12 Kasım 2009 Perşembe

Had Gadia





Video Had Gadia - Scene from Free Zone - Natalie Portman
Yükleyen shlomo_75. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!






Neden şarkı söylüyorsun, küçük kuzu?
Henüz bahar gelmedi buraya,
Ne de Fısıh Bayramı erişti.
Değiştin mi hiç?
Değiştim ben bu sene.
Ve her gece,
Her bir gece.
Sadece dört soru sormuştum sana
Ama bu gece
Başka bir soru düşündüm:
Zalimin mazlum ile,
Celladın kurban ile
Dönüp durduğu
Bu dehşet çemberi
Bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
Bu yıl, benim değişen.
Eskiden uysal bir kuzuydum,
Sonra bir kaplan oldum
Ve vahşi bir kurt.
Güvercindim önceden, bir ceylandım.
Bugünse bilmiyorum ne olduğumu.
Babamız almıştı onu bize
Sadece iki paraya
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Ve her şey yeniden başlıyor işte.
Babam almıştı onu bana/Sadece iki paraya./Kuzucuk! Ah kuzucuk!

Free Zone, Natalie Portman‘ın doğduğu topraklarda, karakteri Rebecca’nın, Chava Alberstein’in Had Gaida isimli parçası eşliğinde döktüğü gözyaşlarıyla başlıyor. Yönetmen, Rebecca’nın aracın camından bakındığı mekana ait hislerini anlatmak için, O’nun yüzünü bir ayna gibi kullanıyor. Ne gördüğünü görmüyorsunuz, ama ne gördüğünü biliyorsunuz…

Natalie Portman’la beraber Hiam Abbass ve Hana Laszlo gibi, biri Filintin’li diğeri İsrail’li iki usta oyuncuyu izliyoruz. Hana Laszlo, buradaki rolüyle Cannes Film Festivali’nde en iyi aktrist ödülünü kazandı.

Yönetmen Amos Gitai, izleyiciyi belli bir görüşe ikna etmeye ya da bir söylevi belirgin bir şekilde ifade etmeye çalışmadan, kendi doğrularını sorgulanmak üzere izleyicinin önüne sunuyor. Filmin finalinde de yine Had Gaida parçası eşliğinde bölge insanına dair, nasıl isterseniz öyle anlayabileceğiniz, ama sorgulama ihtiyacı hissedeceğiniz bir kara mizah tablosu koyuyor önümüze…

Bir yönüyle de yol filmi olan Free Zone’un müzikleri de ayrı bir güzel. Zaten bir filmin yol filmi olma özelliği varsa, müzikleri daha bir özenle seçilmeli.

E-kitapta rekabet kızışıyor

Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki elektronik kitap rekabeti tırmanıyor. Bu alandaki ilk ürünlerden olan Amazon’un Kindle modeli, artık aralarında Sony, Samsung, Barnes&Noble, Hanvon gibi firmaların e-kitap okuyucularıyla yarış halinde.

E-kitap okuyucusu Kindle ile bu alanda lider konumda bulunan Amazon, yıl sonuna kadar 1 milyon adetlik satışa ulaşmayı hedefliyor. Amazon, Kindle'ın yeni modelinde ülkenin en büyük cep telefonu markası AT&T ile ortaklığa girdiğini açıkladı. Buna göre, kullanıcılar, AT&T aracılığıyla kablosuz ağ ya da 3G sistemi üzerinden daha hızlı şekilde elektronik kitap satın alıp okuyucu cihazlarına yükleyebilecek.


Barnes&Noble Nook
--------------------------------------------------------------------------------

Merkezi ABD'de bulunan kitap satış mağazası Barnes & Noble da ilk elektronik kitap okuyucusunun tanıtımını bu ay içinde yaptı. Mağazalarındaki elektronik kitap sayısının 700 bine ulaştığını belirten Barnes & Noble Başkanı William Lynch, Plastic Logic firmasıyla işbirliği yaparak e-kitap sektörüne girmelerinin ana nedeni olarak kitap tutkunlarının internet bağlantısı sayesinde herhangi bir yerden cihazlarına kitap indirebiliyor olmasını gösterdi.

Barnes & Noble'dan elektronik kitap alan müşteriler, ayrıca iPhone ve Blackburry marka telefonlara e-kitap indirerek cep telefonu üzerinden okuyabiliyor. Uzmanlar, Barnes & Noble'ın kendi e-kitap okuyucularıyla sektöre girmesinin gelecekte bu alanın ne kadar büyüyeceğinin işaretlerinden biri olduğunu belirtti.

E-kitap okuyucusu sektörüne ilk adım atan firmalardan olan Sony de gelecek günlerde yeni modellerini piyasaya sürmeye hazırlandığını duyurdu. Uzun zamandır teknoloji basınında dedikodusu dolaşan Apple’a ait bir ‘tablet’ bilgisayar konseptinin de e-kitap okuyucu işlevlerine sahip olacağı, bunun elektronik kitap satışlarında rekabeti daha da artıracağı belirtiliyor.

ABD'nin önde gelen teknoloji yazarlarından Adam Pennenberg'in kendi blogunda yer verdiği iddiaya göre, donanım firması Apple da 2010 yılında e-kitap sektörüne girmeye hazırlanıyor. Dokunmatik ekran telefonları Iphone ile cep telefonu pazarına hızlı giriş yapan Apple'ın tasarladığı yeni cihazın tamamen renkli ekrana sahip olacağı, kitap okuma dışında video izleme, internet ve e-posta okuma gibi özelliklerinin de bulunacağı iddia edildi.

Kablosuz bağlantı veya 3G sistemi üzerinden yüklenen ya da mağazalardan satın alınan elektronik kitapların büyük çoğunluğu, kağıt baskılarının altında fiyatlarla okuyucuya sunuluyor. Bu kitapların okunmasını sağlayan e-kitap okuyucusu cihazların fiyatları ise 150 ile 400 ABD Doları arasında değişiyor.

11 Kasım 2009 Çarşamba

1987'de Özal'ı esas kızdıran neydi?


İletişim fakültesinde medya ve siyaset dersi hocam olan Avni Özgürel'den güzel bir yazı bugün kü radikalde.

