Blog dünyada çok önemsenen ve ciddiye alınan bir kavram olmasına rağmen, Türkiye'de 2005 yılına kadar çok fazla farkedilmiş değildi. Mayıs 2005 tarihinde Google'da Türkçe sayfalarda "blog" kelimesi 65.400 kez yer alırken, Mayıs 2006'da bu sayı 5 milyona yaklaşmış, Mayıs 2008'de ise 10 milyonun üzerine çıkmıştır.
Blogger.com'dan hizmet alan Türkçe blog sayısı 2004-2005 yılları arasında oldukça fazla iken, bugün bu sayı hemen hemen hiç artmamaktadır. Çünkü Türkçe olarak hizmet veren blog barındırma siteleri, üyelerine en az Blogger.com kadar iyi hizmet vermektedir. Türkçe barındırma sitelerinin artması, doğal olarak açılan Türkçe blog sayısını arttırmıştır ve Türkçe konuşan insanların blog kültürüne akın etmesini sağlamıştır.
2005 yılında hizmet vermeyen başlayan Türkçe blog servisi Blogcu.com, 2 sene içinde 300 bin üyesi ile Türkiye'de en çok okunan 13. internet yayını olmuştur. Blogcu dışında başka birçok yerli blog servisi hizmete açılmıştır. Bunların arasında Mynet Blog, Milliyet, Habertürk, Vatan gibi yayın organlarının blog servisleri ve Doğan grubu ortaklığıyla 2006 ortasında yayın hayatına başlayan ve 725 bin blogu, 1 milyon 300 bin üyesi bulunan Azbuz.com da bulunmaktadır.
İletişim Fakültesi, Yeni Medya, Gazetecilik, Habercilik, Yakınsak Medya, Görsel İletişim Tasarımı
2 Kasım 2009 Pazartesi
Blog türleri
Kişisel
Bu tür bloglar çok fazla deneyimi olmayan kişilerin bile kullanabileceği ve sayfalarını düzenleyebileceği yapıdadır ve daha çok günlük olarak kullanılırlar. Kişilerin günlük yaşamda yaşadıkları olayları, karşılaştıkları durumları okurlarıyla paylaşmasını sağlar. Bloglarda en fazla rastlanan türdür.
Temasal
Sadece belirli bir alanda yazılan gönderilerin yer aldığı, belirli bir konuda uzman kişilerin yazdığı ve düzenlediği bloglardır. Politika, pazarlama, yemek, internet, ekonomi, tasarım, fotoğraf, programlama dilleri, blogger temaları ve benzeri konularda odaklanmış bloglar bulunmaktadır. Türkçe olarak yayınlanan bloglarda en fazla ilgiyi yemek ve blogger eklentileri konulu bloglar çekmekte, sayı olarak ise bilgisayar blogları göze çarpmaktadır.
Topluluk
Üyelik sistemine sahip olan ve bu üyelerin yazdıkları gönderilerden meydana gelen bloglardır. Komünite olarak da adlandırılan bu türdeki blogların çoğu kendi sunucularındaki blog yazılımını kullanmaktadır. Tarihsel olarak ise, LiveJournal'da oluşan bir kültür mirasını devam ettirmektedirler..
Şirket
Şirketlerin kendileri ile ilgili haber ve duyurularını daha samimi bir şekilde halka açtıkları bloglar dünyada ve iş hayatında giderek önem kazanmaktadır. Türkiye'de az sayıda olsa da bazı şirketler şirket bloglarını hizmete sunmaya başlamıştır. Aslında yeryüzündeki akım, şirketin doğrudan değil, samimi karakterdeki bazı çalışanların desteklenmesi yoluyla bloglamaktır. Hatta en ünlü şirket bloglarını tutan Microsoft çalışanları, samimiyetlerine inandırmak için arasıra rakip firmaların ürünlerini de övmekte, reklamını yapmaktadır.
Bu tür bloglar çok fazla deneyimi olmayan kişilerin bile kullanabileceği ve sayfalarını düzenleyebileceği yapıdadır ve daha çok günlük olarak kullanılırlar. Kişilerin günlük yaşamda yaşadıkları olayları, karşılaştıkları durumları okurlarıyla paylaşmasını sağlar. Bloglarda en fazla rastlanan türdür.
Temasal
Sadece belirli bir alanda yazılan gönderilerin yer aldığı, belirli bir konuda uzman kişilerin yazdığı ve düzenlediği bloglardır. Politika, pazarlama, yemek, internet, ekonomi, tasarım, fotoğraf, programlama dilleri, blogger temaları ve benzeri konularda odaklanmış bloglar bulunmaktadır. Türkçe olarak yayınlanan bloglarda en fazla ilgiyi yemek ve blogger eklentileri konulu bloglar çekmekte, sayı olarak ise bilgisayar blogları göze çarpmaktadır.
Topluluk
Üyelik sistemine sahip olan ve bu üyelerin yazdıkları gönderilerden meydana gelen bloglardır. Komünite olarak da adlandırılan bu türdeki blogların çoğu kendi sunucularındaki blog yazılımını kullanmaktadır. Tarihsel olarak ise, LiveJournal'da oluşan bir kültür mirasını devam ettirmektedirler..
Şirket
Şirketlerin kendileri ile ilgili haber ve duyurularını daha samimi bir şekilde halka açtıkları bloglar dünyada ve iş hayatında giderek önem kazanmaktadır. Türkiye'de az sayıda olsa da bazı şirketler şirket bloglarını hizmete sunmaya başlamıştır. Aslında yeryüzündeki akım, şirketin doğrudan değil, samimi karakterdeki bazı çalışanların desteklenmesi yoluyla bloglamaktır. Hatta en ünlü şirket bloglarını tutan Microsoft çalışanları, samimiyetlerine inandırmak için arasıra rakip firmaların ürünlerini de övmekte, reklamını yapmaktadır.
Blog türleri
Kişisel
Bu tür bloglar çok fazla deneyimi olmayan kişilerin bile kullanabileceği ve sayfalarını düzenleyebileceği yapıdadır ve daha çok günlük olarak kullanılırlar. Kişilerin günlük yaşamda yaşadıkları olayları, karşılaştıkları durumları okurlarıyla paylaşmasını sağlar. Bloglarda en fazla rastlanan türdür.
Temasal
Sadece belirli bir alanda yazılan gönderilerin yer aldığı, belirli bir konuda uzman kişilerin yazdığı ve düzenlediği bloglardır. Politika, pazarlama, yemek, internet, ekonomi, tasarım, fotoğraf, programlama dilleri, blogger temaları ve benzeri konularda odaklanmış bloglar bulunmaktadır. Türkçe olarak yayınlanan bloglarda en fazla ilgiyi yemek ve blogger eklentileri konulu bloglar çekmekte, sayı olarak ise bilgisayar blogları göze çarpmaktadır.
Topluluk
Üyelik sistemine sahip olan ve bu üyelerin yazdıkları gönderilerden meydana gelen bloglardır. Komünite olarak da adlandırılan bu türdeki blogların çoğu kendi sunucularındaki blog yazılımını kullanmaktadır. Tarihsel olarak ise, LiveJournal'da oluşan bir kültür mirasını devam ettirmektedirler..
Şirket
Şirketlerin kendileri ile ilgili haber ve duyurularını daha samimi bir şekilde halka açtıkları bloglar dünyada ve iş hayatında giderek önem kazanmaktadır. Türkiye'de az sayıda olsa da bazı şirketler şirket bloglarını hizmete sunmaya başlamıştır. Aslında yeryüzündeki akım, şirketin doğrudan değil, samimi karakterdeki bazı çalışanların desteklenmesi yoluyla bloglamaktır. Hatta en ünlü şirket bloglarını tutan Microsoft çalışanları, samimiyetlerine inandırmak için arasıra rakip firmaların ürünlerini de övmekte, reklamını yapmaktadır.
Bu tür bloglar çok fazla deneyimi olmayan kişilerin bile kullanabileceği ve sayfalarını düzenleyebileceği yapıdadır ve daha çok günlük olarak kullanılırlar. Kişilerin günlük yaşamda yaşadıkları olayları, karşılaştıkları durumları okurlarıyla paylaşmasını sağlar. Bloglarda en fazla rastlanan türdür.
Temasal
Sadece belirli bir alanda yazılan gönderilerin yer aldığı, belirli bir konuda uzman kişilerin yazdığı ve düzenlediği bloglardır. Politika, pazarlama, yemek, internet, ekonomi, tasarım, fotoğraf, programlama dilleri, blogger temaları ve benzeri konularda odaklanmış bloglar bulunmaktadır. Türkçe olarak yayınlanan bloglarda en fazla ilgiyi yemek ve blogger eklentileri konulu bloglar çekmekte, sayı olarak ise bilgisayar blogları göze çarpmaktadır.
Topluluk
Üyelik sistemine sahip olan ve bu üyelerin yazdıkları gönderilerden meydana gelen bloglardır. Komünite olarak da adlandırılan bu türdeki blogların çoğu kendi sunucularındaki blog yazılımını kullanmaktadır. Tarihsel olarak ise, LiveJournal'da oluşan bir kültür mirasını devam ettirmektedirler..
Şirket
Şirketlerin kendileri ile ilgili haber ve duyurularını daha samimi bir şekilde halka açtıkları bloglar dünyada ve iş hayatında giderek önem kazanmaktadır. Türkiye'de az sayıda olsa da bazı şirketler şirket bloglarını hizmete sunmaya başlamıştır. Aslında yeryüzündeki akım, şirketin doğrudan değil, samimi karakterdeki bazı çalışanların desteklenmesi yoluyla bloglamaktır. Hatta en ünlü şirket bloglarını tutan Microsoft çalışanları, samimiyetlerine inandırmak için arasıra rakip firmaların ürünlerini de övmekte, reklamını yapmaktadır.
Blogun geçmişi
Blogların içeriği geleneksel internet içeriğinden farklılık gösterdiği için sadece bloglar için kurulmuş özel indeksleme mekanizmaları ve arama motorları bulunmaktadır. Technorati en başarılı blog teknolojilerinden biridir. Ayrıca Google Blog Search adında bir blog arama motoru işletmektedir. 2005 yılında Verisign tarafından satın alınan Weblogs.com, dünyanın en büyük blog ping servisi olarak tüm internet indeksleme mekanizmalarına veri sağlamaktadır.
İnternet ile ilgili ciddi bir araştırma kurumu olan Jupiter Research'ün 2005 yılında yaptığı bir araştırmasına göre, blog sitesi sahiplerinin yarısının yıllık geliri 60.000 doların üstünde; blog okuyanların %60'ı erkek ve blog okuma alışkanlığı olanların %73'ü 5 yıldan uzun süredir internet bağlantısına sahip. Blog okuyanların %28'i blog okumak için RSS kullanıyor. 2005 sonunda yapılan başka bir araştırmaya göre de internet kullanıcılarının %38'i blog kelimesinin anlamını bildiklerini, %27'si ise blog okuduklarını belirtmiştir. Blogosferin nabzını tutma misyonundaki Technorati'nin istatistiklerine göre, günde 50.000'den fazla yeni blog sitesi yaratılıyor.
Blogların kullanımı 1999 yılında Blogger'ın bu hizmeti vermeye başlaması ve kısa süre sonra bunu ücretsiz hale getirmesi ile yaygınlaşmıştır. 2003 yılı Şubat ayında Google, Blogger'ı satın aldı ve Google araç çubuğuna, ziyaret edilen sayfanın adresini doğrudan bloga girmeyi sağlayan 'Blog This!' tuşu yerleştirdi. İngilizce bilen çoğu kişi ilk defa bu düğme sayesinde bloglar ile tanışmıştır.
Blogger ile aynı zamanlarda kurulan LiveJournal, sadece belirli kişilerin okumasına izin verilebilen blog sayfaları sağlayarak popüler olmuş bir blog sitesidir. Halen en çok blog yaratılan sistemlerden biri olan LiveJournal, yazdıklarını herkesle paylaşmak istemeyen ve grup bağlarına önem veren kişiler tarafından tercih ediliyor.
Microsoft'un Windows Live Spaces adlı blog sistemi de, MSN üyelerine sunulan Windows Live Messenger hizmetine ilişkilendirilince ciddi bir yayılma göstermiştir. Üyelerin fotoğraf albümü oluşturmasına izin veren sistem, blogların güncellendiği anda paylaşılmasını sağlayan dahili bir yapıya da sahiptir. Daha çok amatör kullanıcılar yönelik bir hizmet olan Windows Live Spaces, görünüş ve yapı olarak değişikliğe pek açık değildir. Ayrıca, Windows Live Messenger daha çok sohbet amacıyla kullanılan bir servis olduğundan, Space'lerde yer alan bloglar da daha çok resim yükleme alanı olarak kullanılmaktadır.
Hızla büyüyen ve ciddi bir akım haline gelen blog dünyasında, İnternetin devlerinden Yahoo! da 2005 yılının Mart ayında kendi blog sistemi Yahoo! 360'ı açtığını ilan etti.
Kullanıcının kendi sunucusuna kurarak çalıştırdığı blog yazılımlarında WordPress liderdir.
Son olarak 2007 yılında da, Tim O'Reilly Blogger's Code of Conduct fikrini ortaya atmıştır.
İnternet ile ilgili ciddi bir araştırma kurumu olan Jupiter Research'ün 2005 yılında yaptığı bir araştırmasına göre, blog sitesi sahiplerinin yarısının yıllık geliri 60.000 doların üstünde; blog okuyanların %60'ı erkek ve blog okuma alışkanlığı olanların %73'ü 5 yıldan uzun süredir internet bağlantısına sahip. Blog okuyanların %28'i blog okumak için RSS kullanıyor. 2005 sonunda yapılan başka bir araştırmaya göre de internet kullanıcılarının %38'i blog kelimesinin anlamını bildiklerini, %27'si ise blog okuduklarını belirtmiştir. Blogosferin nabzını tutma misyonundaki Technorati'nin istatistiklerine göre, günde 50.000'den fazla yeni blog sitesi yaratılıyor.
