26 Ağustos 2009 Çarşamba

Basım Sanayiinin Temel Kavramları

Okuma listesi
Artunalı, M. & Savaşır, İ. (1994) Kişisel Bilgisayarlar, İletişim Yayınları, İstanbul.
Becer, Emre (1997), İletişim ve Grafik Tasarım, Dost Kitapevi, Ankara
Dağlı, Nevzat (1995), Gazete Yayınlama Teknikleri (Uygulamaları), İmaj Yayıncılık, Ankara.
Devlet Bakanlığı (1986), Nasıl Matbaacı Olunur?, Devlet Bakanlığı Yayını, Ankara.
Ertuğ, Hasan Refik (1981), Basın ve yayın Hareketleri Tarihi, İstanbul.
Evliyagil, Şevket; Törenli Nurcan (2003), Basım Sanayii’nin Temel Kavramları, Ajans-Türk Basın ve Basım Sanayii, Ankara.
Evliyagil, Şevket (1981), Gazete Yayımlama Yöntemleri, Ajans-Türk Basın ve Basım Sanayii, Ankara.
Geray, Haluk (1994) Yeni İletişim Teknolojileri, Kılıçaslan matbaası, Ankara.
Hans, Elfring (1989) “Improving Print Quality”, İFRA Kongresine Sunulan Bildiri.
Hürriyet Vakfı (1982) Kitle İletişim Tekniklerindeki Gelişme ve Yazılı Basının Geleceği, Hürriyet Matbaası, İstanbul.
İnuğur, Nuri (1992), Türk Basın Tarihi, Gazeteciler Cemiyeti Yayını, İstanbul.
Koloğlu, Orhan (1987) Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuçları, Gazeteciler Cemiyeti Yayını, İstanbul.
Lewis, John (1970) Anotomy of Printing, Watson-Guptill Publications, New York.
McLuhan, Marshall (1964), The Gutenberg Galaxy, University of Toronto Press, Toronto.
Parker, R.C. (1999), Amatörler İçin Web Tasarımı ve Masa Üstü Yayıncılık, Globus Dünya Basımevi, İstanbul.
Schlapp, Hermann (2000), Gazeteciliğe Giriş, Ofset Fotomat Matbaası, Ankara.
Smith, Anthony (1980) Goodby Gutenberg, The Newspaper Revolution of the 1980’s, Oxford University Press.
Tokgöz, Oya (2000) Temel Gazetecilik, İmge yayınları, Ankara.
Topuz, Hıfzı (1973) 100 Soruda Türk Basın Tarihi, gerçek Yayınevi, İstanbul.
Törenli, Nurcan (1995) Yeni İletişim Teknolojileri Boyutunda, Türkiye’de Yazılı basın ve Gazetecilik Mesleği, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.
Van Dusseldrop, Monique (1998) “The Future of the Printed Press in a Dijital World”, European Journalism Centre, Maastrict.

Basılı Ortamlarda Haber Sunumu

Okuma listesi
Osman Yılmaz, Kemal Demir, “QuarkXPress Öğrenirken”, Alfa Basım Yayım Dağıtım, ISBN 975-8052-58-6, İstanbul, 1997.
QuarkXpress ders notları

Araştırmacı Gazetecilik

Okuma listesi
1.Seyfettin Turhan, Araştırmacı Gazetecilik, UMAG Vakfı Yayınları, 1997
2.Altan Öymen, Uğur Mumcu, Mobilya Dosyası, UMAG Vakfı Yayınları, 3. Baskı, 2002

Alan Muhabirliği

Amaç, genel gazetecilik ve muhabirlik bilgilerini almış öğrencileri uzmanlaşmış muhabirlik alanları konusunda bilgilendirmektir.

25 Ağustos 2009 Salı

Hayal Edilemeyen Toplum: Türkiye’de ‘Çevresiz Merkez’ ve Garbiyatçılık

Toplum ve Bilim 105
Hangi Merkez, Hangi Çevre?