1987'de Özal'ı esas kızdıran neydi?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir toplantıda akademik unvanı da olan bir köşe yazarının ‘Özal olsa Genelkurmay Başkanı(nı görevden alırdı’ mealinde yarı akıl verir mahiyette konuşması ilgi uyandırdı. Alakanın fazla olmasında, Erdoğan’ın bu sözlere tepki göstermemiş olmasının payı var şüphesiz.
Başbakan 1987 senesinde yaşananların ayrıntısını fazla hatırlamadığından, ya da bugün içinde bulunulan tablonun 30 sene öncesinden farkına ilişkin söyleyeceklerinin, yeni tartışmalara sebep
olmasını istemediğinden üzerinde fazla durmak istememiş olabilir. Söz konusu dönemin hadiselerini ve rahmetli Turgut Özal’ın o zaman aldığı tavrı hatırlayanların, bugün ‘malum belge’ meselesinin geldiği noktada Erdoğan’ın yerinde Özal olsa Genelkurmay Başkanı’nı görevden alacağını düşünmeleri kuvvetle muhtemel olduğundan, geçmişte yaşanan hadisenin arka planına göz atmakta fayda var.
Hemen ifade edeyim ki, 1987 senesinde yaşanan gelişmede Özal’ın kararlı tavrının payı olduğundan şüphe edilemez. Ancak siyaset-ordu ekseninde iplerin gerildiği o günlerin tablosu sadece bununla izah da edilemez.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ’un kuvvet komutanlığında süresi dolan Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Necdet Öztorun’un emekli edilmeyip Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmesini temin için, zamanından bir ay önce 2 Temmuz’da istifa dilekçesini vermesiyle yaşanan krizdir sözünü ettiğimiz. Org. Üruğ’un 2000’li yıllara kadar Silahlı Kuvvetlerin komuta kademesini belirleme arzusuna dayanan planı, atamalar için gerekli Bakanlar Kurulu kararını ve Cumhurbaşkanı’nın onayını beklemeksizin oldu-bittiyle hedefe ulaşma girişimi Kenan Evren-Turgut Özal duvarına çarpmasıyla âkim kaldı... Sonuçta emrivaki görev devir teslim töreni düzenlemeye kalkan, bunun için davetiyeler bastırıp dağıtan Üruğ’un hesabı tutmayınca Org. Necdet Öztorun emekli edildi. Köşke çıkıp Genelkurmay Başkanlığı’na atamasının yapılması halinde makamda bir gün kalıp ertesi gün istifa etme sözü vermesi dahi çarkı geri çevirmeye yetmedi.
Bilinen o dönemde bu kararı Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in aldığı, ancak ordu içinden gelebilecek tepkileri hesap ederek sahneyi Turgut Özal’a bıraktığıdır. Rahmetli Özal’ın 29 Haziran 1987’de İstanbul’da Tarabya Oteli’nde düzenlediği basın toplantısında söyledikleri ve o zamana kadar kendisinde hemen hiç konuda görmediğim heyecan hali, aradan onca yıl geçmesine rağmen hâlâ gözümün önünde. Konuşmasına “Sayın Org. Necdet Uruğ vazifeden affını ve emekliliğini istemiştir. Esasen kanuni süresi de bu ağustosta dolmaktadır. Ben şahsen görev süresinin bir yıl daha uzatılması imkânını aramaktan yanaydım. Kanun kuvvetinde kararname çıkartma yetkimiz var diye düşünmüştüm. Ancak düşüncemi ilettiğimde kendileri bunu arzu etmediler, emekli olacaklar” diyerek başlamıştı. Ve ardından derin bir nefes alıp devam etmişti: “Bakanlar Kurulu, Org. Necdet Üruğ’un yerine sayın Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Necdet Öztorun’un gelmesini istememiştir. Bu konu tarafımdan sayın Cumhurbaşkanı’na arzedilmiştir. Genelkurmay 2. Başkanı sayın Org. Necip Torumtay
önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bilahare Genelkurmay Başkanlığına getirilecektir.”
Salonu bomba düşmüşcesine sessizleştirmişti Özal’ın ağzından çıkan sözler. Ben de dahil pek çok gazetecinin hayret içinde duraksadığını unutamam. Sonraki günlerde rahmetli Özal’a, Org. Öztorun’a tepkisinin sebebini sorduğumda mesele biraz daha netleşti. Emrivaki görev devir-teslimi meselesi hükümetle birlikte Cumhurbaşkanı’nı hiçe saymaktı Özal’ın gözünde. Ama onu öfkelendiren tek sebep bu değildi. Şahsen hakarete uğradığı kanısındaydı. 1987 senenin haziran ayında, yani tayin-terfi hadisesinden bir ay kadar önce PKK, Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne saldırmış, 16’sı çocuk olmak üzere 30 kişi katledilmişti. Özal’ı kızdıran ne Genelkurmay’ın ne de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın hadiseyle ilgili olarak kendisine bilgi vermemiş olmasıydı. Daha ötesi ertesi gün Özal, Org. Necdet Öztorun’u telefonla aramış ama emir subayından “Komutanın sabah koşusunu yapmakta olduğu, bu sebeple konuşamayacağı” cevabını almıştı... Defterime şu sözlerini de kaydetmişim, “Korucular askeriyeye saldırıya uğradıkları bilgisini verip yardım istemiş ve mermileri bitene kadar direnmişler. Yardım gelmemiş. Olayda ihmal olup olmadığını soruşturulması emrini verdim ama kulak arkası edildi.”

yorum :radikal foto:milliyet gazetesi 30 haziran 1987 günü yayımlanan ilk sayfasından

bize atılan taşlarla döşedik

Keçecizade Fuat Paşa’ya ait bir nükte vardır; muhaliflerden müraî bir kişi, Bâb-ı Âli’nin parke döşenerek genişletilen caddesini över ve pek münasip bir iş yapıldığını söyler. Paşa da "bize atılan taşlarla döşedik" yanıtını verir.

İlber Ortaylı

İletişim Ağlarının Ekonomisi


Funda Başaran, Haluk Geray (Der), İletişim Ağlarının Ekonomisi, Siyasal Yayınevi, 2005.

Ülkemizde ve başka ülkelerde toplumsal alana ilişkin çok önemli politika kararlarında neo-klasik iktisatı belli bir yönde biçimlendiren anaakım iktisat söyleminin ağırlığı artıyor. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve iletişim alanlannda da yeniden yapılanma politikalarının meşrulaştırıİmasında "verimlilik"; "serbest piyasa", "parasını ödeyene hizmet", "tüketici yaran" ve benzeri kavramlar yoğun olarak kullanılıyor. Garip olan, bu kavramların devşirildiği anaakım iktisat anlayışının dayandığı neo-klasik okulun bilimsel açıdan en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor olması. Bunun tipik göstergelerinden biri de çeşitli ülkelerdeki üniversite öğrencilerinin iktisat eğitiminin bu günkü biçimine karşı çıkmak için oluşturdukları bir girişimin, özellikle akademilerden binlerce iktisatçının da katılımıyla bir anda büyümesi oldu. Kendilerine "post-otistik iktisat" hareketi adını veren ve anaakım ortodoksisine karşı çıkan heterodoks yaklaşımların gördüğü bu ilgi, ders kitabı yayıncılarını da harekete geçirmişe benziyor. Yurt dışındaki önde gelen üç büyük yayınevinin yöneticileri bu hareketin aldığı destek sonucunda özellikle giriş seviyesindeki iktisat ders kitaplarında değişikliğe gitmeye hazırlanıyorlar. Bu yayınevi yöneticilerinden biri yeni yaklaşımı "... neo-klasikle başlasın, belki iki-üç bölüm yeter. Sonra hızla öğrencilere diğer yaklaşımları sergileyen bölümler gelsin" diyerek anlatıyor.

