mebusu Mahmut Bey de yönetim kurulu başkanlığına getirilmişti). Ayrıca, Türkiye'nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün, İzmir İktisat Kongresi'nin açış nutkunda belirttiği gibi, yasalara aykırı olmaması koşuluyla yabancı sermayeye de olumlu yaklaşılmaktaydı (Boratav 1988: 28-31; Keyder 1989: 89).

Bu genel bağlamda, telsiz iletişim altyapısı, PTT'nin ilgili teknik komisyonunun Ankara ve İstanbul'da birer telsiz telgraf istasyonu kurulmasına ilişkin hazırladığı şartname çerçevesinde açılan ihaleyi kazanan Fransız TSF (Telephonie Sans File) tarafından inşa edildi. Telsiz telgraf vericilerinin1925'te yapımına başlandı ve vericiler 1927'de hizmete sokuldu (Kocabaşoğlu 1980: 9-10).

Devletin PTT eliyle Fransız TSF şirketine yaptırdığı istasyonların inşaatı bile başlamadan, radyo yayını yapacak şirket konusunda girişimlerde bulunulmuştur. 6 Ocak 1926'daki Bakanlar Kurulu'ndan kuruluşuna teşebbüs edilen Telsiz Telefon Türk Anonim Şirketi'nin (TTTAŞ) "Nizamname-i Dahilisi"ni onaylayan bir kararname çıkmıştır. Buna göre, TTTAŞ'ın kurucuları, İş Bankası adına genel müdür Mahmut Celal (Bayar), AA adına Siirt milletvekili Mahmut (Soydan) ve Gümüşhane milletvekili Cemal Hüsnü (Taray) ile tüccar Sedat Nuri (İleri)'dir. Merkezi Ankara'da olan şirketin sermayesinin %40'ı İş Bankası'nın, %30'u AA'nın, %30'u Falih Rofkı, Cemal Hüsnü ve Sedat Nuri beylerindir (Kocabaşoğlu 1985: 2738). TTTAŞ'ın yayın yapmasına olanak veren "İşletme Ruhsatnamesi", 9 ay sonra 8 Eylül 1926'da imzalanmıştır. Ankara'daki Anadolu Ajansı (AA) binasında, İçişleri Bakanı Cemil Bey (Uybadın) ile İş Bankası adına Mahmut Celal (Bayar), AA Yönetim Kurulu'ndan Falih Rıfkı (Atay) ve Sedat Nuri (İleri) arasında imzalanan 33 maddelik "Türkiye Cumhuriyeti Havza-i Hükümeti Dahilinde Telsiz Telefon Mürsile ve Ahize İstasyonları İşletme Ruhsatnamesi", hükümetin yayın tekelini, 10 yıllığına TTTAŞ'a devretme sözleşmesidir (Kocabaşoğlu 1980: 12-13; Gülizar 1985: 2732).

Yayın yapma imtiyazını alan TTTAŞ, PTT'den 5-7Kw gücünde iki verici kiralamış ve bunları yayın yapacak hale getirmek için donanım eklemiştir. TTTAŞ, ayrıca, biri Ankara'da, diğeri İstanbul'da olmak üzere iki radyo stüdyosu kurmuştur. Bu stüdyolar, bir-iki odadan oluşan, oldukça sınırlı olanaklara sahip stüdyolardı. TTTAŞ, yan-şirketleri aracılığıyla radyo alıcısı pazarlama ve dergi yayımlama işlerine de girmiştir (Ergun ve Kurttekin 1988: 6).

Deneysel nitelikte birkaç girişimi saymamak kaydıyla, Türkiye'de radyo yayınları 1927 yılının Mart ayında, İstanbul'da başladı. Düzenli yayına ise, İstanbul Radyosu'nda 6 Mayıs 1927 tarihinde geçildi. Ankara'da da kesin tarihi bilinmemekle birlikte aynı yıl içinde radyo yayınına başlandı. İlk yayınlar günde 4-5 saati geçmiyordu.

Başlangıçta yalnızca bir eğlence aracı, daha sonra ise etkili bir eğitim aracı olarak değerlendirilen radyo, ilk on yıl içinde ne teknik ve örgütlenme yönünden gelişebildi, ne de yönetim ve program personeli oluşturabildi. Bu yüzden de, eğlence ve eğitim aracı değerlendirmesi, uygulamada karşılığını pek bulamadı. Öncelikle, radyo vericileri güçsüz, radyo alıcıları da az sayıda ve pahalı olduğu için kitlesel bir yaygınlık kazanamadı: 1936 yılında ülkede yalnızca 10.000 kadar alıcı vardı. Programlar açısından da, söz yayınları "konferans" niteliğindeydi. Müzik ise, "alaturka-alafranga" sorunu gibi ele alınıyordu. Öyle ki, 1934-36 arasında radyodan Türk müziği icrası yasaklandı (Kocabaşoğlu 1985: 2733).

II. DEVLET TEKELİ

A. Geçiş Dönemi -PTT (1937-1940)

1930'lu yıllarda, Türkiye'de iktisat siyasası korumacı ve devletçi bir çizgiye çekilmişti; siyasaların sonuçları bakımından, bu yıllar ilk sanayileşme dönemi olarak anılmaktadır. 1930'a gelindiğinde, devlet desteğiyle yeni zenginler yaratmakta başarılı olunmuşsa da, bu, "devletin yarattığı imkanlara el koyan aracı faaliyetlerin ve özellikle ithalata dönük ticari kapitalizmin gelişmesinden öte bir anlam ifade etmemekte idi" (Boratav 1988: 47). Bunun anlamı, kapitalist gelişmenin gereği olan sanayileşmenin gerçekleşmemesiydi. Sanayileşmede başarısızlığın yanı sıra, 1929 "para bunalımı", 1930'da Serbest Fırka deneyiminin halktan büyük destek görmesi ve kapitalist dünyada yaşanan "büyük bunalım", korumacı tedbirlere ve 1932'den sonra da kapitalist bir gelişme modelinin bir parçası olarak devletçiliğe yönelmeyi getirmiştir (Boratav 1988: 45-50).