Birikim Yayınları / Toplum ve Bilim Dergisi

İçindekiler;
Şerif Mardin'le merkez-çevre analizi üzerine
Hayal edilemeyen toplum: Türkiye'de "çevresiz merkez" ve Garbiyatçılık
Entegratif toplum ve muarızları: 'Merkez-çevre' paradigması üzerine eleştirel notlar
Paradigmada tarihsel yorumun sınırları: Merkez-çevre temellendirmeleri üzerinden düşünceler
Devletin sürekliliği, devrimin muhafazası, toplumun denetimi sorunu: Merkez-çevre paradigmasının sınırlılıkları üzerine notlar
2000'li yıllarda merkez-çevre ilişkilerini yeniden düşünmek
Kültürel yabancılaşma tezi üzerine
Kent üretiminin ve kamu yaşamının örgütlenmesinde güncel eğilimler
İktisadi merkez-çevre paradigması: Sonlandı mı, süreğeliyor mu?
Uluslararası ekonomi politiğe Marksist yaklaşımlar
Homo Balkanicus, Çılgın Türkler ve diğerleri
Türkiye'de öjeni düşüncesi ve kadın
Gadamer'in pratik felsefesi: Hermenötik düşüncede gelenek ve deneyimin önceliği

Değini
Bugün Karl Polanyi'yi okumak
Can havliyle düşünmek: Onuncu Karl Polanyi Konferansı üzerine