"İki Dil Bir Bavul" Ortadoğu'nun En İyi Belgeseli


Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunları Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün ilk uzun metrajlı filmleri "İki Dil Bir Bavul", Abu Dabi Uluslararası Ortadoğu Filmleri Festivali’nde En İyi Ortadoğu Belgeseli Ödülü'nü, Antalya Altın Portakal Festivali’nde ise En İyi İlk Film Ödülü'nü, kazandı.
Uzak bir Kürt köyüne atanmış genç bir Türk öğretmenin okula yeni başlayan ve Türkçe bilmeyen çocuklarla geçirdiği bir yılı anlatan film, Adana Altın Koza Film Festivali’nde Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü ve Sinema Yazarları Derneği En İyi Film Ödülü’nü, ZagrebDox Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde ise En İyi Genç Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştı.
Öğrenciyken yönettikleri "Hayaller Birer Kırık Ayna" (2001) ve "Dışarıda Olmak" filmleri ile birçok ulusal ödül kazanan Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy, çeşitli uluslararası festivallerde de finalist olarak yarışmıştı.
5 yıldır geliştirilen bir projenin ürünü olan “İki Dil Bir Bavul”, yapım ve geliştirme aşamasında Avrupa Belgesel Ağı’nın Saraybosna Film Festivali kapsamında verdiği “EDN Talent” Hibesi, Sundance Enstitüsü Belgesel Fonu gibi prestijli uluslararası desteklere layık bulunmuştu.

10 Kasım 2009 Salı

AVRUPA GENÇ GAZETECİ ÖDÜLÜ 2010 YARIŞMASI BAŞLIYOR

Avrupa Komisyonu Genişleme Genel Müdürlüğü “Avrupa Genç Gazeteci Ödülü 2010 (EYJA) Yarışması”nı başlatıyor. Yarışma üçüncü senesinde Avrupa Birliği Genişlemesine odaklanmış Avrupa’nın en iyi genç gazetecilerini ödüllendiriyor.


17-35 yaş arası gazeteci ve gazetecilik öğrencilerini vizyonlarını genişletmeye davet eden EYJA 2010, AB’nin genişlemesini yaratıcı ve düşündüren açılardan anlatmak için bir fırsat sunuyor.

20 Ekim 2009 - 28 Şubat 2010 tarihleri arasında düzenlenecek olan yarışmaya AB üyesi, aday ve potansiyel aday ülkeler ile İzlanda vatandaşları yazılı, online ve radyo alanlarında 1 Ekim 2007 – 28 Şubat 2010 tarihleri arasında yayınlanmış eserleriyle katılabilecekler.



Yarışmayla ilgili detaylı bilgiye ulaşmak için www.EUjournalist-award.eu adresini ziyaret edebilirsiniz.

MURDOCH'TAN GOOGLE'A TEHDİT

Fox, Wallstret Journal, CNET, IGN gibi kuruluşların sahibi Rupert Murdoch yaptığı bir röportajda, tüm sitelerini Google aramalarında bulunmaz hale getirebileceğini söyledi.


Cem Süer/shiftdelete.net

Medyayı yakından takip ediyorsanız Rupert Murdoch adını mutlaka duymuşsunuzdur. Kendisi, en çok bilinenleri Wallstreet Journal, Sun, Times olan 44 gazete, 30 dergi, CNET'le IGN'nin de dahil olduğu 32 internet sitesi ve dünya çapındaki tüm Fox kanal ve stüdyolarının sahibi. Bu medya imparatoru, birkaç yıl önce yazılı basının geleceğinin en fazla 50 yıl olduğuna dair bir kehanette bulunmuştu.

Daha sonrada, sahip olduğu gazetelere ait siteleri paralı yapacağını duyurdu. Medya patronun bu fikri oldukça tepki aldı ve hemen herkes tüm dünyada ücretsiz olan hizmetlerin paralı hale getirilmesinin zor olacağı yorumunu yaptı. Ancak 78 yaşındaki İmparator hiç de geri adım atmayı düşünmüyor. Google'ın başlattığı haber servisi Murdoch'u oldukça kızdırmış olmalı ki, sahibi olduğu News Corporation şirketine ait tüm medya kuruluşlarını ünlü arama motorundan kaldıracağını söylüyor.

Medya imparatoruna göre arama motorlarının sunduğu servisler hiç de yasal haklara uygun değil. Bu şekilde bir hamle Google'ı bayağı hafif hale getirecek çünkü bu şirkete ait hiç bir makele, dizi ve programla ilgili bilgi ara motorounda çıkmayacak. Murdoch, okuyucuları bu yöntemle zorlu olarak kendi sitelerine çekmeyi hedefliyor. Ayrıca kullanıcıların site içerikleri için ücret ödemesi de zorunlu hale gelmiş olacak.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Atılgan Bayar Akşam'da devam ediyor

Geçen hafta sayfası değiştirilen Akşam yazarı istifa kararı almıştı. Küçükkaya ile konuşup yazılarına devam kararı aldı.


Atılgan Bayar, üçüncü sayfadan alınıp gazetenin "Göbek" sayfasına kaydırılmasına tepki olarak gazete yönetime Akşam'ı bıraktığını bildirmişti.

İsmail Küçükkaya ile görüşen Atılgan Bayar, ısrarından vazgeçti, bir haftalık aradan sonra gazetenin orta sayfasında yazılarına başladı...
medyatava

Murdoch, Türkiye pazarından çekilecek mi?

Cengiz Semercioğlu, Fox TV'nin İtalyan genel müdürü Pietro Vicari'ye kanalla ilgili iddiaları sordu.


CENGİZ SEMERCİOĞLU / HÜRRİYET


Fox’un İtalyan genel müdürü;“Türk magazinciler hiç kibar değil”


Geçtiğimiz gün Fox TV’nin Genel Müdürü Pietro Vicari’yle yemek yedim, hep merak etmiştim yabancı birinin Türkiye’de nasıl kanal yönetebileceğini...