1930'larda devlet, radyoyla da daha fazla ilgilenmeye başlamıştır. CHP'nin 1931'deki büyük kongresi sonrasında "devlet, resmi ideolojiyi halka yaymak ve benimsetmek görevini verdiği Halkevlerini radyo alıcılarıyla donatmayı amaçla[mıştır]" (Kocabaşoğlu 1980: 113-114). Ayrıca, 1933 yılında güçlü bir verici istasyonu ile modern bir radyoevinin kurulması çalışmalarına başlanması, radyonun "devletleştirilmesi" yönünde bir adımdır. Bir başka adım, 1934 yılında Matbuat Umum Müdürlüğü Teşkilatına ve Vazifelerine Dair Kanun'un yürürlüğe girmesidir. Bu yasa, İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak kurulması öngörülen Matbuat Umum Müdürlüğü'nü, radyo yayınlarını denetlemek ve hatta düzenlemekle görevlendirmekteydi (Kocabaşoğlu 1980: 114-115). Son olarak, her ne kadar bu dönemde radyo bir kültür kurumu olarak ayrıntılı biçimde ele alınmasa ve etkin bir biçimde kullanılmasa da, CHP'nin 1935'teki Dördüncü Büyük Kurultayı'nda onaylanan programda, "Parti, radyoyu milletin kültür ve politika terbiyesi için en değerli vasıtalardan sayar," denmektedir (Kocabaşoğlu 1980: 116).

Radyo yayıncılığında özel girişimin başarılı olamaması ve devletin iktisadi ve toplumsal hayata giderek artan müdahalesi gibi etkenlerin yanı sıra, Avrupa'da yayıncılık alanına devletin el atması ve faşist İtalya ve Almanya ile Sovyetler Birliği'nde siyasal iktidarların radyoyu etkin bir propaganda aracı olarak kullanmaları, Türkiye'de radyonun devlet tekeline alınmasının yolunu açmıştır (Kocabaşoğlu 1985: 2733). Zaten,1934 yılında yürürlüğe giren Matbuat Umum Müdürlüğü'ne ilişkin yasa da, radyodan, yurt dışına propaganda yapma aracı olarak yararlanmayı da öngörmüştür.

1936 yılında 10 yıllık yayın yapma süresi dolan TTTAŞ, her yıl zarar etmesine karşın, yayın yapma hakkının yenilenmesi talebinde bulunmuş ve bu talep reddedilmiştir (Gülizar 1985: 2739). 18 Ağustos 1936 tarihli kararnameyle de, radyo devletleştirilmiştir. Radyo, 1940 yılına dek PTT yönetiminde kalmıştır. Bu dört yıllık dönem, PTT içinde radyo için yeni bir birim oluşturulmaması nedeniyle "geçiş dönemi"; iki gelişme yüzünden de "hazırlık dönemi" olarak anılmaktadır (Kocabaşoğlu 1980: 132). Bu iki gelişmeden birincisi, 1937 yılında yürürlüğe giren "Telsiz Kanunu"dur. Bu yasayla, her türlü telsiz haberleşmesi devlet tekeline alınmıştır. İkinci gelişme ise, 1933 yılında Marconi Wireless Telegraph Company Limited'e yapılan başvuru ve bu şirketten gelen teklifle başlayan güçlü bir verici ve radyoevi kurma girişiminin sonuçlanmasıdır. 120Kw gücünde uzun dalga Ankara Radyosu 28 Ekim 1938'de hizmete girmiştir.

Bu dönemde genel program kalıbı oluşturulmasında, önceleri İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları söz sahibiydi; 1939'da ise, savaş yıllarının etkisiyle devlet radyosunu daha etkin kullanmak üzere Başbakanlığa bağlı dört komisyon oluşturuldu. Radyo yayınları Türkiye'nin yalnızca bazı bölgelerine ulaşırken, 1939'da 20Kw gücünde bir kısa dalga vericisiyle Balkanlara ve Orta Doğu'ya yönelik düzenli program yayınına geçildi.

B. Devlet Radyosu ve "Partizan Radyo" -BYTGM (1940-1964)

Radyo, 1940 yılında Başbakanlığa bağlı Matbuat Umum Müdürlüğü bünyesi içine alınmıştır. (Matbuat Umum Müdürlüğü, 1943'te Basın Yayın Umum Müdürlüğü'ne, 1949'da Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'ne -BYTGM- dönüşecektir.) II. Dünya Savaşı boyunca, radyo örgütsel ve yönetsel gelişmeler göstermiş; radyoya devlet bütçesinden büyük fonlar ayrılmış; farklı dinleyici gruplarına yönelik -kadınlar, çocuklar, gençler- çeşitli programlar yapılıp yayınlanmaya başlamıştır. Dahası, savaş, haberlere ilgiyi artırmış, radyo alıcı sayısında önemli artışlar gözlenmiştir. 1940 yılında 80.000 kadar radyo alıcısı varken, bu sayı 1946'da 180.000'e yükselmiştir. Bütün bu gelişmelere karşın, radyo bürokratik mekanizmanın bir parçası olarak işlemiştir; hatta siyasal iktidar tarafından "hükümetin/devletin ağzı, milletin kulağı" olarak nitelenmiştir

(Kocabaşoğlu 1985: 2735).

II. Dünya Savaşı yılları iktisadi açıdan bir kesintiyi simgelese de, savaş sonrası dönemdeki eskisinden oldukça farklı gelişmeler için bir "kuluçka dönemi" olarak da anılmaktadır (Boratav 1988: 64-65). Savaş boyunca burjuvazinin güçlenmesi ve Batı iktisadi sistemiyle yeni bütünleşme çabalarının; savaş sonrasında tüm dünyada Amerikan baskısı hatta baskını ve Türkiye'de çok partili siyasal hayata geçişin, yayıncılık alanında önemli etkileri olmuştur (Keyder 1989: 92-96; Boratav 1988: 73; Tunçay 1985: 1976). 1946 ile 1960 yılları arasında radyo, siyasal çekişmenin başlıca odak noktalarından biri haline gelmiştir.

Türkiye'de 1946'da yapılan ilk genel seçimle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dört yıl daha iktidarda kalmıştır. Türkiye için bu yılların önemi, ABD ile yakın ilişkiler kurulmasında yatmaktadır: Türkiye, Marshall Yardım Planı'na dahil edilmiştir. Radyo personeli, halkı bu plan hakkında aydınlatmakla görevlendirilmiştir; sırf bu planla ilgili bir program bile yayınlanmıştır (Ergun ve Kurttekin 1988: 19). Ayrıca, 1949 yılında, 150Kw gücünde orta dalga verici ile İstanbul Harbiye'deki Radyoevi hizmete girmiştir.

1949 yılında, genel seçimler için muhalefet partilerinin radyoyu kullanabilmelerine ilişkin bir yasal değişikliğe gidilmiştir. Bu olanak, 1950'deki Seçim Kanunu'yla genişletilmiştir (Taşer 1969: 84-85).