Blogların kullanımı 1999 yılında Blogger'ın bu hizmeti vermeye başlaması ve kısa süre sonra bunu ücretsiz hale getirmesi ile yaygınlaşmıştır. 2003 yılı Şubat ayında Google, Blogger'ı satın aldı ve Google araç çubuğuna, ziyaret edilen sayfanın adresini doğrudan bloga girmeyi sağlayan 'Blog This!' tuşu yerleştirdi. İngilizce bilen çoğu kişi ilk defa bu düğme sayesinde bloglar ile tanışmıştır.
Blogger ile aynı zamanlarda kurulan LiveJournal, sadece belirli kişilerin okumasına izin verilebilen blog sayfaları sağlayarak popüler olmuş bir blog sitesidir. Halen en çok blog yaratılan sistemlerden biri olan LiveJournal, yazdıklarını herkesle paylaşmak istemeyen ve grup bağlarına önem veren kişiler tarafından tercih ediliyor.
Microsoft'un Windows Live Spaces adlı blog sistemi de, MSN üyelerine sunulan Windows Live Messenger hizmetine ilişkilendirilince ciddi bir yayılma göstermiştir. Üyelerin fotoğraf albümü oluşturmasına izin veren sistem, blogların güncellendiği anda paylaşılmasını sağlayan dahili bir yapıya da sahiptir. Daha çok amatör kullanıcılar yönelik bir hizmet olan Windows Live Spaces, görünüş ve yapı olarak değişikliğe pek açık değildir. Ayrıca, Windows Live Messenger daha çok sohbet amacıyla kullanılan bir servis olduğundan, Space'lerde yer alan bloglar da daha çok resim yükleme alanı olarak kullanılmaktadır.
Hızla büyüyen ve ciddi bir akım haline gelen blog dünyasında, İnternetin devlerinden Yahoo! da 2005 yılının Mart ayında kendi blog sistemi Yahoo! 360'ı açtığını ilan etti.
Kullanıcının kendi sunucusuna kurarak çalıştırdığı blog yazılımlarında WordPress liderdir.
Son olarak 2007 yılında da, Tim O'Reilly Blogger's Code of Conduct fikrini ortaya atmıştır.
Blog nedir
Blog, genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yayınlandığı, web tabanlı bir yayını belirtir. Çoğunlukla her gönderinin sonunda yazarın adı ve gönderi zamanı belirtilir. Yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapılabilir. Yorumlar, blog kültürünün çok önemli bir dinamiğidir; bu sayede yazar ve okuyucular arasında iletişim sağlanır. Bunun dışında, geri izleme (trackback) mekanizmasıyla, belirli bir yazı hakkında yazılan diğer yazıların belirlenebilmesi de mümkündür.
İlk bloglar elle yazılıp güncellenirken, bugün bu iş için özel yazılmış yazılımlar kullanılmaktadır. Bu yazılımlardan bazıları bir blog servisi sağlayıcı sitenin alt alan adları olarak yaratılabilen, bazıları ise kullanıcının kendi sunucusuna kurup çalıştırması gereken yazılımlardır.
İlk bloglar elle yazılıp güncellenirken, bugün bu iş için özel yazılmış yazılımlar kullanılmaktadır. Bu yazılımlardan bazıları bir blog servisi sağlayıcı sitenin alt alan adları olarak yaratılabilen, bazıları ise kullanıcının kendi sunucusuna kurup çalıştırması gereken yazılımlardır.
Blogger.com
Blogger.com, Pyra Labs tarafından geliştirilip Google tarafından satın alınan, İnternet'teki ilk blog hizmet sağlayıcısıdır. En çok ziyaret edilen ilk on ağ sitesinden birisidir. Üye sayısı'nın 2 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Günde 18 milyon civarında 'tık'lanmaktadır. Türkçe dahil onlarca dil desteği ile birlikte hizmet vermektedir. 24 Ekim 2008 tarihinde Telekom tarafından siteye erişim engellenmiş ve engellenme sebebi dahi belirtilmemiştir.
Erişime engellenmesi [değiştir]
Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği 24.10.2008 tarihinde saat 12:30'da erişime engellendi.[1] Daha sonra yasağın justin.tv sitesinin yayınladığı LigTV maçlarının bir blog üzerinden sunulmasından dolayı olduğu ortaya çıktı. Dört günlük yasak sonunda delil yetersizliğinden dolayı engelleme kaldırıldı.[2]
Erişime engellenmesi [değiştir]
Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği 24.10.2008 tarihinde saat 12:30'da erişime engellendi.[1] Daha sonra yasağın justin.tv sitesinin yayınladığı LigTV maçlarının bir blog üzerinden sunulmasından dolayı olduğu ortaya çıktı. Dört günlük yasak sonunda delil yetersizliğinden dolayı engelleme kaldırıldı.[2]
Bir blogda “en çok hit alan yazı acaba o blog’un en çok beğenilen yazısı mıdır?
İşte Dmry.net‘in en çok hit alan yazıları:
•ADSL Kota 1.1 ile Kota Bilginiz (291973)
•5000 üstü MSN Messenger Görüntü Resimleri (217224)
•Kumsal veya Duvara Yazı Yazmak İsteyenler (202898)
•YouTube, Google Video gibi video sitelerinden flash videoları indirin (190859)
•NFS Underground 2 ile En Yüksek Hızı Yapma Taktiği. (185093)
•Rüya Gerçek Oldu, Fifa 2006 Türkçe Spiker Yaması (181369)
•Sınırsız RAPIDSHARE (172658)
•Nedir MSN Space, Nasıl Üye Olunur? (172608)
•Dr. Haydar Dümen Yazıları Okunur (139822)
•MSN Messenger 8 Beta (130919)
Sitenin ziyaretçileri tarafından oylanan yazılar sonucunda Dmry.net‘in en çok oy alanları, en çok hit alan yazılarından epey farklı :
•Sql insert ile birçok data nasıl eklenir (5/4)
•WordPress 2.1′e Güncelleme Notları (5/2)
•Wordpress Rehberi 1.0 (5/1)
•Pardus Dergi (5/3)
•PHP Tema motorları (5/2)
•Autocad XREF komutunun kullanımı (5/1)
•Bedava Blog Temaları (5/3)
•Simple Tagging 1.3 Eklentisine Türkçe Karakter Desteği (5/1)
•Ve etiketlendik (5/1)
•Diecast modeller üzerine Türkçe içerikli bir site (5/2)
•ADSL Kota 1.1 ile Kota Bilginiz (291973)
•5000 üstü MSN Messenger Görüntü Resimleri (217224)
•Kumsal veya Duvara Yazı Yazmak İsteyenler (202898)
•YouTube, Google Video gibi video sitelerinden flash videoları indirin (190859)
•NFS Underground 2 ile En Yüksek Hızı Yapma Taktiği. (185093)
•Rüya Gerçek Oldu, Fifa 2006 Türkçe Spiker Yaması (181369)
•Sınırsız RAPIDSHARE (172658)
•Nedir MSN Space, Nasıl Üye Olunur? (172608)
•Dr. Haydar Dümen Yazıları Okunur (139822)
•MSN Messenger 8 Beta (130919)
Sitenin ziyaretçileri tarafından oylanan yazılar sonucunda Dmry.net‘in en çok oy alanları, en çok hit alan yazılarından epey farklı :
•Sql insert ile birçok data nasıl eklenir (5/4)
•WordPress 2.1′e Güncelleme Notları (5/2)
•Wordpress Rehberi 1.0 (5/1)
•Pardus Dergi (5/3)
•PHP Tema motorları (5/2)
•Autocad XREF komutunun kullanımı (5/1)
•Bedava Blog Temaları (5/3)
•Simple Tagging 1.3 Eklentisine Türkçe Karakter Desteği (5/1)
•Ve etiketlendik (5/1)
•Diecast modeller üzerine Türkçe içerikli bir site (5/2)
Otel odası felsefedir
Olivier Rolin, Fransa 68’in goşist liderlerinden. Onun bu devrimci kimliğinin yansıması edebiyatta da güçlü bir kalemle karşılığını bulur. Kurgunun tüm olanaklarını zorlayan Rolin, metnin tüm araçlarını denemektedir. Her kitabında yeniyi yeniden dener. Yazarın Odalar kitabı, Sırça Otel’de Bir Oda romanının devamı gibidir. Sırça Otel’de 43 otel odasından insan manzaraları sunan yazar Odalar’da, yirmi sekiz çağdaş Fransız yazardan kendi otel odalarını anlatmalarını ister.
Yirmi sekiz yazarın kimi Rolin’in kendilerinden istedikleri ‘otel odası’ yazısına atıfla, kimi kaldıkları otelin bulunduğu şehri anlatarak, kimi kavramsal olarak ‘oda’ fikrinden yola çıkarak, kimi ise usta kalemlere taş çıkartır biçimde ‘oda’nın betimlemesini yaparak başlar denemesine. Kendine ait bir odadan farklı olarak otel odaları aidiyetsizliğe işaret eder. Misafiri çok ama sahibi yoktur (ki mülkiyeti kastetmiyoruz). Yazar Rolin, Odalar denemesini “yazarlar arasında oynanan bir oyun” olarak tanımlar. Şüphesiz bu kurmacanın yarattığı türden bir oyundur. Yirmi sekiz kalem, üslupları, dünya algılayışları ve konuları düzleminde farklılıklarını ilk cümlelerinden açık ederler; Sevgilimi beklediğim oda, Sevgilimin çağrısına geldiğim oda, Ölümü beklediğim oda, Kaçırıldığım oda, Sade bir oda, Sarıya boyanmış bir oda...
Rolin, yirmi sekiz yazarı bir araya getirip, onlardan aynı konuyu yazmalarını isteyerek okurlarına bir yapı-söküm’ün araçlarını göstermek ister. Buna Derrida’nın modern Penelope dediği kavramla ulaşır. Yirmi sekiz yazarımız tıpkı Penelope gibi ortak konulu metni örüp yeniden söker ve yeniden örmeye başlarlar. Sökme (ravel) hem sökmek hem de örmek (to unravel) eylemini ifade eder. Kitabı bütünlüklü bir metin olarak ele aldığınızda, sonsuza açılan oda numaraları (36 no’lu oda, 555 no’lu oda/Romandan) hem bir başlangıcı hem de sonu ifade eder. Her bir yazar kendi otel odasında kendi metnini örmektedir, fakat sadece kendi metnini örmekle de kalmaz aynı zamanda kendinden bir önceki ve bir sonraki metni de söker. Aynı sarı renge boyalı oda, kimine sevinç verirken kiminde mide bulantısı yaratır. Kiminin odası 2 metreyken kiminin ki 5-10 metredir. Yirmi sekiz otel odası, tek bir odanın yeniden yapılıp bozulduğu bir el oyuncağına döner; açılıp genişleyen, daralıp kapanan; yatak, komodin, yazı masası, küvet, pencere, kapı gibi nesnelerin aynı oda içerisinde farklı görünüm ve konumlarda yer alması. Okuyucu bu romanı eline aldığında, sadece farklı yirmi sekiz anlatı okuyacağını değil, bütünün eklektik yapısını meydana getiren parçaları olduğunu düşünmelidir.
Yazarlar içerisinden romanın söz konusu kurgusunu açık etmeye en yakını Michele Deguy’dur. Otel odalarını bir labirente benzeten Deguy, bir odadan bir başka odaya geçişimizi varoluş düzenimizle ilişkilendirir ve insanlık durumu olarak “bir açmazdan ötekine geçiş” değerlendirmesiyle insanlık trajedisini anlatmaya çalışır ve “Otel odası felsefidir” der. Rolin sizi Fransız edebiyatının günümüz yazarlarıyla tanışmanız için Otel Odası’na davet ediyor, bu randevuyu kaçırmayın.