Öyle ya dilini, kültürünü bilmediğiniz bir ülkeye geliyorsunuz ve orada dizi, program seçip, kanal yönetiyorsunuz.
İtalya’da Sky’ı yönetmiş, yıllardır televizyonculuk yapan Pietro 11 aydır Fox’un başında, sıcakkanlı, sempatik bir Sicilyalı...
“Zor değil mi yabancı bir ülkede televiyon yönetmek” diye sorunca; “Türkiye benden daha çok Sicilyalı. Tıpkı Sicilya gibi buradaki insanlar da tutkulu, ateşli ve maço... Akdeniz kültürü var iki tarafta da, bu yüzden Türkiye’de zorluk çekmiyorum” yanıtını verdi.
Bizden Kaçmaz’a bayılmıyor ama...
Laf hemen magazincilerle sanatçıların kavgasına geldi. Malum Fox’un Bizden Kaçmaz’ı bu kavganın baş aktörlerindendi.
“Programı beğeniyor musun” diye sorduğumda, eliyle ‘şöyle böyle işareti’ yapıp ekledi:
“Bu programları kaldırın dediğin yazını okudum. Türk izleyicisi ateşli programları izliyor. Bizden Kaçmaz’ın da reytingi iyi. Ancak haklısın, sanatçılara karşı hiç kibar değiller”...
Bu sözlerinden Pietro’nun bayılmasa da magazine bir süre daha ihtiyaç duyduğu sonucunu çıkardım. Çünkü o, kavga dövüş taraftarı değil ekranda.
Bu yüzden Fox’taki Futbol Ateşi’ni çok seviyor. Kendi tasarladığı Futbol Ateşi, Fox’taki en sevdiği program.
“Bakın orada diğer futbol programlarındaki gibi kavga dövüş yok. Düzeyli bir program ama reytingi düşük. Yine de benim en sevdiğim program”...

Fox TV satılmayacak

Son dönemde Fox’un satılacağı yönünde çıkan haberleri de sordum Pietro’ya...
Murdoch, Türkiye pazarından çekilecek mi?
- Öyle bir şey kesinlikle yok. Ne Türkiye’den çekilmeyi düşünüyoruz ne de Fox’u satmayı. Biz buraya kalıcı olmaya geldik ve bütün planlarımızı uzun vadeli yapıyoruz.
Madem satmayacak, genişleyecek mi Fox, ikinci bir kanal satın alır mı?
- Bugün için öyle somut bir adım yok ama biz işi sadece medya olan bir şirketiz. Dolayısıyla her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de Fox’la sınırlı kalmayıp medyanın her alanında büyüyebiliriz.
Peki Fox girdiği her ülkede en çok izlenen kanal oluyor ama bir tek Türkiye’de değil. Bu nasıl oluyor?
Biz bugün en çok izlenen dizileri transfer edip bir numaraya da yükselebiliriz. Ancak bu gelip geçici bir zafer olur. Biz yavaş ve sağlam adımlar atıp uzun süreli başarıyı hedefliyoruz. Bunu da yapacağız.
Ben ilk açıldığında “Cacık olmaz Fox’tan” demiştim...
- Biliyorum arkadaşlar söyledi, güzel bir yoğurt salatası o. Türkiye’de Fox’un gelmesiyle beklenti yüksekti. Biz o beklentiyi hemen değil ama yavaş yavaş karşılamaya başlıyoruz. Günü birlik bakmıyoruz olaya...
(ıtalyan gözüyle Türk televizyonları; en beğendiği haberci kim, hangi diziyi çok seviyor, hangisini beğenmiyor. Türk televizyonlarında ilk şaşırdığı şey ne oldu? Onlar da yarına artık...)

7 Kasım 2009 Cumartesi

İlker Ateş'i de kaybettik....

Türk basınına 40 yılı aşkın bir süredir hizmet veren İlker Ateş, bu sabaha karşı tedavi edilmekte olduğu hastanede hayatını kaybetti. Spor gazeteciliğine çok şeyler bırakarak aramızdan ayrıldı. Tüm camianın başı sağolsun.

1909’dan günümüze 100 yılda 61 gazeteci öldürüldü

1909’da Hasan Fehmi Bey’in öldürülmesiyle başlayan gazeteci cinayetleri Türk basın tarihine unutulmayan acılarla dolu anılar bıraktı.

Muhalif kimlikleri ve sırf mesleklerini ilkeli bir biçimde sürdürdükleri için 1909’dan günümüze 100 yılda 61 gazeteci öldürüldü.

100. yıldönümü nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 17 Kasım’da, öldürülen gazetecilerin yakınlarının da katılacağı bir anma toplantısı düzenliyor.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Konferans Salonu’nda 17 Kasım 2009 Salı saat 17.00’de düzenlenecek toplantı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç’in açış konuşması ile başlayacak. Hıfzı Topuz ve Nail Güreli’nin de konuya ilişkin görüşlerini açıklayacakları toplantı, öldürülen gazeteci yakınlarının konuşmaları ile sürecek.

Toplantıda ayrıca Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo - Televizyon Bölümü öğrencilerinden Günel Çantak’ın hazırladığı belgeselden bir bölüm de gösterilecek.

6 Kasım 2009 Cuma

Pazarlama, felsefeyle başlar psikolojiyle biter



Pazarlama iletişimi ile ilgili sakladığım bir yazıydı, Nur Demirok imzalı yazının her iletişim öğrencinin dosyasında saklı olması gerektiğini düşünüp yayınladım.