Türkiye'nin gelişmesine ilişkin Amerikan reçeteleri, burjuvazinin bürokratik denetime karşı tutumu, kültürel ve dinsel baskıya karşı tepkiler ve küçük esnaf ile köylülerin düşleri, dönemin başlıca muhalefet partisi Demokrat Parti'ye (DP) destek vermekte birleşmiştir. Böylece, 1950 genel seçimleri DP'nin ezici üstünlüğüyle sonuçlanmıştır. DP hükümetinin ilk icraatı, NATO'ya üye olma çabasıyla, Kore Savaşı'na askeri birlikler göndermesi olmuştur.

1950 yılında Ankara'da 150Kw gücünde kısa dalga bir verici kurulmuş ve bu vericinin ilk yayınları Kore'ye ve ABD'ye yönelik olmuştur. 1951 yılında 1.5Kw gücünde İzmir Radyosu da, Amerikan Haberler Merkezi'nin teknik yardımı sonucu, ulusal radyo şebekesine katılmıştır. Ankara'daki Amerikan Haberler Merkezi, 1954 yılından itibaren devlet radyosuna program arzına da başlamıştır (Kocabaşoğlu 1985: 2734-2735).

DP başlıca iki konuda popülist bir söylem geliştirmiştir: biri, iktisadi özgürlük ve piyasanın önemi; diğeri ise, CHP'nin katı laikçiliği karşısında İslami unsurların öne çıkarılması (Keyder 1989: 97). DP hükümetinin öne çıkardığı bu iki konu, radyo yayıncılığında da doğrudan yankı bulmuştur. 1951 yılında radyoda reklam yayını başlamıştır. Bu yayınlar, bir dakikalık spot reklam ve 5-15 dakikalık sponsorlu programlar şeklinde olmuştur (İnceoğlu 1985). Yine bu dönemde dini programlar yayınlanmaya başlamış; Kur'an ve mevlit yayınları yapılmıştır (Kocabaşoğlu 1985: 2735).

1950'lerde Türkiye'de yayıncılıktaki en önemli olgu, özellikle muhalefet partilerinin seçimler için bile radyoyu kullanmasının yasaklandığı 1954 yılından sonra artan ve 1957'den itibaren şiddetlenerek süren, radyonun "partizan" kullanımıdır. DP lideri ve dönemin başbakanı Adnan Menderes, daha 1952'de yaptığı bir Meclis konuşmasında DP'nin bu yönelimini açıkça beyan etmiştir (Aksoy 1960: 58-59). Bu çerçevede, Türkiye yayıncılık tarihinde 1950'ler "partizan radyo" dönemi olarak anılmaktadır.

Özellikle, 1957'de Basın Enformasyon ve Turizm Bakanlığı'nın kurulup, radyo yayınları Bakanlık bünyesine alındıktan sonra, DP'nin radyoyu propaganda aracı olarak kullanması daha da şiddetlenmiştir. Önce haber bültenlerinde, sonra "Vatan Cephesi"ne katılanların listelerinin okunduğu ayrı bir programda bu propaganda inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. DP'nin radyoyu böyle keyfi bir şekilde kullanmasıyla ilgili sayısız anekdot mevcuttur (Gülizar 1985: 2742). DP'nin keskinleşen ve gülünçleşen propagandası, Türkiye'nin 1950'lerin sonundaki koşullarıyla ilişkilidir: Enflasyonist siyasalar, köyden kente göç, Amerika'nın planlı ekonomi talepleri, hem bürokratların hem de endüstriyel burjuvazinin popülizme tepkileri, vb. (Keyder 1989: 110 ve 121). 27 Mayıs 1960'daki askeri

müdahale bu koşullar altında gerçekleşmiştir.

1960'a gelindiğinde, ülkede bir milyondan fazla ruhsatlı radyo alıcısı ve üç büyük ilde üç radyo istasyonu mevcuttu. Günlük yayın süresi de 12-13 saati buluyordu. Ama program üretiminin niteliğinde bir değişim olmadığı ve siyasal iktidarın doğrudan müdahalesi söz konusu olduğu için, yayınların niteliği de düşmüştü.

Askeri yönetim döneminde çıkarılan 1961 Anayasası gereğince hazırlanıp kabul edilen ve yürürlüğe giren 359 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Kanunu çerçevesinde TRT'nin kurulması, ancak 1964 yılında gerçekleşebildi. Bu ara dönemde radyo, BYTGM bünyesinde kaldı. İl radyoları, bu yıllarda hizmete girdi. Özellikle ülke sınırlarındaki illerde kurulan 8 il radyosu, Türkleri yabancı radyoların zararlı yayınlarından korumak amaçlıydı. (Kocabaşoğlu 1985: 2735).

III. TRT'Lİ YILLAR

A. Özerk Dönem ve Televizyon Yayınlarının Başlaması (1964-1972)

1961 Anayasası, hazırlanışı itibariyle ve askeri bürokrasiye yüklediği görevler açısından olmasa da, getirdiği hak ve özgürlükler bakımından Türkiye'nin en demokratik anayasası olarak kabul edilmektedir (Parla 1989). Bu Anayasanın bizim konumuz için önemi, radyo ve televizyonun örgütlenmesine ilişkin 121. maddesinden kaynaklanmaktadır. Bu madde uyarınca, radyo (ve sonra televizyon), artık tarafsız ve özerk bir kamu kuruluşu statüsünde yönetilicekti. Nitekim, yürürlüğe giren 359 sayılı yasayla, 1 Mayıs 1964'te Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) kuruldu.

359 sayılı yasa, TRT'nin yönetimi açısından Yönetim Kurulu'na öncelik veriyordu. Genel Müdürle birlikte 9 üyeden oluşan Kurul üyelerinin ikisi Bakanlar Kurulu'nca atanıyor, dördü üniversiteler, konservatuarlar, tiyatro ve operacılarca seçiliyor, ikisi Kurul tarafından TRT personeli içinden seçiliyordu. Genel Müdür de, Yönetim Kurulu'nun Turizm ve Tanıtma Bakanlığı'na önerdiği adayın Bakanlar Kurulu'nda görüşülmesiyle atanıyordu. Böylece, yayın kurumunun siyasal iktidardan bağımsız bir yönetime sahip olması amaçlanıyordu (Topuz, vd. 1990: 91-92).

1 Mayıs 1964 itibariyle, TRT 13 radyo vericisi devralmıştı; içlerinde sadece Ankara ve İstanbul radyoları yeterli stüdyo olanaklarına sahipti. Bu istasyonlardan yapılan yayınlar, ülke yüzölçümünün sadece %37'sine, nüfusun da %42.6'sına erişebiliyordu. Toplam verici gücü, 527Kw idi. Verici gücü açısından yetersizlik, alıcı sayısı yönünden de geçerliydi. 1964 yılında, ruhsatlı radyo alıcısı sayısı 2 milyonun biraz üstündeydi Kocabaşoğlu 1985: 2736; Öngören 1985: 2748).