Serap Özgür/Radikal
ODALAR
Olivier Rolin ve Arkadaşları
Çeviren: Orçun Türkay
Can Yayınları
2009
212 sayfa
14 TL.
inceleyelim
Theodor Adorno, Jean-Paul Sartre, Emmanuel Levinas
Marshall McLuhan, Albert Camus, Slavoj Zizek
Louis Althusser, Jean-François Lyotard, Michel Foucault
Marshall McLuhan, Albert Camus, Slavoj Zizek
Louis Althusser, Jean-François Lyotard, Michel Foucault
20. yüzyıl filozofları
Henri Bergson (1846-1941)
Gottlob Frege (1848-1925)
Edmund Husserl (1859-1938)
Rudolf Steiner (1861-1925)
Albert Jay Nock (1870-1945)
Vladimir Lenin (1870-1924)
Bertrand Russell (1872-1970)
George Edward Moore (1873-1958)
Ernst Cassirer (1874-1945)
Albert Schweitzer (1875-1965)
Martin Buber (1878-1965)
Lev Troçki (1879-1940)
Otto Weininger (1880-1903)
Oswald Spengler (1880-1936)
Pierre Teilhard de Chardin (1881-1955)
Ludwig von Mises (1881-1973)
Moritz Schlick (1882-1936)
Jose Ortega y Gasset (1883-1955)
Gaston Bachelard (1884-1962)
Ernst Bloch (1885-1977)
Jerry Fodor (1935- )
Alain Badiou (1937- )
Thomas Nagel (1937- )
Robert Nozick (1938-2002)
Gilbert Harman (1938- )
Tzvetan Todorov (1939- )
John D. Caputo (1940- )
Saul Kripke (1940-)
Philippe Lacoue-Labarthe (1940- )
Jean-Luc Nancy (1940- )
David K. Lewis (1941-2001)
Giorgio Agamben (1942- )
John McDowell (1942-)
Luce Irigaray (1930- )
Michel Serres (1930- )
Daniel Dennett (1942- )
Georg Lukacs (1885-1971)
Ludwig Wittgenstein (1889-1951)
Martin Heidegger (1889-1976)
Rudolf Carnap (1891-1970)
Antonio Gramsci (1891-1937)
Michael Polanyi (1891-1976)
Walter Benjamin (1892-1940)
Mao Zedong (1893-1976)
Max Horkheimer (1895-1973)
Georges Bataille (1897-1962
David Blitz (Unknown- )
Leo Strauss (1899-1973)
Gilbert Ryle (1900-1976)
Hans-Georg Gadamer (1900-2002)
Jacques Lacan (1901-1981)
Alfred Tarski (1901-1983)
Henri Lefebvre (1901-1991)
C.L.R. James (1901-1989)
Mortimer Adler (1902-2001)
Herbert Feigl (1902-1988)
Eric Hoffer (1902-1983)
Guy Debord (1931-1994)
Roger Penrose (1931- )
Richard Rorty (1931- )
Charles Taylor (1931- )
John Searle (1932- )
Paul Virilio (1932- )
Antonio Negri (1933- )
Jaegwon Kim (1934- )
Oskar Negt (1934- )
Hilary Putnam (1926- )
Bernard Williams (1929-2003)
Jürgen Habermas (1929- )
Jean Baudrillard (1929- )
David Kaplan (1929-)
Pierre Bourdieu (1930-2002)
Jacques Derrida (1930-2004)
Karl Popper (1902-1994)
F. P. Ramsey (1903-1930)
Theodor Adorno (1903-1969)
Georges Canguilhem (1904-1995)
Ayn Rand (1905-1982)
Jean-Paul Sartre (1905-1980)
Hannah Arendt (1906-1975)
Emmanuel Levinas (1906-1995)
Nelson Goodman (1906-1989)
Maurice Blanchot (1907-2003)
Jean Hyppolite (1907-1968)
Claude Lévi-Strauss (1908- )
Maurice Merleau-Ponty (1908-1961)
Simone de Beauvoir (1908-1986)
Willard Van Orman Quine (1908-2000)
Simone Weil (1909-1943)
Max Black (1909-1988)
Isaiah Berlin (1909-1997)
Alfred Ayer (1910-1989)
Kenneth E. Boulding (1910-1993)
John Langshaw Austin (1911-1960)
Marshall McLuhan (1911-1980)
Wilfrid Sellars (1912-1989)
Arne Næss (1912- )
Alan Turing (1912-1954)
Albert Camus (1913-1960)
Paul Ricoeur (1913-2005)
Roderick Chisholm (1916-1999)
Georg Henrik von Wright (1916-2003)
Eugene Gendlin (1926- )
Leonardo Polo (1926- )
Hans Köchler (1948- )
Slavoj Zizek (1949- )
Colin McGinn (1950- )
Donald Davidson (1917-2003)
Louis Althusser (1918-1990)
Paul de Man (1919-1983)
G.E.M. Anscombe (1919-2001)
R.M. Hare (1919-2002)
P. F. Strawson (1919-2006)
Philippa Foot (1920-)
John Rawls (1921-2002)
Sidney Morgenbesser (1921-2004)
Cornelius Castoriadis (1922-1997)
Thomas Samuel Kuhn (1922-1996)
Imre Lakatos (1922-1974)
Aleksandr Zinovyev (1922- )
Rene Girard (1923- )
Walter Pitts (1923-1969)
Arthur Danto (1924- )
Paul Feyerabend (1924-1994)
William H. Gass (1924- )
Jean-François Lyotard (1924-1998)
Gilles Deleuze (1925-1995)
Michael Dummett (1925- )
Stanley Cavell (1926- )
Michel Foucault (1926-1984)
Christopher Peacocke (1950- )
Hamid Dabashi (1951-)
Christine Korsgaard (1952-)
Bernard Stiegler (1952- )
Cornel West (1953- )
Kwame Anthony Akroma-Ampim Kusi Appiah (1954- )
John Zerzan (1943- )
Simon Blackburn (1944-)
Peter Singer (1946-)
Alan Belk (1947- )
Gottlob Frege (1848-1925)
Edmund Husserl (1859-1938)
Rudolf Steiner (1861-1925)
Albert Jay Nock (1870-1945)
Vladimir Lenin (1870-1924)
Bertrand Russell (1872-1970)
George Edward Moore (1873-1958)
Ernst Cassirer (1874-1945)
Albert Schweitzer (1875-1965)
Martin Buber (1878-1965)
Lev Troçki (1879-1940)
Otto Weininger (1880-1903)
Oswald Spengler (1880-1936)
Pierre Teilhard de Chardin (1881-1955)
Ludwig von Mises (1881-1973)
Moritz Schlick (1882-1936)
Jose Ortega y Gasset (1883-1955)
Gaston Bachelard (1884-1962)
Ernst Bloch (1885-1977)
Jerry Fodor (1935- )
Alain Badiou (1937- )
Thomas Nagel (1937- )
Robert Nozick (1938-2002)
Gilbert Harman (1938- )
Tzvetan Todorov (1939- )
John D. Caputo (1940- )
Saul Kripke (1940-)
Philippe Lacoue-Labarthe (1940- )
Jean-Luc Nancy (1940- )
David K. Lewis (1941-2001)
Giorgio Agamben (1942- )
John McDowell (1942-)
Luce Irigaray (1930- )
Michel Serres (1930- )
Daniel Dennett (1942- )
Georg Lukacs (1885-1971)
Ludwig Wittgenstein (1889-1951)
Martin Heidegger (1889-1976)
Rudolf Carnap (1891-1970)
Antonio Gramsci (1891-1937)
Michael Polanyi (1891-1976)
Walter Benjamin (1892-1940)
Mao Zedong (1893-1976)
Max Horkheimer (1895-1973)
Georges Bataille (1897-1962
David Blitz (Unknown- )
Leo Strauss (1899-1973)
Gilbert Ryle (1900-1976)
Hans-Georg Gadamer (1900-2002)
Jacques Lacan (1901-1981)
Alfred Tarski (1901-1983)
Henri Lefebvre (1901-1991)
C.L.R. James (1901-1989)
Mortimer Adler (1902-2001)
Herbert Feigl (1902-1988)
Eric Hoffer (1902-1983)
Guy Debord (1931-1994)
Roger Penrose (1931- )
Richard Rorty (1931- )
Charles Taylor (1931- )
John Searle (1932- )
Paul Virilio (1932- )
Antonio Negri (1933- )
Jaegwon Kim (1934- )
Oskar Negt (1934- )
Hilary Putnam (1926- )
Bernard Williams (1929-2003)
Jürgen Habermas (1929- )
Jean Baudrillard (1929- )
David Kaplan (1929-)
Pierre Bourdieu (1930-2002)
Jacques Derrida (1930-2004)
Karl Popper (1902-1994)
F. P. Ramsey (1903-1930)
Theodor Adorno (1903-1969)
Georges Canguilhem (1904-1995)
Ayn Rand (1905-1982)
Jean-Paul Sartre (1905-1980)
Hannah Arendt (1906-1975)
Emmanuel Levinas (1906-1995)
Nelson Goodman (1906-1989)
Maurice Blanchot (1907-2003)
Jean Hyppolite (1907-1968)
Claude Lévi-Strauss (1908- )
Maurice Merleau-Ponty (1908-1961)
Simone de Beauvoir (1908-1986)
Willard Van Orman Quine (1908-2000)
Simone Weil (1909-1943)
Max Black (1909-1988)
Isaiah Berlin (1909-1997)
Alfred Ayer (1910-1989)
Kenneth E. Boulding (1910-1993)
John Langshaw Austin (1911-1960)
Marshall McLuhan (1911-1980)
Wilfrid Sellars (1912-1989)
Arne Næss (1912- )
Alan Turing (1912-1954)
Albert Camus (1913-1960)
Paul Ricoeur (1913-2005)
Roderick Chisholm (1916-1999)
Georg Henrik von Wright (1916-2003)
Eugene Gendlin (1926- )
Leonardo Polo (1926- )
Hans Köchler (1948- )
Slavoj Zizek (1949- )
Colin McGinn (1950- )
Donald Davidson (1917-2003)
Louis Althusser (1918-1990)
Paul de Man (1919-1983)
G.E.M. Anscombe (1919-2001)
R.M. Hare (1919-2002)
P. F. Strawson (1919-2006)
Philippa Foot (1920-)
John Rawls (1921-2002)
Sidney Morgenbesser (1921-2004)
Cornelius Castoriadis (1922-1997)
Thomas Samuel Kuhn (1922-1996)
Imre Lakatos (1922-1974)
Aleksandr Zinovyev (1922- )
Rene Girard (1923- )
Walter Pitts (1923-1969)
Arthur Danto (1924- )
Paul Feyerabend (1924-1994)
William H. Gass (1924- )
Jean-François Lyotard (1924-1998)
Gilles Deleuze (1925-1995)
Michael Dummett (1925- )
Stanley Cavell (1926- )
Michel Foucault (1926-1984)
Christopher Peacocke (1950- )
Hamid Dabashi (1951-)
Christine Korsgaard (1952-)
Bernard Stiegler (1952- )
Cornel West (1953- )
Kwame Anthony Akroma-Ampim Kusi Appiah (1954- )
John Zerzan (1943- )
Simon Blackburn (1944-)
Peter Singer (1946-)
Alan Belk (1947- )
Etiketler:
Antonio Negri,
Edmund Husserl,
Henri Bergson,
Jean-Luc Nancy,
Jose Ortega y Gasset,
Levis Strauss,
Ludwig Wittgenstein,
Tzvetan Todorov,
Vladimir Lenin,
Walter Benjamin
20. yüzyıl felsefesine genel bakış
Analitik felsefe
Dil felsefesi
Yorumsamacılık
Yapısöküm
Varoluşçuluk
Mantıksal Pozitivizm
Nihilizm
Fenomenoloji
Yapısalcılık
Eleştirel teori
Dil felsefesi
Yorumsamacılık
Yapısöküm
Varoluşçuluk
Mantıksal Pozitivizm
Nihilizm
Fenomenoloji
Yapısalcılık
Eleştirel teori
Postmodern Kuramcılar
Jacques Derrida
Jean-François Lyotard
Jacques Lacan
Julia Kristeva
Michel Foucault
Gilles Deleuze
Jean Baudrillard
Jean-François Lyotard
Jacques Lacan
Julia Kristeva
Michel Foucault
Gilles Deleuze
Jean Baudrillard
İmparatorluk Ve İletişim Araçları Harold A. Innis
'Mısır yazısı, imparatorluğun yavaş yavaş yükselip, oldukça hızlı çöktüğü süreçte de karmaşık biçimde ve yapıda kalmayı sürdürdü. Bu karmaşıklık, yazıcılara güç ve statü kazandırdı; kendi çıkarlarını koruma noktasında din adamları ile yazıcıları bir araya getirdi; tekelci yönetime özgü ağ, kralların gücünü azalttı ve evrimsel nitelikteki toplumsal değişimleri sınırlandırdı'. (INNIS, 1986:22) Innis 'İmparatorluklar ve İletişim Araçları'nda tarihin çeşitli dönemlerinde başat konumda olmuş imparatorluklar örneğinden yararlanarak iletişim araçlarının iktidarın bir parçası, taşıyıcısı olarak egemenlik ilişkilerinin sürdürülmesinde ve meşru gösterilmesinde oynadığı temel rolü sergilemeye çalışmıştır.
Bir 'iletişim tarihi' olarak değerlendirilebilecek bu kitabında Innis, sansür gibi yazı/iletişim araçları üzerindeki iktidarı merkezde toplamaya, yoğunlaştırmaya dönük çabalarla senato gibi iktidarın tek başına tekelci kullanımını kırmaya dönük çabaların salt geçmişe değil bugüne dönüşen bir süreç içinde sürekli bir çatışma halinde olduğunu sergilemeye çalışmıştır.
Dolayısıyla bu kitabı geçmişe ait bir emsaller deposu gibi okumak da mümkündür. Ancak asıl önemi, altı bin yıl önce hesap kayıtlarını tutmakta kullanılan 'düğümlü iplerden', görselliğin ve şimdiki zamanın öne çıktığı 'yeni medya' kadar insanoğlunun bir düşünme, anlama, yaratma yani bir var olma biçimi olarak söz ve yazıyla kurduğu 'barışıklığın' tarihi olarak okunduğunda ortaya çıkacaktır.
Bir 'iletişim tarihi' olarak değerlendirilebilecek bu kitabında Innis, sansür gibi yazı/iletişim araçları üzerindeki iktidarı merkezde toplamaya, yoğunlaştırmaya dönük çabalarla senato gibi iktidarın tek başına tekelci kullanımını kırmaya dönük çabaların salt geçmişe değil bugüne dönüşen bir süreç içinde sürekli bir çatışma halinde olduğunu sergilemeye çalışmıştır.
Dolayısıyla bu kitabı geçmişe ait bir emsaller deposu gibi okumak da mümkündür. Ancak asıl önemi, altı bin yıl önce hesap kayıtlarını tutmakta kullanılan 'düğümlü iplerden', görselliğin ve şimdiki zamanın öne çıktığı 'yeni medya' kadar insanoğlunun bir düşünme, anlama, yaratma yani bir var olma biçimi olarak söz ve yazıyla kurduğu 'barışıklığın' tarihi olarak okunduğunda ortaya çıkacaktır.
Semiyolojinin üstadları
Semiyotik ya da diğer adıyla semiyoloji, simge, sembol ve İşaretlerin yorumlanmasını, üretilmesini veya işaretleri anlama süreçlerini içeren bütün faktörlerin sistematik bir şekilde incelenmesine dayanan bir bilim dalıdır. Semiyotik disiplinlerarası bir sahadır. Değişik işaret sistemlerine dayanan anlam ve bildirişim konularını inceler. Fransızlar semiyoloji terimini kullanmışlardır. Semiyotik eski Yunancada işaret anlamına gelen semeîon kelimesinden gelir. Modern semiyotik başlıca iki kaynağa dayanır. Bunlardan birincisi Ferdinand de Saussure’ün 1916’da yayımlanan Genel Dilbilim Dersler'i, ikincisi ise Charles Sanders Peirce’ün yazılarıdır. Kültürel kodlar, gelenekler ve metni anlam süreçlerine göre düzenlenmiş işaret sistemleri diye nitelenen her şey semiyotiğin inceleme alanına girmektedir. Semiyotik bugünkü anlamda ilk defa John Locke tarafından "Essays Concerning Human Understanding", (1690) başlıklı eserde kullanılmıştır. Semioloji, yapısalcılığın modeli olarak düşünülmektedir.