"20. yüzyılın icadı "pazarlama" dediğimiz disiplin, felsefe ekollerinden nasıl etkileniyor? Eğer işin içine psikoloji giriyorsa felsefe de giriyor. Bir düşünelim: 19. yüzyılın tüccarlıktan endüstriye geçen kapitalist ekonomisinde yine ağırlıklı olarak tecimsel satış faaliyeti vardı. Bir anlamda geleneğin daha kurumsallaşmış şekli. Sonra "satın alma davranışı"nı insan psikolojisinin yönlendirdiği keşfedildi. Böylece, Wilhelm Wundt "Structuralism" (Yapısalcılık) ekolünün psikoloji laboratuvarını kurduğunda bir bakıma modern pazarlamanın ilk temeli de atılmış oldu. Psikolog ve fizyoloji hekimi olan Wundt, insan davranışlarının kökenlerini 1880'lerin sonunda deneysel olarak açıklamaya başladı. Çok daha sonra anlaşıldı ki "satın alma davranışı" tamamen güdülemeye dayalı oldukça kompleks bir yapıya sahiptir. Çevre faktörü önemli Psikolojiye yön veren felsefe okulları pazarlamanın davranış modelleri üzerinde ciddi etkiler yarattılar. Henüz ortada "pazarlama" ifadesi yokken bir başka katkı da John Dewey ve William James gibi Amerikalı filozoflardan geldi. Onlar bilim tarihinde "fonksiyonalist" olarak adlandırıldılar ve daha çok insan bilincinin nasıl işlediğine baktılar. Pazarlamanın; ekonomi, sosyal bilimler ve psikoloji başta olmak üzere matematik, antropoloji ve tıp bilimlerinden (nöroloji) oldukça etkilendiği görüldü. 1930'lara gelindiğinde ise "behaviourism" (davranışçılık) üzerindeki çalışmalarıyla ünlenen Amerikalı psikolog John B. Watson, çevrenin insan davranışlarını yönlendirmekte olduğunu iddia etti. Deneylerle çocukluk döneminden itibaren insanların çevrelerinden beslenerek "davranış modelleri" geliştirdiğini ortaya koydu. 1950'lerde ise Neil Borden, aynı fikri savunarak, girişimcilerin çevre faktörüyle işadamı ya da profesyonel yönetici olduklarını ispat etti. Çok yönlü bilim dalı Bu aşamadan sonra "pazarlama" kendi içinde başlı başına bir bilim dalı haline geldi. Özellikle Amerikan üniversiteleri biraz da kapitalist teorinin evrimi adına pazarlama ve pazarlamaya ilişkin davranışları mercek altına aldılar. Büyük savaş sonrası pazarlama disiplininin formel mantığı ortaya çıkmakla kalmadı, "pazarlama psikolojisi" de ayrı bir bilim dalı haline geldi. Pazarlama psikolojisinin tamamlayıcı bir disiplin haline gelmesine yalnız Amerikalılar değil, Avrupalılar da katkı sağladılar. Daha çok Marks, Freud ve Nietzsche gibi düşünürlerin kalıpları içinde davranış teorisinin derinlerine inilmeye çalışıldı. Bu sürece Husserl ve Heidegger felsefesinin de ilginç katkıları oldu. Son dönemlerde ise küreselleşmenin etkisiyle yeni felsefe paradigmalarının sosyolojik kabulleri etkilemesiyle pazarlama kurallarında da çok değişik görüşler ortaya çıktı. Jurgen Habermas, Jacques Derrida, Gilles Deleuze gibi post-yapısalcı (post-modernist) felsefecilerden yeni pazarlama kuramcıları oldukça etkilendiler. Siyaset ve yönetişim düşünürü Peter Drucker, pazarlamanın sosyal felsefesine katkıda bulundu. Ortodoks pazarlamayı ise büyük ölçüde Philip Kotler terbiye etti. Felsefe, psikoloji ve deneyim Hemen sonra Amerikalılar işi pratiğe dökerek başta "Harvard Business School" olmak üzere çeşitli kurumlarda yeni isimler ürettiler. Bunların bir bölümü 80 sonrası ünlenen bilim dünyasından ve büyük şirketlerin yönetim kademelerinden yetişmiş fikir üstatlarıydı. Burada özellikle yönetim tecrübesi olanlar öne çıktılar. John Reed, Jack Welch, Roberto Goizueta, Martin Lindstrom, Jeffrey Campbell burada akla gelen ilk isimler. Kısacası, bugünün koşullarında sadece ekonomi ve soft pazarlamayı talim etmek yetmiyor. Tecrübenin yanı sıra -Marksist akımlar dahil- felsefe ve sosyal psikolojinin öğrenilmesi de şart. Hatta lider pazarlamacılar formel biçimde olmasa da iyi bir psikolog gibi düşünmek zorundalar. "

Nur Demirok
Kaynak: Referans Gazetesi 29.09.2009 sayfa 16

Susam Sokağı 40 yaşında


Türkiye'de 1980'li ve 1990'lı yıllarda yayımlanan çocuk programı Susam Sokağı, 40. yaşını dolduruyor.

İlk kez 1969'da ekranlara gelen ABD yapımı program, 10 Kasımda 40. yaşını geride bırakacak.

Joan Ganz Cooney ve Ralph Rogers tarafından kurulan, kar amacı gütmeyen "Sesame Workshop" kuruluşu ya da resmi adıyla Children's Television Workshop'un yaptığı program, 40 yılda birçok nesle okumayı, sayı saymayı öğretti ve "çeşitlilik" mesajı verdi. Program 140'dan fazla ülkede yayımlandı ve 100 kadar ödülü kucakladı.
Bir mahalle ortamında geçen, gerçek ve kukla karakterlerinden oluşan program, 40. yılını kutlamak için bu yıl, ABD Başkanı Barack Obama'nın eşi Michelle Obama'yı konuk edecek. First Lady, çocukları sağlıklı yiyeceklerle beslenmeye teşvik edecek.

Susam Sokağı'nın yayımlanmasının yıl dönümü dolayısıyla arama motoru Google da logosunu Susam Sokağı'nın sürekli didişen kukla karakterleri "Edi ve Büdü" olarak değiştirdi.

Dün de Google Kanada 'Susam Sokağı'nın 40. yaşını kutladı

Levi-Strauss öldü

Ünlü antropolog 100 yaşında hayatını kaybetti

Fransız Akademesi, Fransız entelektüeli ve modern antropolojinin babası olarak düşünülen Claude Levi-Strauss'un 100 yaşında hayatını kaybettiğini bildirdi.

Levi-Strauss'la ilgili törenin hafta içinde yapılmasının planlandığını belirten Akademi, ünlü antropologun ölüm tarihi ve nedeni hakkında bilgi vermedi.

Brüksel'de 1908'de doğan Claude Levi-Strauss, modern antropolojinin temellerini atmış ve kendinden sonraki araştırmacıları etkilemişti.

Antropoloji alanını yeniden şekillendirdiği konusunda hemfikir olunan Levi-Strauss, düşünce ve ortak davranış örnekleriyle ilgili yeni kavramları, ilkel ve modern toplumlarda özellikle mitleri ortaya çıkarmasıyla tanınıyor.

Levi-Strauss, 60 yıl süren mesleki yaşamında, "Tristes Tropiques" (1955), "The Savage Mind" (1963) ve "The Raw and the Cooked" (1964) gibi antropoloji ve edebi klasiklere imza attı. Levi-Strauss'un 1955'te yazdığı otobiyografisi "Tristes Tropiques" 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olarak görülüyor.

1973'te Fransa Akademisine seçilen ilk antrolopog olan Levi Strauss, 28 kasım 2008'de 100 yaşına girmişti.