TRT'nin kurulup çalışmaya başlamasından itibaren, teknik, idari ve program personeli niceliksel olarak büyük bir artış göstermiş; kurumun mali gücü artmış; teknik donanım ve program yapımı açısından önemli gelişmeler kaydedilmiş; yayın saatleri çoğalmıştır. 1964'te bir düzineyi geçmeyen yayın personeli, bir yıl içinde 259'a ulaşmış; toplam personel sayısı, 1975'te 1.500'ün üzerine çıkmıştır. Toplam verici gücü, 10 yıl içinde 4.500Kw'ı geçmiştir. Toplam günlük yayın süresi, 5 yıl içinde 128 saatten 226 saate yükselmiştir. Ruhsatlı alıcı sayısı da, 1973'te 4 milyonun üstüne çıkmıştır (Kocabaşoğlu 1985: 2736; Öngören 1985: 2748).

Kısacası, TRT'nin devreye girmesiyle, Türkiye'de yayıncılık alanındaki gelişmeler hızlanmıştır. Gelgelelim, TRT'nin örgüt içi düzenlemelerinin yetersizliği; personel şişkinliği; teknik, idari ve program personeli arasında eşgüdüm eksikliği; hiyerarşik yapılanma gibi etkenler yayıncılığın gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir (Öngören 1985: 2748-2750). Ayrıca, hiyerarşik yapılanmanın getirdiği merkeziyetçiliğin bir yansıması olarak "paket program" uygulaması, programcılık eğitimi görmemiş elemanların bölge radyolarına yapımcı olarak atanması, ilkel yapım koşulları gibi etkenler, il ve bölge radyolarının gelişmesini engellemiştir (Tuğrul 1975). Radyolarla ilgili bir başka nokta da, yayın tekeli TRT'ye ait olmasına karşın, TRT dışı radyoların varlığıdır. 1971 yılı başında sayıları 70'i geçen okul, polis ve meteoroloji radyolarının yanı sıra, ABD ile imzalanan Askeri Kolaylıklar anlaşması uyarınca çeşitli Amerikan radyoları da mevcuttu (Kocabaşoğlu 1985: 2736-2737).

Bu dönemdeki en önemli olay, televizyon yayınlarının başlamasıdır. Gerçi, ilk televizyon yayını, 9 Temmuz 1952 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) tarafından yapılıp 20 yıl boyunca İstanbullulara az çok TV izlettirilmişti ama Türkiye çapında örgütlenecek olan TRT bünyesinde ilk TV yayını 1968'de yapıldı. İlginç olan nokta, 1962'den itibaren planlı ekonomiye geçen Türkiye'nin (Boratav 1988: 94), Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda TV kurulmasının

öngörülmemesine, yani, dönemin hükümetlerinin bu konuyla ilgili bir siyasa geliştirmemelerine ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) TV'nin pahalı bir yatırım olduğu ve radyonun geliştirilmesine öncelik verilmesi yönündeki görüşüne karşın, TV yayınının gerçekleşmesidir. Aslında, ilginçlik, 1962'de Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'ne "radyolardan ve TV hazırlık çalışmalarından genel müdür seviyesinde sorumlu [bir] müşavir" atanmasında ama Kalkınma Planı'nda TV kurulmasıyla ilgili bir madde bulunmamasında yatıyordu. Planlı bir şekilde yürütülmediği için de, TV yayınları bir dış yardım sonucu birçok eksik ve gedikle başladı (Öngören 1982: 279-280).

Basın-Yayın Genel Müdürlüğü müşavirinin gayretleriyle, 1963'te Dışişleri Bakanlığı ile Federal Almanya arasında yapılan bir anlaşma sonucu, Türkiye'de bir TV Eğitim Merkezi'nin kurulması, bir radyo istasyonu donanımının Türkiye'ye verilmesi ve Türkiye'den Batı Almanya'ya gönderilecek elemanların radyo ve TV yapımcısı ve teknisyeni olarak yetiştirilmeleri karara bağlanmıştı. TRT, bu çerçevede 1965 yılından itibaren TV konusuna el attı ve 1966'da TV Eğitim Merkezi'nin kapalı devre aygıtları Ankara'da kiralanan bodrum katlarına yerleştirildi. Sadece eğitim işlevine yarayacak teknik donanıma eklemelerle bir stüdyo hazırlanırken, yine Almanların hibe ettiği bir TV vericisi sayesinde yayına geçme umudu doğdu. Teknisyenler ve programcılar, Alman ve İngiliz uzmanlar tarafından yetiştiriliyorlardı. Sonunda, 31 Ocak 1968'de, Ankara'da ilk TV deneme yayınlarına başlandı (Öngören 1982: 280-282). TV'nin ilk yıllarında Almanya, donanımın yanı sıra, program arzında da bulunuyordu (Cankaya 1990: 18-24).

1964-1971 döneminde, TRT, yasal olarak tanınan özerkliğine karşın, uygulamada siyasal iktidarın çeşitli biçimlerdeki baskılarına maruz kalmıştır. Bunlar arasında, TRT'nin diğer kurumlarla doğrudan yazışma yapamaması, hesap işlemlerinin yasadışı yollarla incelenmesi, Maliye Bakanlığı'nın radyo ruhsat gelirlerine el koymaya yeltenmesi, devlet bütçesinden ödeneklerin verilmemesi ya da geç verilmesi, kadro atamalarının geciktirilmesi sayılabilir (Topuz vd., 1990: 95-98).

1960'ların sonlarında, Uluslararası Para Fonu'nun Türkiye'nin dış ticaret siyasası üzerindeki baskıları, artan öğrenci protestoları, hükümet krizi gibi etkenler sonucu 1971 Muhtırası geldi. Bu kez, Meclis dağıtılmadı; "parti üstü hükümetler dönemi" (1971-1973) başladı (Tunçay 1985: 1986).

B. "Tarafsız" TRT (1972-1980)

1971 muhtırasından kısa bir süre sonra TRT genel müdürü görevinden ayrıldı ve yerine TRT Kuruluş ve Görev Yönetmeliği'ne aykırı olarak bir vekil atadı. Bunun nedeni, TRT Yönetim Kurulu'nda hükümetin istediği genel müdür adayı için salt çoğunluğu sağlayabilmekti. Hükümetin TRT'ye müdahalesi, daha sonra yasal zemine de taşındı.

