İNSAN ÜSTÜNE BİR DENEME - DİL
DİL VE SÖYLENCE
Dil ve söylence (mythos) yakın akrabadırlar. İnsan kültürünün ilk evrelerinde dil ve söylencenin ilişkisi öylesine yakın ve işbirlikleri öylesine apaçıktır ki birini ötekinden ayırmak hemen hemen olanaksızdır. Onlar bir ve aynı kökten çıkan iki ayrı girişimdirler. İnsana rastladığımız her yerde onu konuşma yeteneğine sahip ve söylence yapma işlevinin etkisi altında buluyoruz. Bu nedenle insanbilimsel bir felsefenin bu açıkça belirtilmiş insansal özelliklerin her ikisini de ortak bir başlık altında toplâması imrendirici :bir işti. Çok kez bu yönde girişimlerde bulunulmuştur. F. Max Müller, içinde söylencenin yalnızca dilin bir yan ürünü olarak açıklandığı ilginç bir kuram geliştirmiştir. 0, söylenceyi nedenleri konuşma yeteneğinde aranması gereken bir tür düşünsel hastalık olarak kabul etmişti. Dil, gerçek doğası ve özü gereği eğretilemelere(istiare) dayanır. Nesneleri . doğrudan doğruya betimleyemediği için dolaylı betimleme biçimlerine, belirsiz ve iki anlamlı terimlere başvurur:.İşte Max Müller'e göre söylence, kökenini dildeki bu belirsizliğe borçlu olup düşünsel besinini her zâman bu belirsizlikten sağlamıştır.
Müller diyor ki: Söylencebilim (mitoloji) sorunu gerçekte bir ruhbilim sorunu ve ruhumuz genellikle dil aracılığıyla nesnelleştiği için dilbiliminin bir sorunu haline gelmiştir. Bu benim söylenceyi bir düşünce hastalığı yerine neden... bir dil hastalığı olarak adlandırdığımı açıklayacaktır... Dil ve düşünce birbirlerinden ayrılamazlar. ve... bu nedenle de bir dil hastalığı bir düşünce hastalığının eşidir. En yetkin Tanrıyı her türden suçu işleyen, insanlar tarafından aldatılan, karısına kızan ve çocuklarına karşı çok sert olan bir varlık olarak tanıtmak hiç kuşkusuz bir hastalık belirtisi, düşüncenin alışılmamış koşulu ya da daha açık konuşursak gerçek .bir çılgınlıktır... Söylencebilimsel hastalığın bir örneğidir.
Antik dil, özellikle dinsel amaçlar için kullanılması güç bir dildir. İnsan dilinde soyut kavramları eğretilemeler olmaksızın dile getirmek olanaksızdır. Ve eğer antik dinin tüm sözlüğü eğretilemelerden oluşmuştu dersek durumu pek abartmış sayılmayız... İşte gerek dinde gerekse antik dünyanın söylencebiliminde yer almış. olan pek çok yanlış anlamaların değişmez kaynağı buradadır ama, bir temel insan etkinliğini yalnızca bir bozukluk, bir düşünsel hastalık türü olarak görmek pek uygun bir yorum olarak kabul edilemez. İlkel anlığına göre söylence ve dilin ikiz kardeşmişler gibi ele alındığını görmemiz için bu türden garip ve zorlanmış kuramlara gereksinmemiz yok, Söylence de dil de insanlığın çok genel ve çok önceki bir deneyi üzerinde temellenirler. Bu deney fiziksel olmaktan çok toplumsal özellikte bir deneydir. Çocuk daha konuşmayı öğrenmeden çok önce başka insanlarla bildirişmenin daha basit araçlarını bulmuştur. Organik dünyanın tümü için de bulduğumuz rahatsızlık, acı, açlık veya, korku sesleri çocukta yeni bir biçim almaya başlarlar. Onlar artık basit içgüdüsel tepkiler değildirler. Çünkü daha bilinçli ve isteyerek kullanılırlar:.