OKUMA PARÇASI Radyonun Sihirli Kapısı

. 60-64

(...)
Geçmişin kişiselleştirilmesine ait başka çarpıcı örnekleri, radyonun tarihiyle ilgili 1970-80'lerde hazırlanmış ve yayınlanmış radyo programlarının(1) kurgulanma mantığında da bulmak mümkün. Bu programların, bazı arşiv kayıtlarına dayansa da, yayıncıların yorumsal süzgecinden geçerek hazırlanmış, geçmişe yönelik bir araştırma-kurgulama olduğunu belirtmek gerek. Bu yüzden bu programları radyoya ilişkin arşiv belgeleri olarak değil, "radyo anıları" olarak düşünmek daha doğru olacaktır. Sözü edilen programlarda radyonun tarihi "ilginç" anıların bir araya getirilmesi ve araya serpiştirilen eski müziklerle oluşturulmuştur. Programlardan birinde radyonun ilk yılları "dünyanın küçülerek" radyoya sığması olarak betimlenir.(2) Küçülen dünyada ise sürekli yaşanan aksaklıklar, muziplikler, yanlış anlamalar, ve esas olarak duygulanımlarla kişiselleştirilmiş deneyimler aktarılmaktadır. Birkaç örnek verirsek: 1920'lerin sonunda Ankara Radyosu Müdürlüğü yapan Hayrettin Bey'in o döneme ilişkin kara mizah sayılabilecek anısı şöyle: Radyo binasında "daktilo düştü" diye yükselen çığlıkları, yeni tamir edilen ve tescilli devlet malı olan yazı makinesinin düşmesi olarak anlayıp telaşlanıyor, oysa düşen makine değil, pencereden atlayarak intihar eden sekreter! Kimi zaman "ilginç"lik olaylardan çok duygularda yatıyor. Örneğin Safiye Ayla, 1930 başlarında İstanbul'da Yeni Postane'nin üzerindeki "radyo müessesesinde" söylediği ilk şarkıyı, "Nerdesin gönlümün nazlı civanı, nerdesin..." adlı şarkıyı anarken, "tabandan gelmiş bir insan olarak hem kendime hem de halka sesleniyorum... dinleyenlere benden bir şey intikal ediyor," diyerek anılardaki yoğun duygularını öne çıkarıyor. Benzer bir şekilde 1949 Avrupa Serbest Güreş finalini radyoda Eşref Şefik ile birlikte sunan ve "Muhteşem Amca" olarak anılan spikerin "dokunaklı" anısı şöyle: "...nihayet Türküm, dünya şampiyonası yapılıyor ve dünyada tek adam olarak Türk milleti kalıyor ve sen de mensubusun, İstiklal Marşı çalıyor, bayrak çekiliyor, hüngür hüngür ağladım, beni dinleyen bütün memleket de benle beraber ağladı." Bazen de anılar, radyonun bir okulu çağrıştıran işleyişine ilişkindir. Bu anılar, tarihi çocuksulaştırır. Örneğin İstanbul türkülerinin "unutulmaz sesi" Radife Erten Ankara Radyosunun bir "mektep" olduğunu anlatıyor: "Kapatırlardı stüdyoyu, 3 saat, 4 saat çalışırdık, hocamız Nuri Halil Bey gelirdi, diğer hocalar da gelir kontrol ederlerdi, kim çalışıyor, kim çalışmıyor, çıkınca çalışmayanın kulağını çekerlerdi." Başka müzisyenler, Mustafa Çağlar ve Necmi Rıza Ahıskan ise, yatılı okul anılarını çağrıştıracak şekilde, karanlık odada birbirlerini korkutmak için yaptıkları muziplikleri anlatıyorlar.
Bir başka "radyo anıları" programının (3) radyonun tarihine ilişkin vurgusu gene kişisel anılarda dile gelenler... noksanlar, yoksunluklar... ama yine disiplin ve duygular. 1930'ların başında Ankara Palas'ın altında sürdürülen yayın, teknik imkânsızlıklar, odacıya teslim edilen bantlar, "her şey kifayetsizdi" sözlerinde ifade buluyor. Bu programda da ilerleyen yıllardaki "ilginç" ve "komik" anılara değiniliyor. 