Önce, 20 Eylül 1971'de Anayasa'nın 121. maddesi değiştirilerek, TRT'nin özerkliğine son verildi. TRT artık "tarafsız" bir kamu tüzelkişiliğiydi. Daha sonra 29 Şubat 1972'de 1568 sayılı yasa ile TRT yasasında değişikliklere gidildi ve değişiklik 8 Mart'ta yürürlüğe girdi. Yasaya bol bol "milli" sıfatı eklenmişti: milli kültür, milli eğitim, milli güvenlik, milli gelenekler gibi. Yönetim Kurulu üye sayısı 11'e çıkarılırken, Kurul'un bileşiminde, üye seçiminde ve yetkilerinde de önemli değişikliklere gidilmişti. Örneğin, hükümetin atadığı üye sayısı 2'den 3'e çıkarılmış; 2 TRT personeli yerine bir basın temsilcisi getirilmiş; tecimsel çevrelerin 2 temsilcisine yer verilmişti. Yönetim Kurulu üyelerinin 3'ünü doğrudan Bakanlar Kurulu atarken, kalanını adaylar arasından son aşamada TRT Seçim Kurulu saptıyordu. TRT Seçim Kurulu da, Cumhurbaşkanı'nın seçtiği 4 rektör ile Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri'nden oluşuyordu. TRT Yönetim Kurulu'nun yetkileri kısılmış ve ağırlık Genel Müdür'e verilmişti. Doğrudan Bakanlar Kurulu'nun uygun gördüğü bir aday Genel Müdür olarak atanıyordu.

Kısacası, artık TRT üzerinde hükümetin doğrudan kontrolü söz konusuydu. Artık siyasal iktidar el değiştirdikçe genel müdürler değişecek, genel müdürler değiştikçe kadrolarla oynanacak, TRT sürekli olarak yayınlarında muhalefet partilerine yer vermemekle suçlanacak, yayın yasakları da değişikliklere uğrayarak sürecekti.

1971 yılında İTÜ ile TRT arasındaki işbirliği sonucu bir protokol imzalanmış ve 30 Ağustos günü İstanbul'da TRT'nin TV yayını başlamıştır. Aynı yılın Eylül ayında da İzmir televizyonu devreye girmiştir. Eskişehir'e ve Balıkesir'e de izleyen bir yıl içinde TV yayınları ulaştırılabilmiştir (Yengin 1994: 70-71). 1970'lerin ortasında radyo yayınlarında, TRT I, TRT II, TRT III yayın ayrımı gerçekleştirilmiş, TRT I 24 saatlik kesintisiz yayına geçmiştir (Aziz 1981: 118). 1980'e gelindiğinde, ruhsatlı radyo alıcı sayısı 4.5 milyona ulaşmış ve neredeyse bütün ülke çapında en az iki kanal dinlenebilir hale gelmiştir. Televizyon yayınları ise, 1970'lerin ortasında, ülke yüzölçümünün %28'ine, nüfusun ise %55'ine ulaşmıştır. 1980'de, ülke nüfusunun %74'ü TV yayınlarını izleyebilmiştir (Cankaya 1990: 57; Yengin 1994: 71).

1972'de TRT yasasındaki değişikliklerden sadece bir hafta önce, ani bir kararla televizyonda da reklam yayınları başlamıştır.

1980 yılında, artık TRT, yüksek oranda reklam geliri elde etmekteydi: radyo-TV ruhsat gelirleri 1.4 milyar TL iken, reklam gelirleri 2.2 milyardı (Kocabaşoğlu 1985: 2737).

1970'ler, Kıbrıs sorunu, koalisyon hükümetleri ve siyasal istikrarsızlık, artan şiddet olayları ve 1977'den itibaren de iktisadi kriz yılları oldu. 1980 yılı, Türkiye için çok önemli bir yıl olarak tarihe geçti. Önce 24 Ocak kararları, ardından da 12 Eylül askeri müdahalesi geldi. Artık siyasal baskı altında "alternatifi yok" olan iktisadi liberalizm yeşerebilirdi.

C. "Tarafsız" TRT; TRT'nin 'Yenilikleri' ve RTYK (1983-1994)

Türkiye'de Eylül 1980 ile Kasım 1983 arasındaki dönem, baskıcı bir askeri yönetim dönemi olarak, radyo ve televizyon alanında da, TRT'nin doğrudan askeri rejimin kumandası altına girmesiyle nitelenmektedir. Bu dönemde konumuzla ilgili iki önemli yasal düzenleme söz konusu olmuştur. İlki, 1982 Anayasası'nın 133. maddesidir. Bu maddede, 1972'deki gibi, radyo ve televizyon istasyonlarının ancak devlet eliyle kurulabileceği ve idarelerinin de bir kamu tüzel kişiliği halinde düzenleneceği; esas olarak da, tarafsızlık ilkesinin gözetileceği belirtilmektedir. İkinci yasal belge, bu maddeye dayanılarak İhtisas Komisyonu'nca hazırlanıp 11 Kasım 1983'te Milli Güvenlik Konseyi'nde kabul edilen, Danışma Meclisi'ne bile gönderilmeyen ve 1 Ocak 1984'te yürürlüğe giren 2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu'dur.

2954 sayılı kanunun en önemli özelliklerinden biri, TRT kanunu olmasından ziyade yayın tekeli TRT'de olmasına karşın Türkiye'deki bütün radyo ve televizyon yayınlarına ilişkin bir kanun olarak düşünülmesidir. Bunun en iyi göstergesi de, Radyo Televizyon Yüksek Kurulu'nun (RTYK) kurulmasıdır.

RTYK, bütün yayınların gözetimi ve denetimi ile genel ilkeleri saptamakla yükümlüydü. 12 üyeden oluşan bu Kurul'un 4 üyesi, biri Milli Güvenlik Kurulu'nun seçeceği aday, diğer 3'ü ise doğrudan olmak üzere Bakanlar Kurulu'nca atanmaktaydı. 8 üyeyi ise, Cumhurbaşkanı, 3'ünü doğrudan, 2'sini YÖK'ün göstereceği 4 aday arasından, 3'ünü de Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu'nun (AKDTYK) göstereceği 6 aday arasından atamaktaydı. Kurul'un Başkanı da 12 üye arasından Cumhurbaşkanınca seçilmekteydi.