Charles Peirce · Thomas Sebeok
Ferdinand de Saussure
Mikhail Bakhtin · Jakob von Uexküll
Umberto Eco · Louis Hjelmslev
Algirdas Julien Greimas
Roman Jakobson · Juri Lotman
Roland Barthes · Marcel Danesi
John Deely · Roberta Kevelson
Eero Tarasti · Kalevi Kull
Michael Silverstein
Charles Peirce · Thomas Sebeok
Ferdinand de Saussure
Mikhail Bakhtin · Jakob von Uexküll
Umberto Eco · Louis Hjelmslev
Algirdas Julien Greimas
Roman Jakobson · Juri Lotman
Roland Barthes · Marcel Danesi
John Deely · Roberta Kevelson
Eero Tarasti · Kalevi Kull
Michael Silverstein
Okuma listesi Umberto Eco
Gülün Adı (Can Yayınları, 1986)
Alımlama Göstergebilimi (Düzlem Yayınları, 1991)
Foucault Sarkacı (Can Yayınları, 1992)
Günlük Yaşam'dan Sanata (Adam Yayıncılık, 1993)
Önceki Günün Adası (Can Yayınları, 1995)
Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti (Can Yayınları, 1995)
Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı (Afa Yayınları, 1995)
Ortaçağı Düşlemek (Can Yayınları, 1996)
Yorum ve Aşırı Yorum (Can Yayınları, 1996)
Somon Balığıyla Yolculuk (Can Yayınları, 1997)
Yanlış Okumalar (Can Yayınları, 1997)
Beş Ahlak Yazısı (Can Yayınları, 1998)
Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik (Can Yayınları, 1998)
Açık Yapıt (Can Yayınları, 2001)
Zamanların Sonu Üstüne Söyleşiler (Yapı Kredi Yayınları, 2001)
Baudolino (Doğan Kitap, 2003)
İnanç ya da İnançsızlık (1001 Kitap, 2005)
Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi (Doğan Kitap, 2005)
Cecü'nün Yer Cüceleri (Yapı Kredi Yayınları, 2006)
Güzelliğin Tarihi (Doğan Kitap, 2006)
Alımlama Göstergebilimi (Düzlem Yayınları, 1991)
Foucault Sarkacı (Can Yayınları, 1992)
Günlük Yaşam'dan Sanata (Adam Yayıncılık, 1993)
Önceki Günün Adası (Can Yayınları, 1995)
Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti (Can Yayınları, 1995)
Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı (Afa Yayınları, 1995)
Ortaçağı Düşlemek (Can Yayınları, 1996)
Yorum ve Aşırı Yorum (Can Yayınları, 1996)
Somon Balığıyla Yolculuk (Can Yayınları, 1997)
Yanlış Okumalar (Can Yayınları, 1997)
Beş Ahlak Yazısı (Can Yayınları, 1998)
Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik (Can Yayınları, 1998)
Açık Yapıt (Can Yayınları, 2001)
Zamanların Sonu Üstüne Söyleşiler (Yapı Kredi Yayınları, 2001)
Baudolino (Doğan Kitap, 2003)
İnanç ya da İnançsızlık (1001 Kitap, 2005)
Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi (Doğan Kitap, 2005)
Cecü'nün Yer Cüceleri (Yapı Kredi Yayınları, 2006)
Güzelliğin Tarihi (Doğan Kitap, 2006)
İyi haber, kötü haber
Beyinde bir ur düşünün, kötü huylu. Doktor, ameliyat veya ilaçla tedavi diye iki senaryo sunuyor.
Geçen geceydi. Karanlıkta fısır fısır konuşarak sınıra doğru koşmaya başladık. Kimi metruk binalar arasından, bazen de içlerinden hızlı ama koşmadan ilerliyorduk. Yanımdaki birkaç kişinin çoğunu daha önce tanıdığımı sanmıyorum. Üzerinde doktor önlüğü olan bir adam etekleri savrula savrula arkamızdan bizi kovalarken, dört metreden yüksek olduğuna bahse girebileceğim kafes tellere tırmanmaya başladık. En tepede dikenli teller nöbeti devralıyordu. Anlayamadığım kadar kısa zamanda ve kolayca öbür tarafa geçmeyi başardık. Kaçtığımız yerin Ermenistan olduğuna eminim. Kovalayan adam da silueti ardımızda kaybolan akıl hastanesinden bir doktordu sanırım. Tellerin öte yanı ise Rusya olmalı. Bir üst geçitten Türkiye'ye kapağı atmayı beklerken, karnımız acıkınca, içi karanlık ve otogar gibi hareketli, yağda alabalık pişirilen bir restorana girdik. Yemekleri, Ermenistan'dan da kaçmamıza yardım ettiğini sandığım yazarımız Richard Giragosian ısmarladı... O sıra ısrarla başımda dolanan bir sivrisineğin rahatsız edici hamlesiyle uyandım. Durumu en çok kâbusa çeviren de o sivrisinek olmalı.
Şimdi rüya tabirlerine mi, yoksa okuldan kalma üstü toz tutmuş sosyal psikoloji kitaplarına mı başvurmalıyım, bilmiyorum. Son aylarda; son yıllarda yaşadıklarımızdan da sarsıcı gelişmelere tanıklık ediyoruz. Ermenistan ile imzaladığımız ve Azerbaycan ile aramızı biraz bozan protokollerin ardından son gelişme, 34 PKK'lının geçen haftaki gösterişli teslim günleri oldu. Şimdilik! Elimin altında rüya tabirleri sözlüğü olmadığından çareyi sosyal bilimlerde aramak benim için daha kolay. Newsweek yazıişleri de birkaç aydır pek çok kişinin benzer rüyalar gördüğünü gözlemlediğinden, olan biteni anlamayı kolaylaştıracak 112 kitaplık bir seçki hazırladı bu sayı için. İstanbul Kitap Fuarı da vesile oldu.
AK Parti, ikinci iktidar döneminde on yıllardır kimsenin kapağını kaldırmadığı dosyaları çözmeye girişti. Bu, kendi iktidarını -siyasette asker etkisi gibi durumları da değiştirerek- gerçekten yaşamak isteyen bir hükümetin alması gereken bir sorumluluktu. Bu arada ciddi siyasi riskleri de göze aldılar. Muhalefet de doğal olarak bu risklerin gerçekleşmesi ihtimaliyle, kendi adına puan toplamaya çalışıyor. Bu risklerin ne kadarı puan kazandırır, ne kadarı herkese kaybettirir ve kim ne kadarını göze alabilir, orası henüz belli değil. İlk kez denenen pek çok şeyde olduğu gibi, her ne kadar bir yerlerde bilgi ve planlar olsa da, yeni öğrenilecek epeyce durumla karşılaşmak kaçınılmaz. Bu durumların insanları rahatsız etmesi de öyle. Bu noktada bir iyi bir de kötü haber var. İyi haber şu: Onlarca yıllık sorunlarını -ki bunların sorun olduğunu hemen herkes kabul ediyor, o halde çözülmeleri gerekiyor- kısa zamanda çözmeye çalışan Türkiye'de insanların huzursuz olması doğal. Dahası, söz konusu sorunlar üzerine yine on yıllardır dönen şoven söylemlerin ardından, insanların değişime hemen uyum sağlamayıp tepki göstermesi sağlıklı sayılabilir. Paris Sorbonne Üniversitesi'nden Jean Stoetzel'in ifadesiyle, sosyal psikolojinin alanına giren olaylarda, tutumların tohumlarına kadar gitmek gerekiyor. Bu yolculuk sırasında da yanlış anlamalar ve kasıtlı dezenformasyon örnekleri ortaya çıkabiliyor. Ve geçmiş ile bugün, bir an kol kola karşınızda dikiliveriyor. Bireysel psikolojilerimizin biraraya gelmesiyle beliren toplum psikolojisi, her birimizin psikolojisini de ziyadesiyle etkiliyor. Bu döngüden çıkmak zor. Aynı döngü sebebiyle, tepkilerin yankılanarak büyümesini durdurmak da...
PKK'lıların Habur'dan girip teslim olmalarından sonraki gösteriler, başlangıçta diğerlerinin de teslim olmasının hızlanmasına ve teslim olma sürecinin başladığının duyulmasına yönelik bir tür halkla ilişkiler yöntemi gibiydi. Ama ipin ucu kaçtı. Şimdi onlara karşı yükselen tepkiler yüzünden, yenilerinin gelişi erteleniyor. Velhasıl, toplumsal tepkiler, herkesi ziyadesiyle ilgilendiriyor. Bunlara dair yeni yollar ve yöntemler de. Ama Türkiye'de üniversitelerde, yaşadıklarımızı manalandırıp kontrol altında yürümesi için alternatif yollar sunacak çalışmaların üretildiğini söyleyemeyiz. Dolayısıyla başta siyaset ve medya olmak üzere, ilgilenenler, kendi meşrebince ekstra çabaya zorlanıyor.
Yorgunluğun, beyin ameliyatı için ideal bir durum olduğu söylenemez. Hangi beyin ameliyatı, diyeceksiniz. Toplumu ilgilendiren sorunlarda (bugün olanlar gibi) çözüm için yola çıkıldığında herkes için (ameliyatı yapan, olan, onun yakını, alacaklısı, komşusu vs.) çok nazik, ustalık gerektiren bir tür beyin ameliyatı hayal edelim örneğin. Beyinde bir ur düşünün, kötü huylu. Doktor, ameliyat veya ilaçla tedavi diye iki senaryo sunuyor. Elbette kimse kesin bilemez ama ilkinde daha uzun, ikincide daha kısa ömür biçiyor. İlk seçenekte yüksek olmasa bile masada kalma riski de var. Hangisini seçerdiniz? Tabii tansiyondan şekere, hormonlardan başka detaylara her koşulun ameliyat için ideale yaklaştırılacağını düşünerek kararınızı verirdiniz. Belki çevredeki koşullar da gelirdi akla.
Komünist Manifesto'nun -New York Times yazarı Thomas L. Friedman'a göre muhtemelen en önemli paragrafında- Marx ve Engels şöyle yazmıştı: "Bütün sabit ve donmuş ilişkiler, beraberinde getirdikleri eski ve yeni saygıdeğer önyargılar ve görüşlerle birlikte tasfiye oluyor; bütün yeni oluşmuş ilişkiler kemikleşemeden eskiyor." Etraftaki koşulların en sarsıcı olanı da, alışkanlıkların, bakış açılarının ister istemez değişmesinin gerekmesi. İngiliz The Economist dergisi "Türkiye, ABD, Iraklı Kürtler ve ihtimal ki PKK arasında bir yıldır gizli görüşmeler vardı" iddiasında bulunuyor. Bunda yeni bir şey yok, gizli servisler bunun için kurulur. Asıl iş, hep neticenin alenen ortaya çıkmasıyla başlıyor. Türkiye sorunlarını çözmeye çalışırken, kimin pişman olup olmadığını daha epey konuşurmuşuz gibi geliyor.
Kötü haber ne mi? Bütün bu yazdıklarım aslında ahaliyi hiç ilgilendirmiyor.
Selçuk Tepeli
http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/33210/Iyi-haber-kotu-haber
Geçen geceydi. Karanlıkta fısır fısır konuşarak sınıra doğru koşmaya başladık. Kimi metruk binalar arasından, bazen de içlerinden hızlı ama koşmadan ilerliyorduk. Yanımdaki birkaç kişinin çoğunu daha önce tanıdığımı sanmıyorum. Üzerinde doktor önlüğü olan bir adam etekleri savrula savrula arkamızdan bizi kovalarken, dört metreden yüksek olduğuna bahse girebileceğim kafes tellere tırmanmaya başladık. En tepede dikenli teller nöbeti devralıyordu. Anlayamadığım kadar kısa zamanda ve kolayca öbür tarafa geçmeyi başardık. Kaçtığımız yerin Ermenistan olduğuna eminim. Kovalayan adam da silueti ardımızda kaybolan akıl hastanesinden bir doktordu sanırım. Tellerin öte yanı ise Rusya olmalı. Bir üst geçitten Türkiye'ye kapağı atmayı beklerken, karnımız acıkınca, içi karanlık ve otogar gibi hareketli, yağda alabalık pişirilen bir restorana girdik. Yemekleri, Ermenistan'dan da kaçmamıza yardım ettiğini sandığım yazarımız Richard Giragosian ısmarladı... O sıra ısrarla başımda dolanan bir sivrisineğin rahatsız edici hamlesiyle uyandım. Durumu en çok kâbusa çeviren de o sivrisinek olmalı.
Şimdi rüya tabirlerine mi, yoksa okuldan kalma üstü toz tutmuş sosyal psikoloji kitaplarına mı başvurmalıyım, bilmiyorum. Son aylarda; son yıllarda yaşadıklarımızdan da sarsıcı gelişmelere tanıklık ediyoruz. Ermenistan ile imzaladığımız ve Azerbaycan ile aramızı biraz bozan protokollerin ardından son gelişme, 34 PKK'lının geçen haftaki gösterişli teslim günleri oldu. Şimdilik! Elimin altında rüya tabirleri sözlüğü olmadığından çareyi sosyal bilimlerde aramak benim için daha kolay. Newsweek yazıişleri de birkaç aydır pek çok kişinin benzer rüyalar gördüğünü gözlemlediğinden, olan biteni anlamayı kolaylaştıracak 112 kitaplık bir seçki hazırladı bu sayı için. İstanbul Kitap Fuarı da vesile oldu.