1940'larda spikerlik yapan ve iki kadın spikerden biri olan Berter Tali, savaş yıllarında gazetelere haber yazdırırken nasıl uyuduğunu, mikrofonu kapamayı unuttukları için yayına giren konuşmalarını aktarıyor. Sonradan radyodan ayrılıp Amerikan Büyükelçiliğinde mütercim olarak çalışmaya başlayan Tali, "radyolarımız birer okul olmuşlardır," diye bitiriyor sözlerini. Diğer kadın spiker Emel Gazimihal ise 1937 yılında başladığı spikerlik yıllarında gene birçok aksaklıktan söz ediyor: "Gece saat 11, ben haberleri okuyorum. Çok heyecanlı bir haberdi harp hakkında. Bir aralık ben konuşurken tıkır tıkır bir şeyler oluyor. Susup etrafıma bakıyorum, ses kesiliyor. Hoparlörün arkasına rahatlıkla bir insan saklanabilirdi. Ben haber okuyorum, tıkırtı devam ediyor, ben susuyorum, tıkırtı kesiliyor. Heyecanlandım. Plakları da biz kendimiz çalardık, altında da küçük bir kâğıt sepeti. İçinde de bir fındık faresi... Düşünün ben fareden korkan birisi olmuş olsaydım ve heyecanla bağırmış olsaydım... düşünün artık Türkiye'nin halini... tasavur edebilirsiniz, tam savaş sırası... işgale mi uğradık diyeceklerdi." Özellikle canlı yayınlardaki "aksilikler" ilgi çeken bir tema olarak beliriyor. Ancak radyodaki disiplin, hatta "korkunç disiplin" çeşitli aksiliklere eşlik eden bir tema. Bir kanun sanatçısının dediği gibi, "Müdür beyin merdivenlerinden çıkamazdık, koridorda elimizde sigara dolaşamazdık, gene de memnunduk, disiplin olan yerde memnuniyet olması lazım." Nitekim sonuçta "sevgi" her şeyi tatlıya bağlıyor. Emel Gazimihal, başka birçok eski radyocu gibi, yenilere şu öğütü veriyor: "Ancak bu mesleği çok severseniz, bu işi yapınız. Eğer sevmezseniz bu meslekte muvaffak olunamıyor."
Bu programlarda dile gelen anılarda, yer, zaman ve tekniğin deneyimlenmesiyle ilişkili olarak çeşitli öznellikler beliriyor. Bu öznellikler, bu programlarda "ilginç" olmak için bir araya getirilmiş olsalar da milli söylemin ölçeğiyle gerilimli bir ilişki içinde duruyorlar. Bir yandan ideali ve sevgiyi öne çıkarırken bir yandan da tekniğin ve koşulların bu idealden nasıl uzak düştüğüne ilişkin veri sağlıyorlar. Kişiselleştirilen ve radyonun birçok yayıncı tarafından bir okul sayılmasıyla çocuksulaştırılan radyo tarihi, disiplin temasıyla milli bir kurumun işleyişini ve kendi öznelerini yaratma çabasını ortaya koyarken, yine de bundan sonraki bölümde ele alacağım radyonun milleti temsil etme retoriğiyle bir mesafe yaratmaktan kaçınamıyor. Bu mesafenin daha belirgin olarak ortaya çıktığı iki örneğe daha değinmek istiyorum. Birincisi radyoda programcılığa 1945'lerde başlayan Orhan Boran'ın bir naklen eğlence programına ilişkin anısı. Sarıyer'deki bir gazinodan naklen yayın yapmak üzere oraya giden Orhan Boran ve radyo ekibi teknik bir aksaklıkla karşılaşırlar. "Sarıyer'de bir gazinoda çukurda kaldık. Sesimiz gitmedi. Bunun üzerine gazinonun uzağında bir yere, bir tepeye çıkıp, önümüzde gazino varmış gibi, olmayan birtakım numaraları oluyormuş gibi anlatmak zorunda kaldık. Gazinonun içindeymişiz gibi, ekibin içindeki arkadaşların mırıltıları ve şakşakları arasında güya bir eğlence yerinden nakil yaptık."(4) Bu anıda vurgulanan "mış gibi" yapmanın Türkiye'deki modernliğin tartışılmasında sıkça kullanılan bir ifade olduğunu hatırlayacak olursak, anının dile getirdiği "aksaklık" ile radyonun resmi söylemde vurgulanan işlevi arasındaki bölünme daha boyutlu bir anlam kazanabilir. İkinci anı ise 1943'ten sonra radyo tiyatrolarında rol alan Hayri Esen'den: "19 Mayıs günü Kemal Tözem'in yazdığı bir oyunu oynuyorduk. Ben de 'baba'yı oynuyordum. Bir yerinde çocuklara, 'çocuklar şimdi 19 Mayıs Stadyumundan milli şefin nutkunu dinleyeceğiz, saati geldi,' diyorum ve radyoyu açıyorum. Açtık ama nutuk yok. Plaktan gelecek ama yukarıda bu işi yapacak mühendis hanım eline bir kitap almış, okumaya dalmış, sinyali görmemiş, plağı da koymamış. Tahsin Temren bir geçiş plağı koydu, o şeyi atlattık. Ama sonra yine sorgu sual oldu. Bizi sorguya çektiler" (a.y.). Bu anı da milli hassasiyetlerle kurumun işleyiş şekli arasındaki gerilimi ortaya çıkarıyor.
(...)