-Çocuk yalnız bırakıldığında aşağı yukarı anlaşılabilen seslerle annesini veya dadısını ister ve bu isteklerinin istediği etkiyi yarattığının bilincine varır. İlkel insan bu ilk temel toplumsal deneyi doğa bütünlüğüne aktarır. Onun için doğa ve toplum yalnızca en yakın bağlarla içten bağlantılı olmakla kalmazlar aynı zamanda uyumlu ve ayrılamaz bir bütün oluştururlar: Bu iki alanı ayıracak hiçbir kesin sınır çizgisi yoktur. Doğanın kendisi yaşamın toplamından başka bir şey olmayan büyük bir toplumdur. Bu açıdan ele alındıkta büyülü sözcüğün kullanımını ve özgül işlevini kolaylıkla anlayabiliriz. Büyüye inanma, yaşam dayanışmasına duyulan derin inanç üzerinde temellendirilmiştir. İlkel anlığı için sözcüğün sayısız durumlarda denenmiş olan toplumsal gücü; doğal, giderek doğaüstü bir güç haline gelir: İlkel insan, kendisini,her türden görünür ve görünmez tehlikelerle çevrelenmiş hisseder. O, bu tehlikeleri yalnızca fiziksel araçlarla alt edebileceğini umamaz. Dünya, ona göre cansız veya dilsiz bir şey olmayıp, işitebilen ve anlayabilen bir şeydir. Bu nedenle doğanın güçleri eğer kendilerinden uygun şekilde istenirse yardımlarını esirgemezler. Hiçbir şey büyülü Sözcüğe karşı duramaz, carmina ved coelo possunt deducere lunam*.(ilahiler gökten ayı bile indirebilir).
İnsan, büyüye giden yolu engelleyen ama aynı zamanda bir başka ve daha umut verici bir yol açan yeni bir tinsel güç geliştirmemiş olsaydı bu zorlukları hemen hemen hiç yenemeyecekti. Doğaya büyülü sözcük aracılığıyla boyun eğdirtmek umutlarının tümü boşa çıkmıştı. Ama bunun sonucu olarak insan, dil ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi daha başka bir ışık altında görmeye başladı. Sözcüğün büyüsel işlevi ortadan kalkmış ve yerine anlambilimsel işlevi geçmişti. Sözcük artık giz dolu güçler taşımıyordu; artık doğrudan doğruya fiziksel ya da doğa-üstü bir etkisi yoktu. Nesnelerin doğasını değiştiremediği gibi tanrıların veya demonların istencini de zorlayamıyordu. Bununla birlikte o, ne anlamsız ne de güçsüzdü. Yani, yalnızca bir Flatus vocis, salt bir hava soluğu değildi. Ama kesin özelliği fiziksel olmayıp mantıksal öz yapısı. Fiziksel yandan sözcüğün güçsüz olduğu öne sürülebilir, ancak mantıksal yönden o, daha yükseğe gerçekten en yüksek yere çıkarılmıştır. Logos (söz) evrenin ve insan bilgisinin ilk ilkesi olmuştur.
GREK FELSEFESİNDE
Bu geçiş Grek felsefesinin başlangıçlarında yer aldı. Bununla birlikte Herakleitos, Aristoteles'in Metafizik’inde kendilerinden eski doğabilimciler diye söz edilen Grek düşünürleri grubuna girer. O'nun tüm ilgisi görüngüler dünyası üzerinde yoğunlaşmıştı. O, görüngüler dünyasının ‘’oluşun’’ dünyasının üzerinde daha yüksek bir alanın, salt "varlığın" ideal veya öncesiz sonrasız düzeninin bulunduğunu kabul etmez, yalnızca değişme olgusunu yeterli bulmaz; değişmenin ilkesini arar. Herakleitos'a göre bu ilke, özdeksel bir şeyde bulunamaz. Evrensel düzenin doğru yorumunun ipucu özdeksel değil, insansal dünyadır. Bu insansal dünyada konuşma yetisi odak noktasında oluşturmaktadır. Bu nedenle, eğer evrenin anlamını kavramak istiyorsak konuşmanın ne anlama geldiğini anlamamız gerekir. Eğer bu yaklaşımı -yani fiziksel görüngülerden çok, dil aracılığıyla yaklaşımı- bulmada başarısızlığa uğrarsak felsefeye açılan kapıyı da yitirmiş oluruz. Herakleitos'un düşüncelerinde bile sözcük yani logos yalnızca insanbilimsel bir görüngü değildir. Genelgeçer evrensel bir doğruluğa sahip olduğu için o kendi insansal dünyamızın dar sınırları içinde sınırlandırılmamıştır. Ama sözcük büyülü bir güç olarak değil, kendi anlambilimsel (semantik) ve simgesel işlevi içinde kavranmıştır. Herakleitos, .Beni değil, sözcüğü (logosun sesini) dinleyin ve bütün şeylerin bir tek şey olduğunu açıkça söyleyin diye yazıyor..