TRT Genel Müdürü ile TRT Yönetim Kurulu üyeliği için aday göstermek de RTYK'ye aitti. Gösterilen adaylar arasından seçim yapmak Bakanlar Kurulu'na düşüyordu. Kısacası, 1964'te etkili olan TRT Yönetim Kurulu ve 1972'de etkili olan TRT Genel Müdürü yerlerini RTYK'ye bırakmış gibi görünmektedirler. Ancak 60'larda örtük olarak, 70'lerde ise açıkça süren, yayınlar üzerindeki hükümet baskı ve denetimi 80'lerde de değişmemişti. Hatta, 2954 sayılı kanunda yer alan "hükümet uygulamalarının tanıtılması"na ilişkin 19. maddenin uygulanma biçimi, yayınların iktidar partisinin propagandasına dönüştüğü tartışmasını daha da alevlendirdi. 1983-1990 yılları TRT'yle ilgili olarak hükümet yanlısı yayınların,

kadrolaşmanın, genel müdürlerin, yayın yasaklarının tartışıldığı yıllar oldu. Bu yıllarda, TRT birçok yenilikle de karşımıza çıktı. Çok değil, bundan sadece 15 yıl önce, Türkiye'de TRT'ye ait 3 radyo kanalı ile 1 siyah-beyaz televizyon kanalı vardı. Renkli televizyon yayınının başlama tarihi 1 Temmuz 1984'tür. Bir Türkçe müzik kanalı olarak TRT FM bu dönemde radyo yayınına başladı. İkinci televizyon kanalı 6 Ekim 1986'da devreye girdi. TV 3 ve GAP TV ise, 1 ve 2 Ekim 1989'da yayına geçtiler. Dördüncü TV kanalı, TRT-INT ve Telegün (teletekst) yayınları ise, 1990 yılı içinde başladı (Çaplı ve Dündar 1995: 1376; Yengin 1994: 73-78). 1990'larda ise, Avrasya (1992) ve TBMM TV (1994) devreye sokuldu. Aslında, 80'li yıllarda TRT'nin başka yenilikleri de vardı ki, onlar geleceğin özel yayın kurumları için elverişli ortamı sağlamaya başlamışlardı. Onlar, özel yapım şirketleriydi. TRT 1985 yılından başlayarak TRT dışında yapılan yapımlara yayınlarında yer vermeye başladı (Alemdar ve Kaya 1993). Zaten reklam yayınlarına bol bol yer veren TRT için bu, yeni bir tür içeriden tecimselleşmeydi. Ayrıca, 1990 itibariyle sponsorlu programlara ayrılan saatlerde artış vardı (Cumhuriyet. 2.1.1990).

1988'den sonra TRT'yi ve RTYK'yi uğraştıracak yeni gelişmeler meydana gelmeye başladı. Bunlardan biri, 1988'in Aralık ayında PTT'nin Ankara'da kablolu TV deneme yayınlarına başlamasıydı. Ortalığı bunun yayın mı, iletim mi olduğu tartışması sardı. Daha sonra 1989'da TRT vericilerinin personeliyle birlikte PTT'ye devredilmesi meselesi gündeme geldi. Ardından, belediyelerin uydu yayınlarını aktarma sorunu ve Star-1'in yayına başlaması söz konusu oldu. Kısacası, yasal olarak TRT'ye ait olan yayın tekeli, fiili duruma kurban gitmişti; ama bu ortamı oluşturan da bizzat hükümetti. Zaten 1980'lerin sonunda neredeyse herkes özel radyo-televizyon ile demokrasi ilişkisi hakkında konuşur hale gelmişti. Özellikle basın bu alana girme hazırlıkları içindeydi. Teknolojik gelişmeler sayesinde bütünleşen bilişim, telekomünikasyon ve yayıncılık altyapısı ile dünyadaki baskıcı siyaset uygulamaları ve neo-liberal iktisat siyasaları bir dönüşümü zorluyordu. TRT'nin içten tecimselleşmesi ve telekomünikasyon siyasası bağlamında PTT'ye tanınan etkin rol, zaten gidilen yolun ucunu gösteriyordu. Başka bir deyişle, tecimsel bir kuruluşun uydu aracılığıyla Türkiye'ye yönelik yayına başlaması, PTT'nin olanaklarının da bu uğurda seferber edilmesi, bir anda olmadı; en az iki-üç yıldır bunun ortamı hazırlanıyordu.


IV. TRT VE TECİMSEL RADYO TELEVİZYON KURULUŞLARI

A. Yasaya Aykırı Dönem (1990-1993)

1990 yılı başında Cumhurbaşkanı T. Özal, ABD gezisinde yaptığı bir açıklamada, yurtdışından Türkçe yayın yapılmasını engelleyen bir kural olmadığını, bir kanal kiralayanın Türkiye'ye yayın yapabileceğini belirterek, tecimsel kuruluşların önünü açtı. Aynı dönemde, Rumeli Holding'in sahibi Uzan ailesinin, İsviçre'de kurdukları Magic Box (MBI) şirketi aracılığıyla Almanya'dan Türkiye'ye yayın yapmak üzere Eutelsat uydusundan 2 kanal kiraladığı ortaya çıktı. Böylece, "Türkiye'nin ilk özel televizyonu" Star-1, 1 Mart 1990 tarihinde deneme yayınlarına başladı. 1990 yılının sonunda Cumhurbaşkanının oğlu A. Özal'ın da MBI'ya ortak olduğu sonradan anlaşıldı (1 yıl sonra, bu ortaklık kavgalı bir şekilde bozulacaktı).

Star-1, TRT personelinden yüksek ücretlerle transferler yaptı; ilgi çeken futbol maçlarının çoğunun yayın hakkını satın alarak TRT'yle adeta bir meydan savaşı başlattı; reklam pastasından almaya başladığı payla TRT'nin reklam gelirlerinde düşüşe neden oldu; yayınlarının izlenebilmesi ve yaygınlaşması için çanak anten firmalarıyla kampanya başlattı; PTT'den maç naklen yayınları için link hatları kiraladı (1 yıl içinde de, PTT'nin desteği olmadan kendi vericilerini kullanabilecekti); TRT'nin alışılan yayıncılık anlayışının oldukça dışında renkli ve cesur bir anlayışla yayınlarını çekici kıldı. Artık, fiilen TRT yayın tekeli yıkılmıştı; hatta, birçok belediye de kendi bölgesinde Star-1 dahil, uydu yayınlarını izletiyordu.

Gelgelelim, hem TRT'nin, hem de Star-1'in hükümetin lehindeki yayınları, 1991 seçimleri öncesinde muhalefet partilerini rahatsız etmeye başladı. SHP, seçim kampanyası boyunca Mega-10 isimli bir kanalı kullandı. Daha sonra, mali sorunlar nedeniyle bu kanal yayınını sürdürmedi.

1992 yılından itibaren ard arda tecimsel radyo ve televizyon kanalları açılmaya başladı. Radyo yayını için gereken donanımın televizyon için gerekenle karşılaştırılamayacak kadar ucuz olması nedeniyle, çok kısa bir sürede yüzlerce özel radyo kanalı açıldı. Özel televizyonlarda, 1992 yılında bir süre, reklam pastasının bölüşümünün getirdiği gelir kaybı, yarışma programları ve 900'lü telefon hatlarının kullanılmasıyla giderilmeye çalışıldı. Daha sonra, gelen kabarık telefon faturaları, bu telefon hatlarına ilgiyi azalttı. TRT ise, hem ciddi bir mali krize giriyordu, hem de personelinin bir kısmını yeni kanallara kaptırmıştı (Çaplı ve Dündar 1995). Özellikle 1993 ve 1994'te yayına geçen televizyon kanallarının birçoğunun ardında büyük basın grupları vardı.