Notlar

(1) TRT döneminde radyoda yayınlanmış ve ses kayıtlarını bulabildiğim radyonun tarihiyle ilgili programlar şunlardır: 4 dizilik "Türkiye Radyolarında Yarım Yüzyıl", Yücel Ertugay, 1975; "Radyo Anıları", Elçin Temel (tarih belirtilmemiş); "Günün İçinden", Sezi Ergun, Zehra Kurttekin, 1987.
(2) "Türkiye Radyolarında Yarım Yüzyıl", Yücel Ertugay, 1975. Met
(3) "Radyo Anıları", Elçin Temel.
(4) "Radyo Anıları", Elçin Temel.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik

Meltem Ahıska

Radyonun Sihirli Kapısı

Garbiyatçılık ve Politik Öznellik

Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora

Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Nisan 2005

Günümüz Türkiyesi'nde kurgu ile gerçeğin bu kadar sıklıkla karıştırılmasını, birbirinin yerine konmasını nasıl açıklayabiliriz? Ahıska'nın Cumhuriyetin ilk dönemindeki radyo yayıncılığını konu alan kitabını okuduğumuzda, bir dönemin iktidar kurma biçimlerinin, teknoloji ile fantazi arasındaki ilişkinin bugünü etkileyiş tarzını açıkca görebiliyoruz.
Radyonun Sihirli Kapısı, radyo üzerine bir inceleme. Ne var ki asıl gayesi radyo yayıncılığının incelenmesinden hareketle Türkiye'de bir yönetsellik biçimi olarak Garbiyatçılığı ve bu temelde gelişen politik öznelliği anlatmak. Doğu/Batı, modern/geleneksel, model/kopya ve benzeri ikiliklere karşı çıkan, bu ikilikleri tam da Garbiyatçılığı kuran, diyalojik neden ve sonuçlar olarak gören bir anlatı bu. Yazar bu ikilikleri çözebilmek, zihnimiz üzerindeki ağır hükümranlıklarını sonlandırmak için, sözgelimi radyo arşivlerinin yok edilmesinden BBC Türkçe Servisi'nin Türkiye politikalarına kadar uzanan geniş bir olgusal alanı anlatısına dahil ediyor.
Bu kitabı çok tartışacağız, devreye soktuğu analitik kavramı, Garbiyatçılığı da öyle. Radyoyla büyümüş kuşaklar geçmişe başka bir gözle bakmayı deneyebilirler böylece. Ama asıl televizyona doğanlar… onlar da bugün ekranlarda sürüp gideni daha kolay anlamlandırabilecekler.


İÇİNDEKİLER

1. Giriş
Milliyetçilik, Yer ve Zaman: Radyonun İlk Yılları
2. Garbiyatçılık: Tarih ve Kuram
3. Radyo Stüdyosu ve "Milletin Sesi"
4. Londra Türkiye'ye Sesleniyor
5. Radyo Konuşmaları: Neşeli Ol ki Genç Kalasın!
6. Radyo Oyunları: Kadınlar ve Erkekler
7. Sonuç
Garbiyatçılık: Bugüne Dair

Devlete Karşı Demokrasi Marx ve Makyavel Momenti

Makyavel momenti, kamusalın bir politika biçimi olarak kendi bilincine varma ve kendini yıkabilecek olana karşı tedbir alma zorunluluğunun farkında olma durumudur. Kendi kendini yönetmek ne anlama gelir? Ortak irade nasıl vücut bulur? Tahakküm ilişkileri olmayan bir toplum nasıl tasavvur edilebilir? Ancak Marx'ın Makyavel momentiyle kurduğu ilişki muğlaktır.

'Çünkü Marx, ortak iradenin oluşmasını ve tahakküm ilişkilerine karşı olmayı, yani 'demokrasi ve özgürlüğü' Paris Komünü'nü tanımlamak için başvurduğu şema içerisinde bir 'çatışma şeması' içinde düşünmektedir. Gerçekten de demokrasi, pürüzsüz bir zeminde devletin yok oluş sürecinin bir sonucu değil, çatışmayı, karşıtlığı barındıran bir alan, birbirine ters mantıkların çarpıştığı mücadeleci bir alandır.'

'Bir Makyavel momentinde miyiz? Eğer öyleyse bu dönem, politik ilke ile özgürlükçü bir hevesin karşılaşması ve birbirine yakınlaşması değil midir?

Bir yandan totaliter tahakkümün şiddetiyle kararan ufukta gün ışığının yeniden belirdiğini, modern politikayı sürekli uğraştıran özgürlükçülüğün bir kez daha benimsendiğini ya da yeni yönlere çekildiğini görüyoruz. Totalitarizmin geride bıraktığı yıkıntı ve yok etmek tarzının radikalliği, özgürlüğü yeniden düşünmeye zorunlu kılmıştır: Nasıl olur da özgürlük yasaya karşı değil de, yasayla birlikte, onu doğuran özgürlük arzusuyla birlikte düşünülmez; nasıl olur da özgürlük iktidara karşı değilde, insanların ortak eylemlerinin sonucu olarak kurgulanan bir iktidarla birlikte teorileştirilmez? En önemlisi, nasıl olur da özgürlük, politikaya karşı, ondan kurtulmak istermişçesine değil de, özgürlük arzusunun asıl nesnesi olarak algılanmaz?

Özgürlükçü ilhamla beslenen politika, dünya ve ölümlü insanların kaderine çözüm üretme çabası olarak değil, bunlara dair hiç sonlanmayacak bir sorgulama olarak yaşanmalıdır.'

(Tanıtım Yazısı'ndan)

Türk Aydını ve Köycülük Hareketi

Türk Aydını ve Köycülük Hareketi

Aydın ve Halk: Coğrafi/Zihinsel Bir Boşluk mu Yabancılaşma mı?