AK Parti, ikinci iktidar döneminde on yıllardır kimsenin kapağını kaldırmadığı dosyaları çözmeye girişti. Bu, kendi iktidarını -siyasette asker etkisi gibi durumları da değiştirerek- gerçekten yaşamak isteyen bir hükümetin alması gereken bir sorumluluktu. Bu arada ciddi siyasi riskleri de göze aldılar. Muhalefet de doğal olarak bu risklerin gerçekleşmesi ihtimaliyle, kendi adına puan toplamaya çalışıyor. Bu risklerin ne kadarı puan kazandırır, ne kadarı herkese kaybettirir ve kim ne kadarını göze alabilir, orası henüz belli değil. İlk kez denenen pek çok şeyde olduğu gibi, her ne kadar bir yerlerde bilgi ve planlar olsa da, yeni öğrenilecek epeyce durumla karşılaşmak kaçınılmaz. Bu durumların insanları rahatsız etmesi de öyle. Bu noktada bir iyi bir de kötü haber var. İyi haber şu: Onlarca yıllık sorunlarını -ki bunların sorun olduğunu hemen herkes kabul ediyor, o halde çözülmeleri gerekiyor- kısa zamanda çözmeye çalışan Türkiye'de insanların huzursuz olması doğal. Dahası, söz konusu sorunlar üzerine yine on yıllardır dönen şoven söylemlerin ardından, insanların değişime hemen uyum sağlamayıp tepki göstermesi sağlıklı sayılabilir. Paris Sorbonne Üniversitesi'nden Jean Stoetzel'in ifadesiyle, sosyal psikolojinin alanına giren olaylarda, tutumların tohumlarına kadar gitmek gerekiyor. Bu yolculuk sırasında da yanlış anlamalar ve kasıtlı dezenformasyon örnekleri ortaya çıkabiliyor. Ve geçmiş ile bugün, bir an kol kola karşınızda dikiliveriyor. Bireysel psikolojilerimizin biraraya gelmesiyle beliren toplum psikolojisi, her birimizin psikolojisini de ziyadesiyle etkiliyor. Bu döngüden çıkmak zor. Aynı döngü sebebiyle, tepkilerin yankılanarak büyümesini durdurmak da...
PKK'lıların Habur'dan girip teslim olmalarından sonraki gösteriler, başlangıçta diğerlerinin de teslim olmasının hızlanmasına ve teslim olma sürecinin başladığının duyulmasına yönelik bir tür halkla ilişkiler yöntemi gibiydi. Ama ipin ucu kaçtı. Şimdi onlara karşı yükselen tepkiler yüzünden, yenilerinin gelişi erteleniyor. Velhasıl, toplumsal tepkiler, herkesi ziyadesiyle ilgilendiriyor. Bunlara dair yeni yollar ve yöntemler de. Ama Türkiye'de üniversitelerde, yaşadıklarımızı manalandırıp kontrol altında yürümesi için alternatif yollar sunacak çalışmaların üretildiğini söyleyemeyiz. Dolayısıyla başta siyaset ve medya olmak üzere, ilgilenenler, kendi meşrebince ekstra çabaya zorlanıyor.
Yorgunluğun, beyin ameliyatı için ideal bir durum olduğu söylenemez. Hangi beyin ameliyatı, diyeceksiniz. Toplumu ilgilendiren sorunlarda (bugün olanlar gibi) çözüm için yola çıkıldığında herkes için (ameliyatı yapan, olan, onun yakını, alacaklısı, komşusu vs.) çok nazik, ustalık gerektiren bir tür beyin ameliyatı hayal edelim örneğin. Beyinde bir ur düşünün, kötü huylu. Doktor, ameliyat veya ilaçla tedavi diye iki senaryo sunuyor. Elbette kimse kesin bilemez ama ilkinde daha uzun, ikincide daha kısa ömür biçiyor. İlk seçenekte yüksek olmasa bile masada kalma riski de var. Hangisini seçerdiniz? Tabii tansiyondan şekere, hormonlardan başka detaylara her koşulun ameliyat için ideale yaklaştırılacağını düşünerek kararınızı verirdiniz. Belki çevredeki koşullar da gelirdi akla.
Komünist Manifesto'nun -New York Times yazarı Thomas L. Friedman'a göre muhtemelen en önemli paragrafında- Marx ve Engels şöyle yazmıştı: "Bütün sabit ve donmuş ilişkiler, beraberinde getirdikleri eski ve yeni saygıdeğer önyargılar ve görüşlerle birlikte tasfiye oluyor; bütün yeni oluşmuş ilişkiler kemikleşemeden eskiyor." Etraftaki koşulların en sarsıcı olanı da, alışkanlıkların, bakış açılarının ister istemez değişmesinin gerekmesi. İngiliz The Economist dergisi "Türkiye, ABD, Iraklı Kürtler ve ihtimal ki PKK arasında bir yıldır gizli görüşmeler vardı" iddiasında bulunuyor. Bunda yeni bir şey yok, gizli servisler bunun için kurulur. Asıl iş, hep neticenin alenen ortaya çıkmasıyla başlıyor. Türkiye sorunlarını çözmeye çalışırken, kimin pişman olup olmadığını daha epey konuşurmuşuz gibi geliyor.
Kötü haber ne mi? Bütün bu yazdıklarım aslında ahaliyi hiç ilgilendirmiyor.
Selçuk Tepeli
http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/33210/Iyi-haber-kotu-haber
TERMİNALDE MELEK OLMAK Alain de Botton
Uçakta, bambaşka âlemlerden eve dönerken kurduğunuz hayaller, yeniliklere açık aklınız, terminalde bavulunuzu beklerken ağırlaşmaya başlar. Havaalanları, hayalle gerçek arasındaki, bedenle ruh arasındaki araf gibidir. İngiltere’nin Heathrow terminalleri, yerle gök arasında geçen saatlerde Birleşik Krallık’ın yeni yüzünü yolculara tanıştırmayı amaçlıyor.
Bir zamanlar varışlar için vakit vardı. Coğrafyanın derece derece değişmesi, iç dönüşümü sağlamaya yardımcı olurdu: Çöl çalıya, çayırlar yeşil çimenlere toprağı teslim ederdi. Limanda, develerin yükü sırtlarından indirilir, gümrükte beklenir, yolculuğun sohbeti buharlı gemide sürerdi. Uçan balıklar geminin yanından geçer, tayfalar kâğıt oynar, hava yavaş yavaş serinlerdi.
Şimdi bir yolcu, salı günü Abuja’dayken, çarşamba günü kendini Heathrow Havaalanı’nın yeni terminalindeki uydunun önünde bulabilir. Önceki gün öğlen, bir Afrika guguk kuşu sesi eşliğinde Wuse bölgesinde kızarmış muz yemiş biri, çarşamba sabahı 08.00’de, pilot 777’nin motorunu kapatırken giriş kapısının yanındaki Costa Coffee’nin önünde olabilir.
Yorgunluğa rağmen, algıları tamamen açıktır. Her şeyi beynine kaydeder: Işıklar, işaretler, yer cilası, ten renkleri, metalik sesler, reklamlar; hepsi, aynı uyuşturucu etkisi altında birinin, bir bebeğin ya da Tolstoy’un zihnine sahipmiş gibi aklına kazınır. Ev, bir anda olunabilecek en tuhaf yer gibi gelir. Her ayrıntısı, ziyaret edilen başka toprakların etkisiyle göreceleşir. Obudu tepelerinin hatırasıyla, sabah güneşi ne kadar da garip görünür. Atlas Dağları’nın tepesindeki rüzgârın ardından anonslar kulağa ne kadar anormal gelir. Özellikle de, Lusaka’nın sokak pazarındaki insan sesleri hâlâ kulağında çınlarken, iki görevli kızın konuştuğu İngilizce, nasıl anlaşılmaz bir şekilde yabancıdır.
Kişi, yakaladığı kristal perspektifi hiç bırakmamak ister. Tunus’ta ya da Haydarabad’da alternatif gerçeklikler tanıdıktan sonra öğrendiklerini, memleketiyle ilgili bildikleriyle dengelemek ister. Burada hiçbir şeyin normal olmadığını, Wiesbaden’de, Luoyang’da sokakların farklı olduğunu, şu anda bulunduğu yerin dünyada gidilebilecek yüzlerce yerden yalnızca biri olduğunu unutmamaya çalışır.
CESUR KARAR
Alain de Botton’un ağustos ayında bir haftasını geçirdiği Londra’nın Heathrow Havaalanı’nın operasyon şefi Mike Brown, de Botton’a gözlemlemesi için tüm terminalleri açmayı “cesur ve maceraperest” bir karar olarak nitelendiriyor. “Küçük bir hamamböceğine kadar gördüğüm her şeyi yazacağım” diyen yazarın incelediği, geçen sene açılan Terminal 5, aksaklıklar nedeniyle oldukça fazla olumsuz eleştiri almıştı.
YENİ TERMİNAL, YENİ İNGİLTERE
Uçuşun kısa tarihinde, yolcuları varışın onuruna yakışır şekilde karşılayacak mimari standardı yakalayan havaalanı pek olmadı. Pek azı, Kudüs’ün, kavrulan Şefelah düzlüklerinden, hırsız kaynayan sokaklardan Kutsal Şehir’e gelen yolcuları karşılayan Jaffa Kapısı’na yaklaşan örnekler sunabildiler.
Oysa Terminal 5, bu konuda şansını deneyecek gibi görünüyor. Heathrow’daki eski terminallerde, gözünüzden kaçması zor bir halı türü vardı: Alacalı yeşil, sarı, kahverengi ve turuncu. İnsanın aklına, kusmuk, pub ve hastane getiriyordu. Şimdi ise, tam tersi, şık gri karolar döşenmiş, aydınlık koridorlar cam panellerle kaplanarak, rahatlatıcı açık yeşil bir ışık elde edilmiş. Tuvaletlerin tesisatı konusunda cömert davranılmış, her bir kabinin kapısı ağır ahşaptan.
Bu yeni yapı, İngiltere için de yeni bir fikri temsil ediyor: Teknolojiyle barışık, geçmişe takılıp kalmayan, demokratik, toleranslı, akıllı, eğlenceli, inat ve alaycılıktan uzak bir ülke. Tüm bunlar işin basitleştirilmiş hali elbette. 20 kilometre ötede, batıda ve kuzeyde, terminalin duvarlarına ve tavanına işlenmiş bütün bu kodları yerle bir edecek küçük köyler, yıkık malikâneler var.
Ne olursa olsun, Geoffrey Bawa’nın Colombo’daki Parlamento Binası ya da Jørn Utzon’un Sydney’deki Opera Binası gibi, Richard Roger’ın Terminal 5’i, hırslı mimarinin, bir kimlik yansıtmaktan çok, yaratmak üzerine kurulu ayrıcalıklarından faydalanıyor. Yolcuların, pasaportlarını damgalatmak, bavullarını almak gibi işlemler süresince geçirecekleri bir saat civarındaki vakitte, Birleşik Krallık’ın, bugün olduğu değil, bir gün geleceği yeri hissettirmeyi amaçlıyor.
İnişten sonraki kısa yürüyüşün ardından yolcular, yasal ağırlığın dozunu düşürmek için büyük çaba sarf eden bir salona giriyorlar. Bariyerler, silahlar, korunaklı kabinler yok. Baş hizasının üstünde bir tabelanın hafif ışığı yanıyor, yerde ince granit bir çizgi salonu bölüyor. Güvenlik elbette orada hazır bulunuyor. Görünmez olacak kadar kendilerine güvenliler; herhangi bir acil durumda ortaya çıkacaklar. Temizlik ekibi günde üç kez, bir tarafta uçakların durduğu sahipsiz topraklarla, Büyük Britanya sakinlerinin hizmetine sunulmuş parfümerilerin, cömert kütüphanelerin, kanalizasyon suyuyla büyüyen bitkilerin, yaya geçitlerinin olduğu tarafı ayıran o ince çizgiyi süpürüyor. Ama bilgisayarın en ufak hatasında, tüm bu mutlu vaatler yerle bir olabilir. Güvenlik çağırılır, talihsiz yolcu salondan alınıp, iki kat yukarıdaki odalara götürülür.
Terminalin oyun salonuna bırakılan Etiyopya Veya
Somali’den gelen az sayıda çocuğun aklında İngiltere; Quavers marka cipsler, jelibonlar ve kare kutularda meyve sularından oluşan, dijital çalar saatler hediye edecek kadar zengin, güvenlik görevlileri oyuncak trenin vagonlarını birbirine monte edecek kadar becerikli bir ülke olarak kalacak.
BAVULLA BULUŞMANIN MELANKOLİSİ
Çocukların oyun odası da acı verici keskinlikte. Bir Brio treni, Lego City oluşturmaya yetecek kadar lego parçası, bir kutu Caran d’Ache boya kalemi, odada tecrit edilen her çocuk için, onlarda kalacak paketlerce abur cubur ve plastik hayvanlar. Böylece, Etiyopya ya da Somali’den gelen az sayıda çocuğun aklında İngiltere; Quavers marka cipsler, jelibonlar ve kare kutularda meyve sularından oluşan, dijital çalar saatler hediye edecek kadar zengin, güvenlik görevlileri, oyuncak trenin vagonlarını birbirine monte edecek kadar becerikli bir ülke olarak kalacak. Yan tarafta, her kelimenin polis tarafından kaydedildiği, nispeten daha boş bir odada, başarısız göç başvurularını duygusuz görevlilere açıklamaya çalışan ebeveynleri, ülkenin başka bir yüzünü tecrübe ediyor oysaki.
Tarih boyunca, bagaj alım bölümünde çok az neşeli an yaşanmıştır. Yine de terminal, yolcuların iyimserliğini korumak için elinden geleni yapmaya çalışır. Yüksek tavanı, kusursuz beton duvarları, ortalıkta boş bekleyen el arabaları vardır. Dahası, iyi günlerde bavullar da çabuk gelir. Heathrow’un taşıma bandından sorumlu Hollandalı şirket Vanderlande Industries, bavul lojistiği konusunda dünya lideri. Terminalde, saatte 12 bin bavul taşıyan toplam 17 kilometre uzunluğunda taşıma bandı var. 140 bilgisayar, bavul etiketlerini tarıyor, her birinin gittiği yeri belirliyor, patlayıcı madde kontrolü yapıyor. Makineler, bagajlara, çok az insanın gösterebileceği seviyede ilgi gösteriyor. Bavullar transitte bekliyorsa, robotlar onları yatakhanelerine taşıyıp, nazikçe sarı döşeklerin üzerine yerleştiriyor. Burada, aynı yukarıdaki lounge’da yayılan sahipleri gibi tembel tembel geri alınmayı bekliyorlar. Çatıya ya da dolaba kaldırılana kadar, birçok bavul, sahiplerinden çok daha ilginç bir tatil geçiriyor, daha sıra dışı şeyler görüyor.