Bu arada, 1992'de, yeni hükümetin ilgili Devlet Bakanı'nın çabalarıyla yasa hazırlıkları yapıldı. Toplumun değişik kesimlerinin görüşleri alındı.

Gelgelelim, bu çabaların hepsi, sonradan rafa kaldırılacaktı.

1993 yılının ilk dört ayında, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlıklarının genelgeleriyle özel radyo-televizyon yayınları durdurulmaya çalışıldı. Frekans sorunu, gerekçe olarak gösteriliyordu. Aslında frekans düzenlemesi ve planlaması ile görevli Telsiz Genel Müdürlüğü çaresizdi; TRT vericilerinin PTT'ye devri hakkındaki yasa iptal edilmişti ama yerine yeni yasal düzenleme yapılmadığı için yasal boşluk vardı; zaten yıllardır Anayasa ve yasalar deliniyordu. Ayrıca, frekans tahsisi hemen gerçekleşebilecek gibi değildi (nitekim, daha yeni, 1997 sonunda yapılabiliyor). Bu kapatma kararının ardında, Kürtçe yayınlar ile İslamcı yayınlara karşı Milli Güvenlik Kurulu'nun müdahalesinin yattığı tartışıldı. Ne kadar haklı ya da haksız olursa olsun, özel radyo ve televizyon kanallarına karşı yapılan bu müdahale, toplumsal bir hareketlenme yarattı ve kısa bir süre içinde Anayasa değişikliği yapıldı.

8 Temmuz 1993'te Anayasa'nın 133. maddesinde yapılan değişiklikle, "...radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbest" bırakıldı. Bu maddeyle bir kamu tüzel kişiliği olarak TRT kurumunun da özerkliği ve yayınlarının tarafsızlığı esas kabul edildi. Bu anayasal düzenlemenin ardından yeni yasa beklentisine girildi ve medya savaşları kızıştı. Hükümet karışıklığı ve tatilden sonra yasa görüşmeleri, bütçe görüşmeleri ve yerel seçimlerle de kesintiye uğradı. Ayrıca, yeni yasadan önce, Kasım 1993'te, Türkiye'nin 1992'de imzaladığı Avrupa Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi, Meclis'te onaylanıp yasalaştı. Yeni yasanın kabulü Nisan 1994'ü buldu.


B. Yeni Yasa ve RTÜK (1994-1997)

13 Nisan 1994'te Meclis'te kabul edilen 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Avrupa Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi'ne (ASTS) uyumlu olarak hazırlanmaya çalışılmıştır. Gelgelelim, hem aktarılan kurallar uyuşmamaktadır, hem de genel ilkeler uyum içinde değildir. Örneğin, yasanın 26. maddesi ve 29. maddesinin son fıkrası, ASTS'nin yeniden iletim ilkesine aykırıdır (Pekman 1994: 69-70). Belki daha önemli bir sorun, ASTS'nin sınırötesi televizyon yayınlarını düzenlemesi, 3984 sayılı yasanın ise hem televizyon hem de radyo yayınlarına ilişkin olmasıdır. Örneğin, yasanın 3. maddesinin o bendindeki "yayıncı" tanımı, sadece televizyon yayıncısını kapsamaktadır. Ayrıca, reklamlarla ilgili maddeler aktarılırken ifade yanlışlıkları yapılmıştır; cevap hakkıyla ilgili olarak da sorunlar mevcuttur (Bu konularda ayrıntılı bilgi için bkz. Pekman 1994: 70-73).

Çeşitli yönlerden Avrupa standartlarına uygun olmayan 3984 sayılı yasayla ve uygulanmasıyla ilgili olarak öne çıkan birkaç noktaya değinmek gerekmektedir. Yayıncıların yayın zamanlarının en az yarısını yerli yapımlara ayrılmasını sağlamak (madde 4/p), yabancı müzik yayını yapan radyolar düşünüldüğünde, yerli sunucunun hazırlayıp sunduğu yabancı müzik programı, yerli yapım mı olacaktır; olmayacaksa, tür radyolarına izin verilmeyecek demektir. Ayrıca, belli oranlarda eğitim, kültür, Türk Halk ve Türk Sanat müziği programları koyma zorunluluğu (madde 31), tür radyo ve televizyonlarına izin vermemektedir (Nitekim, RTÜK Mayıs 1995'te oranlarla ilgili bir yönetmelik çıkardı). Uygulamada, yayın kuruluşları, bu zorunluluğu gece yayınlarına kaydırarak yerine getirmek zorunda kalmaktadırlar.

Yayınlarla ilgili maddelerdeki sorunları bir yana bırakıp, özel radyo ve televizyon kuruluşlarının, kuruluşu ve hisse oranlarıyla ilgili maddeler ile uygulamadaki duruma baktığımızda da sorunlarla karşılaşıyoruz. Örneğin, siyasal partilerin özel yayın kuruluşu kurmaları ya da ortak olmaları mümkün olmamasına karşın, çıkar ilişkisi içinde oldukları yayın kuruluşları onların sözcüleri gibi yayın yapmaktadır. Oysa, siyasal partilerle aynı durumdaki birçok dernek, sendika, meslek kuruluşu, vs. bu olanaktan yoksundur; yolları tecimsel ve belli siyasal çıkarlara angaje olmaktan geçmektedir. Hisse oranları konusunda da, yasal olarak getirilen kısıtlamaların işlemediğini bilmeyen yoktur.

3984 sayılı yasayla ve uygulanmasıyla ilgili daha çok şey söylenebilir ama sona sakladığımız nokta, kuşkusuz en önemlisidir: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK). Radyo televizyon alanında çok önemli görev ve yetkilerle donatılan RTÜK, 5'i iktidar, 4'ü muhalefet partilerinin göstereceği adaylar arasından Meclis'in seçtiği 9 üyeden oluşmaktadır. Daha ilk seçimde, bu kurulun oluşumuyla ilgili sorun ortaya çıkmış ve üyelikler ANAP ile DYP adaylarınca paylaşılmıştır. İlk icraatı da, özel yayın kuruluşlarının reklam gelirlerinden Üst Kurul paylarının ödenmesini istemek oldu. 1994 yılında kuruluşlara uyarılarla başlayan ve Şubat 1995'ten beri de kapatma cezalarıyla süren RTÜK uygulamaları, Türkiye'de en çok tartışılan konulardan biri haline geldi.