5 Kasım 2009 Perşembe

Bilgi ve Belge Yönetimi

Fotoğraf ve VideoGörsel İletişim Tasarımı
Acımasız Dünya Sendromu Alain de Botton yazıları Albert Camus Analitik felsefe Antonio Negri barış gazeteciliği basın özgürlüğü başucu kitapları best of beğenilenler bloger olma Cumhuriyetin Kuruluş Yıllarında Türk Aydını dergi Devlet dil felsefesi dış politika Edmund Husserl ekonomi politik Eleştirel teori Emmanuel Levinas etnisite Fenomenoloji fotoğraf gazete haber gazetecilik genel felsefe George Gerbner Gerbner Gilles Deleuze Guattari Guy Debord göstergebilim Güncel Araştırmalar günlük güzel yazı defteri halkla ilişkiler Hans-Georg Gadamer Henri Bergson hrant dink ideoloji iletişim iletişim kitap İletişim kuramları iletişim sözlüğü internet internet gazeteciliği Jacques Derrida Jacques Lacan Jean Baudrillard Jean-François Lyotard Jean-Luc Nancy Jean-Paul Sartre Jose Ortega y Gasset Julia Kristeva Jürgen Habermas Kamusal Alan karikatür Karl Popper kuramcılar Kültür İncelemeleri Kültürel Ekme Levis Strauss Louis Althusser Ludwig Wittgenstein Mantıksal Pozitivizm Marshall McLuhan Max Horkheimer medya medya sinema Medya ve Siyaset Medyada Yasal Düzenlemeler Medyanın Ekonomi Politiği Metin Çözümlemeleri Michel Foucault milliyet Mutlu Şiddet müzik newsweek Nihilizm okudukça okur temsilcisi Oryantalizm Pierre Bourdieu pop culture Postmodern felsefe Postyapısalcı felsefe radyo reklam Retorik Richard Rorty semiyoloji sinema siyaset felsefesi Slavoj Zizek Sosyal Teori ve Medya Sosyoloji ve Sosyal Teori söz tarih tavsiye kitap Telekomünikasyon Politikaları ve Türkiye televizyon Televizyon Dünyası televizyon eleştiri Theodor Adorno Tzvetan Todorov tüketim toplumu türk basın tarihi Türkiye'de Demokrasi ve Demokratikleşme Türkiye’de Siyasal Dönüşümler ve Medya Umberto Eco yazıları Varoluşçuluk video Vladimir Lenin Walter Benjamin Yapısalcılık Yapısöküm yazar Yaşama Alanı Yeni Dünya Düzeni ve İletişim Politikaları Yeni İletişim Ortamı Yeni Medya yorum radikal Yorumsamacılık Çağdaş Demokrasi Kuramları Çağdaş Fransız Felsefesi Öne çıkanlar şiir

George Gerbner e giriş

Gerbner'in geliştirdiği diyalektik iletişim modeliile, Shannon-Weaver'ın doğrusal (linear) modelinin hedefin alımlamasını tam olarak ölçemeyeceğini kanıtlamıştır.

Gerbner'in bazı kavramları:

Televizyon Dünyası
Mutlu Şiddet
Acımasız Dünya Sendromu
Kültürel Ekme

Muhabirin Rolünün Değişmesi

Basının saygınlık bunalımında rolü olan bir etmen de özellikle Özal döneminde kaynak-muhabir ilişkilerinin yozlaştırılmasıdır. Basının demokrasi içindeki yaşamsal işlevlerini yerine getirebilmesi için özgür olduğu kadar bağımsız da olması zorunludur. Bunun için basın mensupları ile haber kaynakları arasında (özellikle güçlü haber kaynakları arasında) saygılı ve mesafeli bir ilişkinin bulunması gerekir. Gazeteci kaynaktan aldığı bilgiyi olduğu gibi yayınlamaz, onu mesleki deneyimi çerçevesinde değerlendirir, doğrulatır, bağlam içinde yerleştirir.

Kaynağıyla arasındaki mesafeyi kaybeden muhabir manipüle edilmek, birilerinin maşsı olmak tehlike ile karşı karşıya kalır. Bir kaynakla fazla sıkı fıkı olan muhabir haberini yazarken okurunu bilgilendirmek yerine kaynağını kollamaya başlar. Hatta gazeteler tüm olaya kaynağın gözünden bakmaya alışır. Bu gibi yaklaşımlar gazetecilerin kuryelik, danışmanlık, akıl hocalığı gibi meslekleriyle bağdaşmayan rollere soyunmalarına neden olur. Böyle tehlikeli yakınlaşmalar, eninde sonunda okur tarafından keşfedilir. O zaman okur muhabire bağımsız bir haber işleyicisi olarak değil birilerinin borazanı gözüyle bakmaya başlar. Böyle bir şüphenin saygınlık üzerindeki etkisi ağırdır. Nitekim;basınımızda da öyle olmuş, bir takım gazeteciler bazı büyüklerin mütemmed adamı sayılmıştır.

Reklam Olan Haberler

Yaygın medyada çalışanlar çok iyi bilirler ki, bazen gazetelerin iç sayfalarında yada akşam haber bültenlerinde yayınlana çok küçük bir haber bile kitleler üzerinde önemi küçümsenmeyecek bir talep yada reddediş yaratabilir.günümüzde, haberin bu gücünü en iyi bilen ve sonuna kadar kullananlar reklamcıdır.

Gazetelerin yada haber bültenlerinin içeriklerine dikkatlice bakıldığında, kitleleri bilgilendirmekten ziyade belli bir ürün yada hizmet olan talebi kışkırtmak amacıyla üretilmiş çok sayıda haber görülecektir.
Reklamcılar ile yapılan belli anlaşmalar sonucu hazırlanan bu haberler, bazen öylesine ustalıkla üretilir ki, seyirci yada okuyucu bir gizli reklam olduğunu anlamaz bile. Reklamın haber formatı içinde sunulmasının en önemli tarafı da budur zaten. Çünkü kitleler reklamlardan çok yaygın medyada yayınlanan haberlere güvenmek eğilimindedirler.

Son yıllarda gazetelerin sektör ekleri, dergilerin haber sayfaları ile birlikte sunulan “info” lar reklam-haberlere en güzel örnektir. Batıda Time, News Week gibi çok dergi, sayfalarını reklam amaçlı olarak kiralamakta ve bundan para kazanmaktadır. Ancak, bu dergiler, kiralanmış sayfaların üzerine bunun bir reklam metni olduğunu yazarak okuyucu uyarılır.

Oysa Türkiye’de yayınlana bir çok sektör sayfası eki yada reklam amaçlı haberlerde bu belirtilmez. Bunun en temel nedeni, okuyucunun metni okurken gazeteci tarafından üretilmiş bir haber olarak algılanması sağlamaktadır. Günümüzde bu yöntemin dergi ve gazetelere paralı ilan vermekten daha avantajlı olduğunu gören bir çok firma, paralı haber yatırmayı tercih etmektedir. Böylelikle haberin dolaylı olarak bir talebi kışkırtması yada bir malı övmesi yanında direkt olarak para karşılığı yazılması gibi, aslında hiçte etik olmayan bir süreçte başlamıştır.