Yine de sonunda, yolcunun bavuluyla buluştuğu anın, telafisi mümkün olmayan bir melankolisi vardır.
Havada, hiçbir yük olmadan geçen saatlerde yolcular, aşağıdaki ormanlara, kıyılara bakıp gelecekle ilgili umut dolu planlar yaptıktan sonra taşıma bandının yanında, birden maddi dünyayla ve hayatın külfetiyle yüz yüze gelirler. Uçakla, bagaj alım salonu arasındaki zıt âlemde, doğal güçlerin yarattığı ikilik iş başındadır. Madde ve ruhun, ağırlığın ve hafifliğin, bedenin ve canın dikotomisinde, eşitliğin negatif tarafı, hep Vanderlande’nin gelişmiş taşıma bantlarında ilerleyen siyah Samsonite’a bağlıdır.
İçinde limon yeşili bir bikini, Freud’un ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’nun okunmamış bir kopyası, Chicago’daki otelden çalınmış bir bornoz ve anti-depresanlar olanlar gibi, her bavul, yoğun bireyselliğin simgesidir; burada insan kendinden başka birini düşünmeye başlayamaz.
Bandın etrafında, sanki Roma trafiğinde sıkışmış gibi, birbirlerine bir santim yol vermeyi reddeden el arabaları arasında sıkışıp kalırız. Kanatlarına tekerlekli bavullar bağlanmış, yerinden edilmiş melekleriz burada.
Alain de Botton’un, Heathrow Havaalanı’nda bir hafta geçirdikten sonra, gözlemlerini yazdığı son kitabı ‘A Week at the Airport: A Heathrow Diary’den, yazarın izniyle kullanılmıştır. Tüm hakları Tempo’ya aittir.
10 BİN KİTAP HEDİYE
“Bir Marslıya modern uygarlığın, iyisiyle kötüsüyle her şeyini göstermek isterseniz, onu kesinlikle bir havaalanına götürmelisiniz” diyen Alain de Botton’un Heathrow gözlemlerinden oluşan kitabından 10 bin kopya, terminali ziyaret edenlere dağıtılıyor.
Havada, hiçbir yük olmadan geçen saatlerde YOLCULAR, aşağıdaki ormanlara, kıyılara bakıp, gelecekle ilgili umut dolu planlar yaptıktan sonra, taşıma bandının yanında, birden maddi dünyayla ve hayatın külfetiyle yüz yüze gelirler.
Alain de Botton
tempo
Bir zamanlar varışlar için vakit vardı. Coğrafyanın derece derece değişmesi, iç dönüşümü sağlamaya yardımcı olurdu: Çöl çalıya, çayırlar yeşil çimenlere toprağı teslim ederdi. Limanda, develerin yükü sırtlarından indirilir, gümrükte beklenir, yolculuğun sohbeti buharlı gemide sürerdi. Uçan balıklar geminin yanından geçer, tayfalar kâğıt oynar, hava yavaş yavaş serinlerdi.
Şimdi bir yolcu, salı günü Abuja’dayken, çarşamba günü kendini Heathrow Havaalanı’nın yeni terminalindeki uydunun önünde bulabilir. Önceki gün öğlen, bir Afrika guguk kuşu sesi eşliğinde Wuse bölgesinde kızarmış muz yemiş biri, çarşamba sabahı 08.00’de, pilot 777’nin motorunu kapatırken giriş kapısının yanındaki Costa Coffee’nin önünde olabilir.
Yorgunluğa rağmen, algıları tamamen açıktır. Her şeyi beynine kaydeder: Işıklar, işaretler, yer cilası, ten renkleri, metalik sesler, reklamlar; hepsi, aynı uyuşturucu etkisi altında birinin, bir bebeğin ya da Tolstoy’un zihnine sahipmiş gibi aklına kazınır. Ev, bir anda olunabilecek en tuhaf yer gibi gelir. Her ayrıntısı, ziyaret edilen başka toprakların etkisiyle göreceleşir. Obudu tepelerinin hatırasıyla, sabah güneşi ne kadar da garip görünür. Atlas Dağları’nın tepesindeki rüzgârın ardından anonslar kulağa ne kadar anormal gelir. Özellikle de, Lusaka’nın sokak pazarındaki insan sesleri hâlâ kulağında çınlarken, iki görevli kızın konuştuğu İngilizce, nasıl anlaşılmaz bir şekilde yabancıdır.
Kişi, yakaladığı kristal perspektifi hiç bırakmamak ister. Tunus’ta ya da Haydarabad’da alternatif gerçeklikler tanıdıktan sonra öğrendiklerini, memleketiyle ilgili bildikleriyle dengelemek ister. Burada hiçbir şeyin normal olmadığını, Wiesbaden’de, Luoyang’da sokakların farklı olduğunu, şu anda bulunduğu yerin dünyada gidilebilecek yüzlerce yerden yalnızca biri olduğunu unutmamaya çalışır.
CESUR KARAR
Alain de Botton’un ağustos ayında bir haftasını geçirdiği Londra’nın Heathrow Havaalanı’nın operasyon şefi Mike Brown, de Botton’a gözlemlemesi için tüm terminalleri açmayı “cesur ve maceraperest” bir karar olarak nitelendiriyor. “Küçük bir hamamböceğine kadar gördüğüm her şeyi yazacağım” diyen yazarın incelediği, geçen sene açılan Terminal 5, aksaklıklar nedeniyle oldukça fazla olumsuz eleştiri almıştı.
YENİ TERMİNAL, YENİ İNGİLTERE
Uçuşun kısa tarihinde, yolcuları varışın onuruna yakışır şekilde karşılayacak mimari standardı yakalayan havaalanı pek olmadı. Pek azı, Kudüs’ün, kavrulan Şefelah düzlüklerinden, hırsız kaynayan sokaklardan Kutsal Şehir’e gelen yolcuları karşılayan Jaffa Kapısı’na yaklaşan örnekler sunabildiler.
Oysa Terminal 5, bu konuda şansını deneyecek gibi görünüyor. Heathrow’daki eski terminallerde, gözünüzden kaçması zor bir halı türü vardı: Alacalı yeşil, sarı, kahverengi ve turuncu. İnsanın aklına, kusmuk, pub ve hastane getiriyordu. Şimdi ise, tam tersi, şık gri karolar döşenmiş, aydınlık koridorlar cam panellerle kaplanarak, rahatlatıcı açık yeşil bir ışık elde edilmiş. Tuvaletlerin tesisatı konusunda cömert davranılmış, her bir kabinin kapısı ağır ahşaptan.
Bu yeni yapı, İngiltere için de yeni bir fikri temsil ediyor: Teknolojiyle barışık, geçmişe takılıp kalmayan, demokratik, toleranslı, akıllı, eğlenceli, inat ve alaycılıktan uzak bir ülke. Tüm bunlar işin basitleştirilmiş hali elbette. 20 kilometre ötede, batıda ve kuzeyde, terminalin duvarlarına ve tavanına işlenmiş bütün bu kodları yerle bir edecek küçük köyler, yıkık malikâneler var.
Ne olursa olsun, Geoffrey Bawa’nın Colombo’daki Parlamento Binası ya da Jørn Utzon’un Sydney’deki Opera Binası gibi, Richard Roger’ın Terminal 5’i, hırslı mimarinin, bir kimlik yansıtmaktan çok, yaratmak üzerine kurulu ayrıcalıklarından faydalanıyor. Yolcuların, pasaportlarını damgalatmak, bavullarını almak gibi işlemler süresince geçirecekleri bir saat civarındaki vakitte, Birleşik Krallık’ın, bugün olduğu değil, bir gün geleceği yeri hissettirmeyi amaçlıyor.
İnişten sonraki kısa yürüyüşün ardından yolcular, yasal ağırlığın dozunu düşürmek için büyük çaba sarf eden bir salona giriyorlar. Bariyerler, silahlar, korunaklı kabinler yok. Baş hizasının üstünde bir tabelanın hafif ışığı yanıyor, yerde ince granit bir çizgi salonu bölüyor. Güvenlik elbette orada hazır bulunuyor. Görünmez olacak kadar kendilerine güvenliler; herhangi bir acil durumda ortaya çıkacaklar. Temizlik ekibi günde üç kez, bir tarafta uçakların durduğu sahipsiz topraklarla, Büyük Britanya sakinlerinin hizmetine sunulmuş parfümerilerin, cömert kütüphanelerin, kanalizasyon suyuyla büyüyen bitkilerin, yaya geçitlerinin olduğu tarafı ayıran o ince çizgiyi süpürüyor. Ama bilgisayarın en ufak hatasında, tüm bu mutlu vaatler yerle bir olabilir. Güvenlik çağırılır, talihsiz yolcu salondan alınıp, iki kat yukarıdaki odalara götürülür.
Terminalin oyun salonuna bırakılan Etiyopya Veya
Somali’den gelen az sayıda çocuğun aklında İngiltere; Quavers marka cipsler, jelibonlar ve kare kutularda meyve sularından oluşan, dijital çalar saatler hediye edecek kadar zengin, güvenlik görevlileri oyuncak trenin vagonlarını birbirine monte edecek kadar becerikli bir ülke olarak kalacak.
BAVULLA BULUŞMANIN MELANKOLİSİ
Çocukların oyun odası da acı verici keskinlikte. Bir Brio treni, Lego City oluşturmaya yetecek kadar lego parçası, bir kutu Caran d’Ache boya kalemi, odada tecrit edilen her çocuk için, onlarda kalacak paketlerce abur cubur ve plastik hayvanlar. Böylece, Etiyopya ya da Somali’den gelen az sayıda çocuğun aklında İngiltere; Quavers marka cipsler, jelibonlar ve kare kutularda meyve sularından oluşan, dijital çalar saatler hediye edecek kadar zengin, güvenlik görevlileri, oyuncak trenin vagonlarını birbirine monte edecek kadar becerikli bir ülke olarak kalacak. Yan tarafta, her kelimenin polis tarafından kaydedildiği, nispeten daha boş bir odada, başarısız göç başvurularını duygusuz görevlilere açıklamaya çalışan ebeveynleri, ülkenin başka bir yüzünü tecrübe ediyor oysaki.
Tarih boyunca, bagaj alım bölümünde çok az neşeli an yaşanmıştır. Yine de terminal, yolcuların iyimserliğini korumak için elinden geleni yapmaya çalışır. Yüksek tavanı, kusursuz beton duvarları, ortalıkta boş bekleyen el arabaları vardır. Dahası, iyi günlerde bavullar da çabuk gelir. Heathrow’un taşıma bandından sorumlu Hollandalı şirket Vanderlande Industries, bavul lojistiği konusunda dünya lideri. Terminalde, saatte 12 bin bavul taşıyan toplam 17 kilometre uzunluğunda taşıma bandı var. 140 bilgisayar, bavul etiketlerini tarıyor, her birinin gittiği yeri belirliyor, patlayıcı madde kontrolü yapıyor. Makineler, bagajlara, çok az insanın gösterebileceği seviyede ilgi gösteriyor. Bavullar transitte bekliyorsa, robotlar onları yatakhanelerine taşıyıp, nazikçe sarı döşeklerin üzerine yerleştiriyor. Burada, aynı yukarıdaki lounge’da yayılan sahipleri gibi tembel tembel geri alınmayı bekliyorlar. Çatıya ya da dolaba kaldırılana kadar, birçok bavul, sahiplerinden çok daha ilginç bir tatil geçiriyor, daha sıra dışı şeyler görüyor.
Yine de sonunda, yolcunun bavuluyla buluştuğu anın, telafisi mümkün olmayan bir melankolisi vardır.
Havada, hiçbir yük olmadan geçen saatlerde yolcular, aşağıdaki ormanlara, kıyılara bakıp gelecekle ilgili umut dolu planlar yaptıktan sonra taşıma bandının yanında, birden maddi dünyayla ve hayatın külfetiyle yüz yüze gelirler. Uçakla, bagaj alım salonu arasındaki zıt âlemde, doğal güçlerin yarattığı ikilik iş başındadır. Madde ve ruhun, ağırlığın ve hafifliğin, bedenin ve canın dikotomisinde, eşitliğin negatif tarafı, hep Vanderlande’nin gelişmiş taşıma bantlarında ilerleyen siyah Samsonite’a bağlıdır.
İçinde limon yeşili bir bikini, Freud’un ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’nun okunmamış bir kopyası, Chicago’daki otelden çalınmış bir bornoz ve anti-depresanlar olanlar gibi, her bavul, yoğun bireyselliğin simgesidir; burada insan kendinden başka birini düşünmeye başlayamaz.
Bandın etrafında, sanki Roma trafiğinde sıkışmış gibi, birbirlerine bir santim yol vermeyi reddeden el arabaları arasında sıkışıp kalırız. Kanatlarına tekerlekli bavullar bağlanmış, yerinden edilmiş melekleriz burada.
Alain de Botton’un, Heathrow Havaalanı’nda bir hafta geçirdikten sonra, gözlemlerini yazdığı son kitabı ‘A Week at the Airport: A Heathrow Diary’den, yazarın izniyle kullanılmıştır. Tüm hakları Tempo’ya aittir.
10 BİN KİTAP HEDİYE
“Bir Marslıya modern uygarlığın, iyisiyle kötüsüyle her şeyini göstermek isterseniz, onu kesinlikle bir havaalanına götürmelisiniz” diyen Alain de Botton’un Heathrow gözlemlerinden oluşan kitabından 10 bin kopya, terminali ziyaret edenlere dağıtılıyor.
Havada, hiçbir yük olmadan geçen saatlerde YOLCULAR, aşağıdaki ormanlara, kıyılara bakıp, gelecekle ilgili umut dolu planlar yaptıktan sonra, taşıma bandının yanında, birden maddi dünyayla ve hayatın külfetiyle yüz yüze gelirler.