Aydının Yurttaş/Millet Ham maddesi Olarak Halk

Türk Aydını ve Medeniyet Sorunu

Türk Modernleşmesi, Aydın ve Doğu-Batı Sorunu

Aydın, Edebiyat, Edebi Kanon ve Milli Şuur/Ulusal Bilinç

Aydın, Edebiyat, Edebi Kanon ve Milli Şuur/Ulusal Bilinç

Türk Modernleşmesi, Aydın, Hakikat ve “Hakikat Sistemi”

Tek Parti Dönemi İçinde Aydın-Devlet İlişkisi

Osmanlı'dan Cumhuriyete Geçişte Aydın Kimliği ve Değişimi

Aydın, hakikat, kendilik, söylem ve doğruyu söylemek ne demektir?

Aydın/Entelektüel/Sembolik Seçkin: Kavramsal bir ayrıştırma denemesi

Demirkubuz'dan dönem filmi; Kıskanmak

'Masumiyet', 'Kader', 'İtiraf' gibi önemli filmlerin yönetmeni Zeki Demirkubuz'un ilk dönem filmi 'Kıskanmak', sonbaharda seyircisiyle buluşuyor.
Serhat Tutumluer, Berrak Tüzünataç ve Nergis Öztürk’ün başrolünde oynadığı 'Kıskanmak', Nahit Sırrı Örik’in 1956'da yazdığı aynı adlı romanından sinemaya uyarlandı.

1930’lu yılların Zonguldak'ında geçen bir dönem filmi olan 'Kıskanmak', kendini çirkin algılayan bir kadının kıskanma duygularını temel alıyor.

Demirkubuz'un bu ilk dönem filminde çirkin kadın Seniha‘yı Nergiz Öztürk, Seniha‘nın kıskandığı güzel kadını ise Berrak Tüzünataç oynuyor.

ÇİRKİN OLMAK...
Demirkubuz daha önce NTV'ye yaptığı bir röportajda çirkinlik kavramından etkilendiğini söylemişti; “Çirkin olmanın nasıl bir şey olduğu üzerine çok kafa patlattım. Çirkin olmaktan güzelliğin nasıl göründüğünü görmeye çalıştım ama çok büyük emek verdim bu konu için. Gündelik hayatta hiç fark etmediğimiz, adam yerine bile koymayacağımız bir insanın sıradan hatta çirkin bir kadının hatta kurumuş bir kadının dünyasında neler olabileceğini hatta bir gün fırsatını bulunca ne gibi trajedilere yol açabileceğini çok merak ettim. Zaten romanı çekmeye karar verince diğer her şeyi unuttum, tamamen buna odaklandım.“

Son dönem Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden olan Demirkubuz, daha önce 'Masumiyet', '3. Sayfa', 'Yazgı', 'İtiraf' ve 'Kader' gibi birbirinden başarılı filmlere imza attı.


ntv

11'E 10 KALA foto galeri


FOTO GALERİ

11'E 10 KALA


Pelin Esmer'in yönettiği ve Nejat İşler, Mithat Esmer, Tayanç Ayaydın ile Laçin Ceylan;ın oynadığı film, 25 Eylülde Özen Film dağıtımıyla Sinefilm tarafından vizyona çıkarılacak. Film, tutkulu bir koleksiyoncu olan Mithat Bey'in binasının yıkım kararı alınması nedeniyle koleksiyonları uğruna verdiği savaşı anlatıyor.

Emniyet Apartmanı’nın dördüncü katında yaşayan Mithat Bey, yıllardır biriktirdiği, evinde kendisine sadece küçük bir yaşam alanı bırakan koleksiyonlarını o güne kadar karşısına çıkan her türlü tehdite karşı korumayı başarmıştır. Koleksiyonunun devamlılığını bozmamak için aradığı herhangi bir parça onu İstanbul’un her köşesine götürebilir. Mithat Bey için İstanbul onun koleksiyonu kadar sınırsızdır.