Bu arada, RTÜK birçok yönetmelikle (özel radyo televizyon kuruluşlarının kuruluşlarıyla ilgili yönetmelik, yayın esas ve usulleri hakkındaki yönetmelik, vs.) düzenlemeler getirdi. Bugün gündemde olan frekans tahsisiyle ilgili olarak RTÜK, Bilkent Üniversitesi'ne Türkiye'nin frekans haritasını hazırlattı. Bu çerçevede, Mart 1995'te yayınlanan "Radyo Televizyon Yayın İzni ve Lisans Yönetmeliği" uyarınca başvuran özel kanalların frekans tahsisi, bugünlerde yapılmaktadır. Açık artırma yoluyla uygulanan ihalede, parayı veren düdüğü çalmaktadır.

SONUÇ

Türkiye'de radyo televizyon yayıncılığı, devletçi gelenek ile 'muasırlaşma' problemine bitişik olan kapitalist iktisadi sisteme eklemlenme çabası düğümünde düzenleme değişiklikleri geçirmiş; çok partili yaşama geçildikten sonra partizan kullanımlara açık olmuştur. 1980'deki iktisadi yönelim ve askeri müdahale sonrasında üç yıl, partizan kullanımdan söz edilmesi mümkün olmasa da, 'herşey devlet elinde' anlayışı sürmüştür. 1980'lerin ortasındaki iktisadi liberalizmle sermayenin baskını, yayıncılık alanında 1980'lerin sonundan itibaren kendini göstermeye başlamıştır. 1990'ların başındaki serbestlik, birkaç yıl sürmüş; devlet, yayıncılık alanına yeniden ağırlığını koymuştur.

Bugün tartışılması gereken, devletçi ve muhafazakar düzenlemenin karşısına tecimsel çıkarların konması değildir. Çünkü, bu ikisi birbirini destekleyecek ortamı yaratmakta sık sık başarılı olmaktadır. Yayıncılık, ortak ve farklı özelliklerimizle ve yönelimlerimizle hepimizi ilgilendirmektedir; son gelişmelerle yeniden başlayan yasa değişikliği tartışmalarında, artık kamusal yayıncılığı gündeme alma zamanı gelmiştir.

REFERANSLAR

Aksoy, Muammer (1960) Partizan Radyo ve DP. Ankara: Forum.

Alemdar, Korkmaz ve Raşit Kaya (1993) Radyo-Televizyonda Yeni Düzen: Dünya Deneyi ve Türkiye'deki Arayışlar. Ankara: TOBB yay.

Aziz, Aysel (1981) Radyo ve Televizyona Giriş. 2. Basım. Ankara: AÜ SBF yay. Boratav, Korkut (1988) Türkiye İkisat Tarihi: 1908-1985. İstanbul: Gerçek
yayınevi.

Cankaya, Özden (1990) Türk Televizyonunun Program Yapısı (1968-1985). İstanbul: Mozaik.

Cumhuriyet. 2.1.1990. "TRT'de Yeni Sistem", s.4.

Çaplı, Bülent ve Can Dündar (1995) "80'den 2000'lere Televizyon." Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi-Yüzyıl Biterken. C. 15, s.1376-1386.

Ergun, Sezi ve Zehra Kurttekin (1988) Muhterem Samiin'den Sayın Dinleyicilere... İstanbul: TRT televizyon program metni.

Gülizar, Jülide (1985) "Türkiye Radyoları." Türkiye Cumhuriyeti Ansiklopedisi. Cilt 10. İstanbul: İletişim, s. 2738-2747.

Heclo (1972) "Review Article: Policy Analysis." British Journal of Political Science. 2.

İnceoğlu, Metin (1985) Tanıtma Yöntemleri. Ankara: Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Ders Notları.

Keyder, Çağlar (1989) Türkiye'de Devlet ve Sınıflar. Çev., Sabri Tekay. İstanbul: İletişim yay.

Kocabaşoğlu, Uygur (1980) Şirket Telsizinden Devlet Radyosuna (TRT Öncesi Dönemde Radyonun Tarihsel Gelişimi ve Türk Siyasal Hayatı İçindeki Yeri). Ankara: AÜ SBF yay.

Kocabaşoğlu, Uygur (1985) "Radyo." Türkiye Cumhuriyeti Ansiklopedisi. Cilt 10. İstanbul: İletişim, s. 2732-2737.

Öngören, Mahmut Tali (1982) "Türkiye'de Televizyonla İlgili Çeşitli Tarihler." İletişim 1982/4. Ankara: AİTİA GHİYO yay.

Öngören, Mahmut Tali (1985) "Televizyon." Türkiye Cumhuriyeti Ansiklopedisi. Cilt 10. İstanbul: İletişim, s. 2748-2756.

Parla, Taha (1989) Türkiye'nin Siyasal Rejimi: 1980-1989. İstanbul: İletişim yay.

Pekman, Cem (1994) "Avrupa Standartları ve Radyo-TV Kanunu." Ayna. Yıl 1, no.3-4, Yaz-Güz, s.68-73.

Topuz, Hıfzı; Mahmut Tali Öngören; Aysel Aziz ve Mesut Önen (1990) Yarının Radyo ve Televizyon Düzeni: Özgür, Özerk ve Çoğulcu bir Alternatif. İstanbul: TÜSES ve İLAD yay., s.111-161.

Taşer, Cengiz (1969) Radyonun Organizasyonu ve Özerkliği. Ankara: Kardeş. Tuğrul, Semih (1975) Televizyon Olayları. İstanbul: Koza.

Tunçay, Mete (1985) "Siyasal Gelişmenin Evreleri." Türkiye Cumhuriyeti Ansiklopedisi. İstanbul: İletişim yay., s. 1967-1990.

Yengin, Hülya (1994) Ekranın Büyüsü: Batıda Değişen Televizyon Yayıncılığının Boyutları ve Türkiye'de Özel Televizyonlar. İstanbul: Der yay., s.73-243.

Yasal Belgeler

TC Anayasası (1982) -Başlangıç, 2. md., 26. md., 133. md. 2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu (1983)

2813 sayılı Telsiz Kanunu (1983)

3517 sayılı Radyo ve Televizyon Verici İstasyonlarının Posta Telgraf ve Telefon İşletmesi Genel Müdürlüğü Tarafından Kurulması ve İşletilmesi Hakkında Kanun (1989)

TC Anayasası 133. md. değişikliği (1993)

3915 sayılı kanunla onaylanan Avrupa Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi (1993)

3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun (1994)

3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun,

Yönetmelikler ve Tebliğler. Ankara: RTÜK, 1996.




--------------------------------------------------------------------------------

kaynak:http://eski.bianet.org/diger/arastirma222.htm