Alain de Botton
tempo
ANTİSEMİTİN ÇELİŞKİLERİ
Antisemitler için bir Yahudi, evinde geçiciyse bu rahatsız edicidir, keza kendi evinde kalıcıysa da. Gelecek itirazı biliyorum: O topraklar Filistinlilerindi. Ama bir noktayı gözden kaçırmamak gerek
Umberto Eco
Daniel Barenboim dünyadaki çok sayıda entelektüelden, Filistin’de süregelen trajedinin son bulması için yapılan çağrıya imza atmalarını istedi. Çağrı, ilk bakışta aşikâr ve temelde, etkin bir arabuluculuk için tüm olası imkânların kullanılmasını talep ediyor. Ancak büyük bir İsrailli sanatçı tarafından yapılması anlamlı: Bu, İsrail’in en parlak ve mütefekkir zihinlerinin bile, mantık ya da hatanın hangi tarafta olduğunu sorgulamaktan vazgeçtiklerinin ve iki halkın bir arada yaşamalarına olanak sağlanmasını istediklerinin işareti. Böyleyse eğer, İsrail hükümetine karşı yapılan siyasi protesto gösterilerini anlamak mümkün; ancak bunlar genellikle antisemitizm işareti olarak algılanıyor. Göstericilerin kendisi olmasa bile, okuduğum gazeteler, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi, antisemitizmi ortaya koyuyorlar: ‘Amsterdam’da antisemitik gösteriler’ ve benzeri gibi. Durum o kadar normal geliyor ki, bunu anormal karşılamak anormal kaçıyor. Ama kendimize şu soruyu soralım: Merkel hükümetine karşı yapılan bir gösteriyi anti Aryen, ya da Berlusconi hükümetine karşı yapılanı anti Latin olarak mı tanımlayacağız?
Bin yıllık antisemitizm sorununu, mevsimsel çıkışlarını, değişik kökenlerini ele almak için bu köşe yetmeyebilir. İki bin yıldır var olan davranışta, dini inançtan, fundamentalist imandan bir şeyler vardır; bu, yüzyıllar boyunca gezegenimize bulaşan marazi fanatizm türlerinden biri olarak tanımlanabilir. Bizi günaha sokmak için komplo kuran şeytanın varlığına inanıyorsa çoğu insan, neden dünyayı ele geçirmek için İsrail komplosuna inanılmasın?
Ancak, antisemitizmin, irrasyonel ve körü körüne fideistik tüm davranışlar gibi çelişkilerle yaşadığını, bunları fark etmediğini, hatta hiç çekinmeden bunlardan beslendiğini vurgulamak isterim. Örneğin, 1800’lerin antisemitizminin klasiklerinde, duruma göre her ikisi de kullanılan iki sav vardı: Birincisi şuydu: Bir Yahudi, dar ve karanlık yerlerde yaşadığı için, Hıristiyanlara kıyasla enfeksiyon ve hastalıklara daha duyarlıydı (ve dolayısıyla daha tehlikeli). Diğeri ise esrarengiz nedenlerden ötürü veba ve diğer salgınlara daha dayanıklı, aynı zamanda cinsel açıdan çok istekli ve korkunç derecede doğurgan ve bu nedenle Hıristiyan dünyasını ele geçirmek açısından tehlikeli olduğuydu.
Gerek sağ, gerek sol kesim tarafından geniş olarak ele alınan bir başka inanç daha vardı ve model olarak hem sosyalist antisemitizmin bir klasik ismini (Toussenel, ‘Les Juifs rois de l’époque’, 1847) hem Katolik antisemitizmin bir klasiğini (Gougenot de Mousseaux, ‘Le Juif, le judaïsme et la judaïsation des peuples chrétiens’ 1869) örnek alıyorum. Her ikisinde de Yahudilerin tarımla hiç uğraşmadıkları, bu nedenle yaşadıkları devletin üretim hayatından uzak kaldıkları; buna karşılık, yapı olarak göçebe olduklarından ve mesyanik umutların peşine takılıp onları konuk eden devleti her an terk edebileceklerinden, zenginliklerini kolayca yanlarında götürebilmek için finansla uğraştıkları belirtiliyor.
Dönemin diğer antisemit metinlerinin, ünlü Sion Protokollerine kadar, Yahudileri, ele geçirmek için toprak varlığına göz dikmekle suçladıklarını sessizce geçeceğiz. Antisemitizmin çelişkilerden korkmadığını söylemiştik. Ancak şu var ki, İsrail Yahudilerinin önemli bir özelliği, Filistin’deki arazilerini olağanüstü mo-dern yöntemlerle işledikleri, model çiftlikler inşa ettikleri ve yaşadıkları bir toprağı korumak için savaştıklarıdır. Arap antisemitizminin onları suçladıkları tam da budur: Bu nedenle temel hedefi, İsrail devletini yok etmektir.
Kısacası, antisemitler için bir Yahudi, evinde geçiciyse bu rahatsız edicidir, keza kendi evinde kalıcıysa da. Doğal olarak, gelecek itirazın ne olduğunu çok iyi biliyorum: İsrail’in olduğu yer Filistin toprağıydı. Ama o topraklar, Kuzey Amerika’da olduğu gibi, şiddetle ve yerleşik halkın cezalandırılmasıyla, ya da Güney Amerika örneğindeki gibi, meşru krallarının yönettiği bazı devletlerin yok edilmesiyle değil, tam tersine kimsenin karşı koymadığı ağır bir göç sürecinde elde edildi.
Her şekilde, İsrail politikasını her eleştirdiğinde seni, antisemitizmle suçlayan Yahudi can sıkıyorsa, İsrail politikasına her eleştiriyi antisemitizm tanımlamalarına çeviren herkes çok daha sıkıntı veriyor.
tempo
Umberto Eco
Daniel Barenboim dünyadaki çok sayıda entelektüelden, Filistin’de süregelen trajedinin son bulması için yapılan çağrıya imza atmalarını istedi. Çağrı, ilk bakışta aşikâr ve temelde, etkin bir arabuluculuk için tüm olası imkânların kullanılmasını talep ediyor. Ancak büyük bir İsrailli sanatçı tarafından yapılması anlamlı: Bu, İsrail’in en parlak ve mütefekkir zihinlerinin bile, mantık ya da hatanın hangi tarafta olduğunu sorgulamaktan vazgeçtiklerinin ve iki halkın bir arada yaşamalarına olanak sağlanmasını istediklerinin işareti. Böyleyse eğer, İsrail hükümetine karşı yapılan siyasi protesto gösterilerini anlamak mümkün; ancak bunlar genellikle antisemitizm işareti olarak algılanıyor. Göstericilerin kendisi olmasa bile, okuduğum gazeteler, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi, antisemitizmi ortaya koyuyorlar: ‘Amsterdam’da antisemitik gösteriler’ ve benzeri gibi. Durum o kadar normal geliyor ki, bunu anormal karşılamak anormal kaçıyor. Ama kendimize şu soruyu soralım: Merkel hükümetine karşı yapılan bir gösteriyi anti Aryen, ya da Berlusconi hükümetine karşı yapılanı anti Latin olarak mı tanımlayacağız?
Bin yıllık antisemitizm sorununu, mevsimsel çıkışlarını, değişik kökenlerini ele almak için bu köşe yetmeyebilir. İki bin yıldır var olan davranışta, dini inançtan, fundamentalist imandan bir şeyler vardır; bu, yüzyıllar boyunca gezegenimize bulaşan marazi fanatizm türlerinden biri olarak tanımlanabilir. Bizi günaha sokmak için komplo kuran şeytanın varlığına inanıyorsa çoğu insan, neden dünyayı ele geçirmek için İsrail komplosuna inanılmasın?
Ancak, antisemitizmin, irrasyonel ve körü körüne fideistik tüm davranışlar gibi çelişkilerle yaşadığını, bunları fark etmediğini, hatta hiç çekinmeden bunlardan beslendiğini vurgulamak isterim. Örneğin, 1800’lerin antisemitizminin klasiklerinde, duruma göre her ikisi de kullanılan iki sav vardı: Birincisi şuydu: Bir Yahudi, dar ve karanlık yerlerde yaşadığı için, Hıristiyanlara kıyasla enfeksiyon ve hastalıklara daha duyarlıydı (ve dolayısıyla daha tehlikeli). Diğeri ise esrarengiz nedenlerden ötürü veba ve diğer salgınlara daha dayanıklı, aynı zamanda cinsel açıdan çok istekli ve korkunç derecede doğurgan ve bu nedenle Hıristiyan dünyasını ele geçirmek açısından tehlikeli olduğuydu.
Gerek sağ, gerek sol kesim tarafından geniş olarak ele alınan bir başka inanç daha vardı ve model olarak hem sosyalist antisemitizmin bir klasik ismini (Toussenel, ‘Les Juifs rois de l’époque’, 1847) hem Katolik antisemitizmin bir klasiğini (Gougenot de Mousseaux, ‘Le Juif, le judaïsme et la judaïsation des peuples chrétiens’ 1869) örnek alıyorum. Her ikisinde de Yahudilerin tarımla hiç uğraşmadıkları, bu nedenle yaşadıkları devletin üretim hayatından uzak kaldıkları; buna karşılık, yapı olarak göçebe olduklarından ve mesyanik umutların peşine takılıp onları konuk eden devleti her an terk edebileceklerinden, zenginliklerini kolayca yanlarında götürebilmek için finansla uğraştıkları belirtiliyor.
Dönemin diğer antisemit metinlerinin, ünlü Sion Protokollerine kadar, Yahudileri, ele geçirmek için toprak varlığına göz dikmekle suçladıklarını sessizce geçeceğiz. Antisemitizmin çelişkilerden korkmadığını söylemiştik. Ancak şu var ki, İsrail Yahudilerinin önemli bir özelliği, Filistin’deki arazilerini olağanüstü mo-dern yöntemlerle işledikleri, model çiftlikler inşa ettikleri ve yaşadıkları bir toprağı korumak için savaştıklarıdır. Arap antisemitizminin onları suçladıkları tam da budur: Bu nedenle temel hedefi, İsrail devletini yok etmektir.
Kısacası, antisemitler için bir Yahudi, evinde geçiciyse bu rahatsız edicidir, keza kendi evinde kalıcıysa da. Doğal olarak, gelecek itirazın ne olduğunu çok iyi biliyorum: İsrail’in olduğu yer Filistin toprağıydı. Ama o topraklar, Kuzey Amerika’da olduğu gibi, şiddetle ve yerleşik halkın cezalandırılmasıyla, ya da Güney Amerika örneğindeki gibi, meşru krallarının yönettiği bazı devletlerin yok edilmesiyle değil, tam tersine kimsenin karşı koymadığı ağır bir göç sürecinde elde edildi.
Her şekilde, İsrail politikasını her eleştirdiğinde seni, antisemitizmle suçlayan Yahudi can sıkıyorsa, İsrail politikasına her eleştiriyi antisemitizm tanımlamalarına çeviren herkes çok daha sıkıntı veriyor.
tempo
WIKIPEDIA’YLA MI EVLENDİM?
13 kardeşin ilki olduğum yazıyordu ki, 13 kardeş olan babam. Meraktan her seferinde baktığımda başka hoşluklarla karşılaştım. Arkadaşlarım bana, Wikipedia’da, yayıncım Valentino Bompiani’nin kızıyla evlendiğim bilgisinin yer aldığını söylediler. Haber iftira değil –sevgili dostlarım Ginevra ve Emanuela için öyle olsa da- ama silmek için müdahale ettim.
Artık hepimiz çalışırken, bir isim veya tarih kontrol etmemiz gerektiğinde, internette Wikipedia’ya başvuruyoruz. Konudan bihaber az sayıdaki faniler için hatırlatayım; Wikipedia, kullanıcılar tarafından yazılan ve yenilenen ‘on-line’ bir ansiklopedi. Misal, Napolyon’u araştırıyorsanız eğer, bir bilginin yetersiz veya yanlış olduğunu gördüğünüzde, üye oluyor, bilgiyi düzeltiyorsunuz ve böylelikle yazı, katkınızla kurtuluyor.
Doğal olarak bu, kötü niyetlilerin ya da çılgınların yanlış haber yaymasına yol açabilir, ama milyonlarca kullanıcının yaptığı kontrol, işin garantisi olmalı. Eğer kötü niyetli biri, Napolyon’un Sant’Elena’da değil de Santo Domingo’da öldüğünü yazarsa, anında milyonlarca iyi niyetli kullanıcı yanlışı düzeltmek için müdahale eder (ve sanıyorum ki, meçhul kişilerin hakaretine uğrayan insanların hukuki başvuruları üzerine, en azından aleni olarak iftira gibi duran düzeltmeleri kontrol eden bir redaksiyon sistemi olduğunu düşünüyorum). Bu anlamda Wikipedia, Charles Sanders Peirce’in ‘Topluluk’ (bilimsel) diye adlandırdığına güzel bir örnek olabilir; ki bu, bir tür mutlu homoestazi(*) sayesinde yanlışları siliyor ve yeni buluşları meşrulaştırıyor; böylelikle, onun dediği gibi, gerçeğin meşalesini taşıyor.
Ama bu kolektif kontrol, Napolyon konusunda işlerken, herhangi bir John Smith için de geçerli olur mu? John Smith’ten biraz daha çok, Napolyon’dan daha az ünlü birinin örneğini verelim, yani yazarın. Başlarda benimle ilgili bölümü düzeltmek için müdahale ettim (örneğin 13 kardeşin ilki olduğum yazıyordu, ki 13 kardeş olan babam). Sonra işin ucunu bıraktım; çünkü meraktan her seferinde baktığımda, kimbilir kimin yazdığı başka hoşluklarla karşılaştım. Şimdi arkadaşlarım bana, Wikipedia’da, yayıncım Valentino Bompiani’nin kızıyla evlendiğim bilgisinin yer aldığını söylediler. Haber iftira değil -sevgili dostlarım Ginevra ve Emanuela için öyle olsa da- ama silmek için müdahale ettim.
Bu durumda, ne anlaşılabilir bir hatadan (13 çocuğun hikâyesi gibi), ne de yaygın bir dedikodunun kabulünden söz edilebilir: bu şekilde yuva kurduğum kimsenin aklına gelmemişti; dolayısıyla meçhul Wikipedia yazarı kendi özel fantezisini kamuya mal etmek için müdahale ediyordu; haberi herhangi bir kaynaktan kontrol etmeyi hiç aklına getirmeden.