Ali için İstanbul, Emniyet Apartmanı ve çevresiyle sınırlıdır. Köyünden İstanbul’a geldiğinde apartmana kapıcı olarak giren Ali, kızı kapıcı dairesindeki rutubetten astıma yakalanınca, daha iyi koşullar sağlayana kadar bir süre önce ailesini köye geri yollamıştır. Apartmanın diğer sakinleri deprem endişesi ve daha değerli bir eve sahip olma isteğiyle binayı yıkıp yeniden inşaa etmeyi tercih edince, Mithat Bey’in koleksiyonları uğruna verdiği savaşların en zorlusu başlar. Bina yıkılırsa Mithat Bey koleksiyonlarını kaybedecektir, Ali de hem evini, hem işini. Artık apartman, yalnız yaşayan bu iki adamın ortak kaderidir. Koleksiyonun devamlılığı için başlayan ilişkileri, Mithat Bey’in Ali’ye İstanbul’u devretmesiyle farklı bir boyuta geçer, birbirlerinin kaderlerini farketmeden değiştirdikleri bir noktada biter.

nejat işler ali
mithat esmer mithat bey
tayanç ayaydın ömer
laçin ceylan feride hanım
savaş akova ruhi bey
sinan düğmeci sahaf
tülin özen mezarlıktaki genç kadın
aşkın şenol ahmet
selen uçer mahinur
emine şans umar hülya
füsun demirel gülümser'in sesi
liezer abravaya radyo tamircisi
okay şenol 1.belediye memuru
koray bülent tarhan kütüphane görevlisi
kutay ülkü kütüphane amiri
arzu kaçmaz gülsen
ceren süer selen
dilek altuğ ruhi bey'in eşi ayşe
serkan keskin kütüphane fotokopici
nida karabol akdeniz doktor
ahmet sarsılmaz güvenlik görevlisi
gülden avşaroğlu arşiv sorumlusu sevim hn.


KÜNYE
yönetmen ve senarist pelin esmer
yapımcılar nida karabol akdeniz
tolga esmer
pelin esmer
ortak yapımcılar juliette sol (fransa)
mustafa dok (almanya)
görüntü yönetmeni özgür eken
sanat yönetmeni naz erayda
uygulayıcı yapımcı özkan yılmaz
kurgu ayhan ergürsel
pelin esmer
cem yıldırım
ses kayıt kasper munckhansen
ses kurgusu umut şenyol
ses miksajı marc elsner
michael kaczmarek
ışık şefi ersin aldemir
casting harika uygur
yönetmen yardımcıları başak göksel
tuba çoban
1.kamera asistanı engin özkaya
2.kamera asistanı salih dikmen
steadycam operatörü tuncay başpınar
yapım asistanı benan baf
2.yapım asistanı birkan yılmaz
1.sanat asistanı güneş çoban
2.sanat asistanı sima ertem
3.sanat asistanı hande cedimoğlu
set gürkan kahraman
ulaşım nejdet yılmaz
kuddusi uğurlu
muhasebe yalçın sütütemiz
afiş tasarım bala kavlakoğlu
web site tasarım selkan larlar

Çıngıraklı Top


Yönetmen Egemen Ertürk’ün ilk filmi olan yapım, görme engelli bir takıma antrenör olan eski bir futbolcunun öyküsünü anlatıyor. İlyas Salman, İpek Özkök, Zihni Göktay, Erkan Taşdöğen ve İlhan Mansız’ın rol aldığı yapım, 18 Eylülde gösterime girecek.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

medya da tasfiye üzerine

Dönek mi, dalak mı
ERTUĞRUL ÖZKÖK

SIRTINIZA ille de şu iki etiketten biri yapıştırılacaksa, hangisini tercih ederdiniz?

"Dönek mi" olmak daha iyi yoksa "Dalak" mı?

Ahmet Hakan'ın durumuna baktıkça kendi halime şükrediyorum.

Bizim mahalle, öteki mahalleye göre çok daha insaflı.

Yani soldan gelip liberal veya serbest pazar ekonomisini savunan biri olursanız, size en fazla "Dönek" derler.

Biraz daha kızarlarsa diyecekleri de şu:

"Liboş."

Veya "İngiliz muhibbi".

Veya "Ali Kemal"...

Eh ağır ama dayanılmaz, taşınılmaz gibi değil.

Zaten bir süre sonra onu "kendimleştirir", hatta dalga geçmeye bile başlarsınız.