Haberin Metalaşması

Öteden beri insan, doğru eksiksiz, taze haber açlığı içindedir ve liberal anlamda rekabet en açık şekliyle haberlerin çabukluğunda söz konusudur. Bir haber, tarihin başlangıcından bugünkü borsa hareketlerine kadar tüm değerini geçici tekeline sahip olduğunda kazanır. Oysa enformasyon çağı olarak adlandırılan günümüzde, haberin çabuk verilmesinden doğan rekabet değeri ve haberi haber yapan esas değerlerin yanı sıra, haberin bir de meta değeri diyebileceğimiz , alınıp satılma değeri ortaya çıkmıştır.

Haberin meta olarak değeri, kuşkusuz gazetecinin kamuya karşı sorumluluğu olan halkı bilgilendirme ve gizli kalan gerçeklerden haberdar etme uğraşının dışında ve ötesinde tanımlanmalıdır. Çağımızda medya sahipliğinin ulaştığı yeni ekonomik yapı neticesinde, haberin öncelikli olarak verilmesinden doğan rekabet değeri, yerini piyasa ekonominsin içinde, yeniden oluşan kar amaçlı bir değerlendirme mekanizmasına bırakmıştır.

“serbest düşünce pazarından, liberalizmden anlaşılan, düşüncelerin güç ve zenginlikten tecrit edilerek değişebilmesidir. Ama gerçekte, Pazar düşüncesi politik enformasyonun üretimi ve gizlenmesi yönünde daha çok merkezi ve ekonomik ve politik güce yakındır. Burada derin bir ironi vardır. kitle üretimi bir yandan haberi demokratikleştirmiş, ama öbür yandan da gazete yapımını Marx’ın söylediği gibi doğal gazdan ucuz hale getirmiş ve haber üretimini merkezileştirerek basını kontrol altına almış, genellikle de monopol yapıdaki medya sahipliğini yaratmıştır.

Bu monopol yapıdaki medya sahipliğinin en önemli özelliği, gazeteciliği ve dolayısıyla haber üretimini, kamuoyunu hızlı ve doğru bir şekilde bilgilendirerek kazanç sağlanacak bir iş alanı olarak değilde, serbest piyasanın ‘bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ mantığının hakim olduğu bir maksimum kar alanı olarak görmesidir. Düşüncenin üretimi ve bilgilendirme işlevi ve bunların yayılmasını içeren ekonomik faaliyetler elbette bunlardan yararlananların çoğu tarafından bilinmektedir. Ancak bu faaliyet bir “kamu hizmeti” niteliğinde olduğu için, ekonomik faaliyet olarak ele alındığında bile özel bir anlayış gereklidir. Oysa günümüzde, medya endüstrisine şöyle bir göz attığımızda, haberci medyanın üretim kalıplarının, seri üretim yapan bir diğer iş kolundan çok da farklı olmadığı görülmektedir.


Teoride haberci medyanın sosyal ve politik olayları halka duyurarak demokratik sürecin doğru ve düzenli işlemesine katkıda bulunacağı öngörülür. Haberci medyadan aslı beklenen, iyi araştırılmış haberlere iyi bilgilenmiş yurttaşlar yaratması ve bu bilgilerin seçim dönemlerinde tüm yurttaşlar lehine seçim sandıklarına yansımasıdır. Oysa haberin ticarileşmesi sürecinde, gazetecilerin asıl işlevi olan halkı bilgilendirme görevi bir kenara itilmiş, haber üretimi piyasa koşullarının belirlediği arz-talep dengelerine gör şekillenmeye başlamıştır.

John H. McManus’a göre, piyasaya sürülen diğer ürünler gibi haberler de her gün bir tür işlenmiş ürün/meta olarak pazardaki yerini almakta, okur ya da izleyici ‘müşteriye’ dönüşmekte, dağıtım veya reyting dediğimiz mekanizma ise pazarı temsil etmektedir.

Gazeteciliğe yönelik güven kaybı

Gazeteciliğe yönelik güven kaybı sadece sıradan insanlara ait bir duygu değildir. 20. yüzyılın sonlarından beri, gazetecilik ve medya üzerine araştırmalar yapan akademisyenler de, gittikçe artan oranda, medyanın artık doğruyu söyleme işlevini yerine getiremez olduğunu söylüyorlar. İyi ve doğru bilgilendirilmiş, eleştirel bir vatandaşlığın yaratılması işlevini medya yerine “bağımsız ve dinamik bir akademinin” üstlenmesi gerektiğini savunanlar var.

Bunlardan biri olan İngiliz iletişim Bilimci Golding şunları yazıyor; “Medya mesleği ideolojilerinin, bu işin kamunun bilgi gereksinimini karşıladığı iddialarının aksine, araştırma bulgularının toplamı, medyanın, vatandaşların vatandaşlık görevini yerine getirebilmelerine yeterli bir temel sunmadığını gösteriyor. Popüler basın eğlence sektörüne iyice entegre oldu ve kamu yayıncılığı da, hem biçim hem de amaçları itibariyle, iyice yaralanmış durumda. Yeni teknolojiler bir “bilgi toplumu” yaratmaktan çok, zengin ve yoksullar arasındaki uçurumun derinleştiği bir medya toplumunu besliyor. Bu başarısızlıklar, tarihe tanıklık etmek açısından, eleştirel toplumsal araştırmalara daha büyük sorumluluklar yüklüyor. Ancak bunu başarmamız hem akademi içinde, hem de akademi dışında bağımsız araştırmaya yönelik tehditleri savuşturmamıza bağlı”

Enformasyon Bir Meta Değildir

Enformasyonun temel bir hak olarak görülmesi düşüncesinden, onun bir meta olarak kabul edilmemesi ya da ele alınmaması gerektiği çıkarsanabilir. Eğer enformasyon temel bir hak olarak kabul edilmezse, pazarın yasalarına tabii olan ve medya sahiplerinin, editörlerin, gazetecilerin özel çıkarları doğrultusunda zorla kabul ettirilen bir meta haline dönüşür.