Wikipedia’ya ne kadar güvenmeli o halde? Hemen söyleyeyim, ben güveniyorum; çünkü profesyonel bir araştırmacı tekniğiyle kullanıyorum: herhangi bir konuda Wikipedia’ya başvuruyorum ve sonra diğer iki veya üç siteden kontrol ediyorum; eğer haber üç yerde varsa, doğru olma olasılığı yüksek (ama başvurduğum sitelerin Wikipedia asalakları olmaması ve hatayı tekrar etmemeleri önemli). Bir başka yol da Wikipedia’yı hem İtalyanca hem başka bir lisanda kontrol etmek (Urdu diliyle sorununuz varsa, mutlaka İngilizce karşılığı vardır): Sıklıkla ikisi aynıdır (biri diğerinin tercümesi) ama bazen farklılaşırlar ve bir çelişki yakalamak ilginç olabilir; ki bu çelişki de yerinizden kalkıp basılı bir ansiklopedi karıştırmanızı gerektirebilir.
Ama ben, kaynakları karşılaştırarak çalışmayı öğrenmiş bir araştırmacının örneğini verdim. Ya diğerleri? Güvenenler? Okul ödevleri için Wikipedia’ya başvuran çocuklar? Bunun diğer siteler için de geçerli olduğu göz önünde tutulmalı; bu nedenle uzun zaman önce, gençlere, bir ‘internet izleme merkezi’ kurmalarını önermiş, her konuda, güvenli uzmanlardan oluşan bir komiteyle, çeşitli sitelerin gözden geçirilmesini ve güvenirlilik anlamında yorumlanmasını söylemiştim. Ama hemen bir örnek verelim ve Napolyon gibi tarihi bir kişiliğin ismini değil (Google’da 2 milyon 190 bin sonuç çıkıyor), sadece bir yıldır, yani Strega 2008 ödülünü kazandığından bu yana ünlenmiş genç bir yazarı, ‘Asal sayıların yalnızlığı’ adlı kitabın yazarı Paolo Giordano’yu arayalım. Sonuç sayısı 522 bin. Hepsi nasıl izlenebilir?
Bir ara gençlerin sıklıkla bilgi aradığı bir yazarın sayfalarını izlemek düşünülmüştü. Ama, biraz önce sözünü ettiğim Peirce ele alınırsa, onunla ilgili çıkan sonuç sayısı 734 bin.
İşte size, hâlâ çözümü olmayan güzel bir problem.
Homoestazi: Açık bir sistemin, bağlantılı kontrol mekanizmaları tarafından kontrol edilen dinamik eşitlikler aracılığıyla, kendi iç ortamının sabit bir hal sağlayabilmesidir.
Wikipedıa’ya ne kadar güvenmeli? Hemen söyleyeyim ben güveniyorum;
çünkü profesyonel bir araştırmacı tekniğiyle kullanıyorum. Herhangi bir konuda Wikipedia’ya başvuruyorum ve sonra diğer iki veya üç siteden kontrol ediyorum. Eğer haber üç yerde varsa, doğru olma olasılığı yüksek. Ama başvurduğum sitelerin Wikipedia asalakları olmaması ve hatayı tekrar etmemeleri önemli.
DÜNYA PARMAKLARININ UCUNDA
Bugün hayatımıza yön veren birçok web sitesi ve sosyal ağda onların imzası var. Wikipedia’nın kurucusu Jimmy Wales, Flickr’ın kurucusu Caterina Fake, Blogger’ın yaratıcısı Evan Williams bu isimlerin başında geliyor.
Umberto Eco
Artık hepimiz çalışırken, bir isim veya tarih kontrol etmemiz gerektiğinde, internette Wikipedia’ya başvuruyoruz. Konudan bihaber az sayıdaki faniler için hatırlatayım; Wikipedia, kullanıcılar tarafından yazılan ve yenilenen ‘on-line’ bir ansiklopedi. Misal, Napolyon’u araştırıyorsanız eğer, bir bilginin yetersiz veya yanlış olduğunu gördüğünüzde, üye oluyor, bilgiyi düzeltiyorsunuz ve böylelikle yazı, katkınızla kurtuluyor.
Doğal olarak bu, kötü niyetlilerin ya da çılgınların yanlış haber yaymasına yol açabilir, ama milyonlarca kullanıcının yaptığı kontrol, işin garantisi olmalı. Eğer kötü niyetli biri, Napolyon’un Sant’Elena’da değil de Santo Domingo’da öldüğünü yazarsa, anında milyonlarca iyi niyetli kullanıcı yanlışı düzeltmek için müdahale eder (ve sanıyorum ki, meçhul kişilerin hakaretine uğrayan insanların hukuki başvuruları üzerine, en azından aleni olarak iftira gibi duran düzeltmeleri kontrol eden bir redaksiyon sistemi olduğunu düşünüyorum). Bu anlamda Wikipedia, Charles Sanders Peirce’in ‘Topluluk’ (bilimsel) diye adlandırdığına güzel bir örnek olabilir; ki bu, bir tür mutlu homoestazi(*) sayesinde yanlışları siliyor ve yeni buluşları meşrulaştırıyor; böylelikle, onun dediği gibi, gerçeğin meşalesini taşıyor.
Ama bu kolektif kontrol, Napolyon konusunda işlerken, herhangi bir John Smith için de geçerli olur mu? John Smith’ten biraz daha çok, Napolyon’dan daha az ünlü birinin örneğini verelim, yani yazarın. Başlarda benimle ilgili bölümü düzeltmek için müdahale ettim (örneğin 13 kardeşin ilki olduğum yazıyordu, ki 13 kardeş olan babam). Sonra işin ucunu bıraktım; çünkü meraktan her seferinde baktığımda, kimbilir kimin yazdığı başka hoşluklarla karşılaştım. Şimdi arkadaşlarım bana, Wikipedia’da, yayıncım Valentino Bompiani’nin kızıyla evlendiğim bilgisinin yer aldığını söylediler. Haber iftira değil -sevgili dostlarım Ginevra ve Emanuela için öyle olsa da- ama silmek için müdahale ettim.
Bu durumda, ne anlaşılabilir bir hatadan (13 çocuğun hikâyesi gibi), ne de yaygın bir dedikodunun kabulünden söz edilebilir: bu şekilde yuva kurduğum kimsenin aklına gelmemişti; dolayısıyla meçhul Wikipedia yazarı kendi özel fantezisini kamuya mal etmek için müdahale ediyordu; haberi herhangi bir kaynaktan kontrol etmeyi hiç aklına getirmeden.
Wikipedia’ya ne kadar güvenmeli o halde? Hemen söyleyeyim, ben güveniyorum; çünkü profesyonel bir araştırmacı tekniğiyle kullanıyorum: herhangi bir konuda Wikipedia’ya başvuruyorum ve sonra diğer iki veya üç siteden kontrol ediyorum; eğer haber üç yerde varsa, doğru olma olasılığı yüksek (ama başvurduğum sitelerin Wikipedia asalakları olmaması ve hatayı tekrar etmemeleri önemli). Bir başka yol da Wikipedia’yı hem İtalyanca hem başka bir lisanda kontrol etmek (Urdu diliyle sorununuz varsa, mutlaka İngilizce karşılığı vardır): Sıklıkla ikisi aynıdır (biri diğerinin tercümesi) ama bazen farklılaşırlar ve bir çelişki yakalamak ilginç olabilir; ki bu çelişki de yerinizden kalkıp basılı bir ansiklopedi karıştırmanızı gerektirebilir.
Ama ben, kaynakları karşılaştırarak çalışmayı öğrenmiş bir araştırmacının örneğini verdim. Ya diğerleri? Güvenenler? Okul ödevleri için Wikipedia’ya başvuran çocuklar? Bunun diğer siteler için de geçerli olduğu göz önünde tutulmalı; bu nedenle uzun zaman önce, gençlere, bir ‘internet izleme merkezi’ kurmalarını önermiş, her konuda, güvenli uzmanlardan oluşan bir komiteyle, çeşitli sitelerin gözden geçirilmesini ve güvenirlilik anlamında yorumlanmasını söylemiştim. Ama hemen bir örnek verelim ve Napolyon gibi tarihi bir kişiliğin ismini değil (Google’da 2 milyon 190 bin sonuç çıkıyor), sadece bir yıldır, yani Strega 2008 ödülünü kazandığından bu yana ünlenmiş genç bir yazarı, ‘Asal sayıların yalnızlığı’ adlı kitabın yazarı Paolo Giordano’yu arayalım. Sonuç sayısı 522 bin. Hepsi nasıl izlenebilir?
Bir ara gençlerin sıklıkla bilgi aradığı bir yazarın sayfalarını izlemek düşünülmüştü. Ama, biraz önce sözünü ettiğim Peirce ele alınırsa, onunla ilgili çıkan sonuç sayısı 734 bin.
İşte size, hâlâ çözümü olmayan güzel bir problem.
Homoestazi: Açık bir sistemin, bağlantılı kontrol mekanizmaları tarafından kontrol edilen dinamik eşitlikler aracılığıyla, kendi iç ortamının sabit bir hal sağlayabilmesidir.
Wikipedıa’ya ne kadar güvenmeli? Hemen söyleyeyim ben güveniyorum;
çünkü profesyonel bir araştırmacı tekniğiyle kullanıyorum. Herhangi bir konuda Wikipedia’ya başvuruyorum ve sonra diğer iki veya üç siteden kontrol ediyorum. Eğer haber üç yerde varsa, doğru olma olasılığı yüksek. Ama başvurduğum sitelerin Wikipedia asalakları olmaması ve hatayı tekrar etmemeleri önemli.
DÜNYA PARMAKLARININ UCUNDA
Bugün hayatımıza yön veren birçok web sitesi ve sosyal ağda onların imzası var. Wikipedia’nın kurucusu Jimmy Wales, Flickr’ın kurucusu Caterina Fake, Blogger’ın yaratıcısı Evan Williams bu isimlerin başında geliyor.
Umberto Eco
Apple sendeleyecek mi?
Herkes, Apple'ın CEO'su Steve Jobs'un çok gizli tutulan karaciğer nakli için altı ay işlerden uzak kaldığı sürede, ofiste her şeyin iyi gittiğini düşünüyor. Şirketin herhangi bir sorunla karşılaşmadan işlerini yürüttüğü varsayılıyor. Fakat Mac OS X işletim sisteminin yeni sürümü Snow Leopard'ın performansına dair vasat raporların ardından, bende şüpheler oluştu.
Eleştirilere göre, Snow Leopard son kullanıcı için kayda değer bir yenilik sunmuyor. Anlaşılan bu yeni işletim sistemi birtakım küçük yeni teknik problemler içeriyor. Mesela, bazı sürücüler çalışmıyor. Bilgisayara takılan bazı aparatlar, yazılımları Snow Leopard'a uyarlanmadıkça, doğru çalışmıyor. Apple yazılım geliştiricilerle sorunlarını çözecek ve Microsoft'un kendi işletim sistemi Windows Vista'da yaptığı gibi bu kusurların üstünü örtmeyecek. Konu Apple olduğunda, insanlar bağışlayıcı olmaya daha istekli.
Fakat despotluğuyla ve mükemmeliyetçiğiyle tanınan Jobs'un, çalışanlarının yüreğine Tanrı korkusu salıp salmadığı, şirketten uzak kaldığı sürede herkesin işleri biraz gevşetip gevşetmediğini merak ediyor olmalısınız. Ne yapıyorlardı; çığır açıcı yeni özellikler içermediğinden ayaklarınızı yerden kesmeyecek ve çok da iyi çalışmayan bir ürün mü tasarlıyorlardı yoksa? Öyle görünüyor. Söz konusu Apple ise bu durum çok şaşırtıcı.
(Yazının tamamı Newsweek Türkiye'de)
Eleştirilere göre, Snow Leopard son kullanıcı için kayda değer bir yenilik sunmuyor. Anlaşılan bu yeni işletim sistemi birtakım küçük yeni teknik problemler içeriyor. Mesela, bazı sürücüler çalışmıyor. Bilgisayara takılan bazı aparatlar, yazılımları Snow Leopard'a uyarlanmadıkça, doğru çalışmıyor. Apple yazılım geliştiricilerle sorunlarını çözecek ve Microsoft'un kendi işletim sistemi Windows Vista'da yaptığı gibi bu kusurların üstünü örtmeyecek. Konu Apple olduğunda, insanlar bağışlayıcı olmaya daha istekli.
Fakat despotluğuyla ve mükemmeliyetçiğiyle tanınan Jobs'un, çalışanlarının yüreğine Tanrı korkusu salıp salmadığı, şirketten uzak kaldığı sürede herkesin işleri biraz gevşetip gevşetmediğini merak ediyor olmalısınız. Ne yapıyorlardı; çığır açıcı yeni özellikler içermediğinden ayaklarınızı yerden kesmeyecek ve çok da iyi çalışmayan bir ürün mü tasarlıyorlardı yoksa? Öyle görünüyor. Söz konusu Apple ise bu durum çok şaşırtıcı.
(Yazının tamamı Newsweek Türkiye'de)
Aslı Aydıntaşbaş
Akşam gazetesinden ayrılarak Tayfun Devecioğlu ile el sıkışan Aslı Aydıntaşbaş Milliyet'teki yazılarına başladı.
Van Münit Efsanesi Nurdan Akıner
Kitap gerek Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP hükümeti gerekse geleceğin yöneticileri için 'neler yapmamalıyız' rehberi niteliğinde. Araştırmanın bize işaret ettiği, Türkiye'nin doğusunda dünyaya gelen çocukla devlet arasındaki uçurumun çok erken yaşlarda oluşmaya başladığı.
Araştırmanın çıkış noktası Davos krizi olsa da ulaştığı nokta kökleri geçmişten beslenen ve her krizde depreşen bir yara…
Araştırmanın çıkış noktası Davos krizi olsa da ulaştığı nokta kökleri geçmişten beslenen ve her krizde depreşen bir yara…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