* * *

Öteki mahallede işler çok daha zalimce yapılıyor.

Ahmet Hakan'ın durumuna bir bakın.

Aman Allah'ım, birtakım insanlar neler yazıyorlar.

İşi, "Askere gitmemek için dalağını aldırdı" diyecek kadar pespayeleştirdiler.

Vallahi bizim mahallede en azından bugüne kadar böylesine zalim, böylesine pis bir iftira atılmadı.

Demek ki, ideolojik dönekliğin riski daha azmış.

Ahmet Hakan'la Hürriyet'e gelmesini konuşurken şunları söylemiştim.

"Bak Ahmetçiğim, Hürriyet, gururu da, dayağı da bol bir gazetedir. Burada yazmaya başlayınca, etkinin gücünü hemen anlayacaksın. Bu çok keyifli bir şeydir. Ama bu başarıyı insana kolay yedirmezler. Yazdığın her yazı için, hayatın boyunca yemediğin dayağı yiyeceksin. Hürriyet'te yazmanın bedeli vardır ve herkes bu bedeli öder."

Dediklerimin hepsi çıktı.

Hürriyet'te yazıp, bir de başarılı, herkesin konuştuğu bir yazar haline gelirseniz, vah başınıza gelene.

Babıali'nin yazar kovanına çomak soktuğunuzu hemen anlarsınız.

Bütün yabani arılar anında taarruza geçer.

Oranızı buranızı sokarlar.

Her akşam evinize, yüzünüz gözünüz şişmiş gidersiniz.

Önce lakap takarlar.

Tatmin olmazlar, ardından küfür gelir.

O da kesmez, iftira mangasına hücum emri verilir.

Kimi elinde dönerci bıçağı saldırıya geçer.

Kimi ise sessiz kalır, gizli gizli iftira mangasına destek verir.

Onlar da rahatsızdır.

Çünkü siz, okurun ezberini bozmuş, yuvarlanıp giden kalem erbabının ise huzurunu kaçırmışsınızdır.

* * *

Bütün bunlar çok doğal.

Çünkü Ahmet Hakan ve onun gibi yeni yazarlar, Babıali'nin kurulu düzenini sarsıyorlar.

Okunuyorlar, okutuyorlar, konuşturuyorlar.

Eski cemaatlerinin kapısını kırıp dışarı fırlayan bu insanlar, buldukları yeni formatlarla, yeni anlatım biçimleriyle, yeni başarı ölçüleri yaratıp, başarısız bir yazar neslini tasfiye etmeye başladılar.

Hangi yazar neslini?

Ağır ol da molla desinler erbabını.

Siyasetten başka konu bilmeyen, vasat fikirlerden ve inançlardan ibaret, 20 yıl önce ne yazdıysa hálá aynısını tekrarlayan karbon káğıdı neslini.

Yazı yazmayı hakaret etmekten, küfretmekten ibaret sanan; yazacak konu bulamadığı için üç beş kişiye şahsi takıntısını fikri takip diye yutturmaya kalkışan; hayatını, başkalarının fikirleri ve yazıları üzerinden asalaklıkla kazanmaya çalışan; okunmayan, okutamayan, bedavacı, rantiye bir yazar kuşağı, silkeleseniz düşecek vaziyette.

Tabiatıyla korkuyorlar.

O yüzden, yeni gelen herkese, renkli olan her şeye, farklı olan her duruşa ifrit oluyorlar.

Ahmet Hakan'ın başına gelen budur.

Yani vasat kafaların, sıradan ruhların, korkanların ve kıskananların recim ayini.

Bir nevi "uzun bıçaklılar" gecesi...

* * *

Ama kaçış yok.

Bir gün her vasat bu ricadı tanıyacak.

Ahmet Hakan'lar, onun gibi cüretliler, farklılar, renkliler, meydan okuyanlar, yenilik getirenler, ezber bozanlar kalacak.

Fitneciler, iftiracılar, bohçasında alelade fikirden başka satacak tek şeyi olmayanlar, cümbür cemaat gidecekler.

Görüyorum, söylüyorum.

Babıali'de hicret zamanı geliyor

HÜRRİYET