Enformasyon Ve Etik

Medyadaki enformasyon bir monoloğa indirgenmiştir: yüz yüze konuşma durumunun aksine, medyada alıcının yanıt verme ya da farklı görüşte olduğunu açıklama fırsatı yoktur. İnandırmak etimolojik olarak tartışma sırasında karşı tarafın bakış açısını değiştirerek desteğini almayı ifade eder. Yani, tartışmada üstünlük sağlanabilmesi için bir başka kişinin katılımı gereklidir. İkna etme ise, diyaloğa dayanmayan daha güçlü ve tek yönlü bir süreçtir. Alıcı diyalogda etkin taraf iken, iknada edilgin bir rol üstlenir. Medya, özellikle de görsel medya aracılığıyla aldığımız enformasyonu tehdit eden şey, iknanın bu özelliğidir. Öyleyse tüm medya yayıncılarının ve gazetecilerinin karşı karşıya kaldığı ahlaki eylem şudur; ya her türlü yolu kullanarak izleyicileri ve dinleyicileri belirli bir kanalı izlemeye veya gazeteyi okumaya ikna etmek ya da doğru ve tarafsız enformasyonla ve etik kanılarla onları inandırmak. Ahlak, enformasyon ve iletişimin kökeninde yer almaktadır. Bir toplumun ahlakı, büyük çapta enformasyonun elde edilme tarzına dayanmaktadır.kitle iletişim araçları sadece insanların bilgisini genişleten ve zenginleştiren enformasyonu aktarmamakta, aynı zamanda belirli bir görüşü ortaya koymaktadırlar. Buradaki sorun, gerçekliğe ilişkin bilgilerin tam olarak medya tarafından sağlanmasından dolayı, enformasyon sürecinde gerçeklikten herhangi bir sapma olduğunda, çoğu kez bu sapmanın yurttaşlar tarafından düzeltilememesidir. Bu nedenle, medyanın çok büyük ahlaki sorumluluğu söz konusudur.

Kitle iletişim araçları en geniş izleyici kitlesini kendilerine çekme tasası içindedir. İzleyici kitlelerinin büyüklüğü kitle iletişim araçlarının reklam gelirlerini arttırmaktadır. Buradaki risk, izleyici (okur/dinleyici vb) kavramıyla müşteri kavramının karıştırılmasıdır. Örneğin, okuyucuların, dinleyicilerin yada izleyicilerin sayısı sık sık Pazar payı olarak dile getirilir. Enformasyon ve iletişimin, aktarılan yanlı imgeler seline direnememe tehlikesi burada yatmaktadır. Gazeteciler en sansasyonel başlıklar için yarışmakta ve televizyon izleyicileri üzerinde doğrudan duygusal etki yaratmak amacıyla düzenlenen en çarpıcı görüntüleri gösteren bir gösteri aracı haline gelmektedir. Biz, imgenin göz kamaştıran büyüsü altında doğruluk ve geçerliliği hoş ve çekici olanla karıştırma riskiyle karşı karşıyayız. Bu bağlamda enformasyon ve iletişim bir imgeler dizisine indirgenebilir. Gazetelerin haber başlıklarının diline ve fotoğraflara öylesine alıştık ki, bu dil ve sözcükler görsel imgelerle desteklemediklerinde güçlerini yitirmektedirler. İmge özden çok daha önemli hale geldi.
kaynakça:Manuel Nunez Encabo, Gazetecilik Etiği Ve demokrasi, Derleyen; Süleyman irvan, Medya Kültür Siyaset, Bilim Sanat Yayınları, Ankara, 1997

Gazetecilik Etiği

Gazetecinin haber kaynağı ile olan ilişkisi, haberi nasıl, ne pahasına ve niçin ürettiği, etik değerler açısından büyük önem taşımaktadır.
Gazetecilikte etik denince akla gelen ilk dört şey adil, gerçek, objektif ve doğru olmaktadır. Etik meziyetler ise, “dürüst”, “hassas”, doğru sözlü” gibi tipik meziyetlerdir.
Etik değerin tartışılabileceği bir platform araştırmacı gazeteciliktir. Araştırmacı gazetecilikte dürüstlük konusu, dürüstlüğün gazetecilerden neleri yapmalarını gerektirdiği, neleri yapmalarına izin verdiği sorularını kapsar.

Magazin ve sansasyonel habercilik, gizli habercilik ve sorumluluktan yoksun olan habercilik, araştırmacı gazetecilik ile bağdaşmamaktadır.

Gazetecilik Etiği, haklar ve sorumluluklar çerçevesinde gerçekleşebilir.bu bağlamda önemli olan sınırın nasıl ve kimin tarafından saptanacağıdır.

Bunların yanı sıra, satış savaşı ne kadar şiddetli olursa, editörler üzerindeki ticari baskı da o kadar artacak; gerçeklik ve etik açıdan gazetecilik standartları zarar görecektir.

John O’Neill, Piyasada gazetecilik Yapmak, De. Andrew Belsey Ve Rud Chatwick, Medya ve Gazetecilikte Etik Sorunlar, Çev. Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994

Basında Ahlaki Açıdan Yapılan Hatalar

Haber ve haberci kimlikleri arka planda kalmaktadır. Gazeteciler acil haber sunmakla yükümlü birer eleman niteliğine bürünmüşlerdir.

Gazete üst yönetimlerinde görülen çok yüksek ücretlerin yanı sıra, gazetecinin omurgasını yada alt yapısını oluşturan haber biriminde çalışanların ücretleri genellikle düşük kaldı. Böylece muhabirlerin, haber kaynaklarına karşı etkinliği ve saygınlığı da aşınmaya uğratıldı. Düşük ücretli, deneyimsiz stajyer muhabirlerin muhabir gibi çalıştırılmaya kalkışılması da bu aşınmayı arttırdı.

Gazetecilik, Pazar ve kar motiflerinin peşine düşmüştür. Haber “mal”, okur-izleyici “müşteri”, gazeteci “bant işçisi” olmuştur. Francis Balle’nin “çifte aidiyet” dediği kavramda, bir tarafta, mesleki kural ve ilkeler vardır., öteki tarafta da, bir yere bağımlılık, teslimiyet, sadakat “çifte aidiyet” her zaman çifte “sadakatsizlik riski” de taşır.

Tekelleşme, gazetecinin temel görevi olan objektif bilgiyi taşıma ve aktarma işlevini bozar. Dürüst ve doğru haber veren araştırmacı gazeteciler tekelci basında kendilerine yer bulamazlar.

İşten atılma ve iş bulamama korkusu, basın emekçisinin, patronların meslek ahlakıyla bağdaşmayan tavırlarına ve baskılarına karşı çıkmalarına engel olmaktadır. Basın sektöründe emek sömürüsü had safhadadır. Kaçak işçilik; basın emekçilerini uzun yıllar sigortasız ve sözleşmesiz olarak çalıştırmaktadır. Üç alık staj süresi, basın-yayın organları tarafından sömürü aracı olarak değerlendirilmekte ve bu süre kimi zaman dört ya da beş yıla ulaşılmaktadır. Bu ortam, basın emekçilerini adeta köle durumuna sokmaktadır.

kaynak.Tuncay Özkan, Medya Nereye?, Yeni Türkiye 11, Medya Özel Sayı
Nail Güreli, Basında Sorumluluğun çeşitli Boyutları, Yeni Türkiye 11, Medya Özel Sayı 1,

der:kenan evren duman