İlk Grek düşüncesi bir doğa felsefesinden bir dil felsefesine böylece geçmiştir. Ama o burada yeni ve önemli güçlüklerle karşılaşmıştır. Anlamın anlamından daha şaşırtıcı ve anlaşılması güç bir sorun olamayacağı konusunda kuşkuya yer yoktıır. Günümüzde bile dilbilimci, ruhbilimcı ve felsefeciler bu konu üzerinde birbirinden çok ayrı görüşler öne sürüyorlar.
Antik felsefe bu karmaşık sorunun tüm yönleriyle doğrudan doğruya uğraşamazdı. Ancak bir çözüm denemesi yapabilirdi. Bu çözüm ise ilk Grek düşüncesinde genellikle kabul edilmiş ve kesinlikle yerleşmiş görünen bir ilke üzerinde temelleniyordu. Tüm değişik okullar -Diyalektikçiler kadar Fizyologlar da bilen özne ile ,bilinen gerçeklik arasında bir özdeşlik olmaksızın bilgi olgusunun açıklanamayacağı varsayımından yola. çıkıyorlardı. İdealizm ve Realizm bu ilkeyi uygulayışlarında her ne kadar ayrılıyorlarsa da ilkenin doğruluğunu onaylamada uyuşuyorlardı. Parmenides, bir ve aynı şey olduklarından, varlıkla ,düşünceyi ayıramayacağımızı dile getirdi. Doğa filozofları bu özdeşliği kesinlikle özdeksel bir anlamda anlayıp yorumladılar. Eğer biz insanın doğasını çözümlersek fiziksel dünyanın her yanında ortaya çıkan aynı ögeler bileşkesini buluruz. Küçük bir dünya ve evrenin tam karşılığı olan insan evrene ilişkin bilgilerımizi olanaklı kılar. Empedokles diyor ki: Çünkü biz toprakla toprağı; suyla suyu; hava aracılığıyla tanrıça Hâvayı, ateş aracılığı ile yokedici Ateş'i görürüz. Sevgiyi görmemiz sevgi aracılığıyla; Nefret'i görmemiz ise somurtkan nefret aracılığıyla olur.
Bu genel kuram onaylandığında anlamın anlamı nedir? Anlam, ilkin ve her şeyden önce varlık aracılığıyla açıklanmalıdır; çünkü varlık ya da töz doğruluk (hakikat) ve gerçekliği (realite) bağlayıp birbirine birleştiren en evrensel deyidir (kategori). Bir sözcük, eğer dile getirdiği şeyle kendisi arasında en azından bir özdeşlik olmasaydı o şey anlamına gelemezdi. Simge ile nesnesi arasındaki bağlantı yalnızca uzlaşımsal değil, doğal bir bağlantı olmak zorundadır. Böylesine doğal .bir bağlantı olmadan insan diline özgü bir sözcük görevini yerine getiremez; kavranılamaz duruma, gelir. Eğer bir dil kuramından çok, genel bilgi kuramından kaynaklanan bu önvarsayımı (presupposition) kabul edersek hemen yansıtıcı uyumla yapılmış sözcükler öğretisi ile karşı karşıya geliriz. Adlarla nesneler arasındaki gediği tek başına bu öğretinin kapatmaya gücü varmış gibi görünür. Öte yandan adlarla nesneler arasına kurulan köprü daha onu ilk kullanma girişimimizde yıkılır.
PLATON
Platon'un bu savı çürütmesi için onu tüm sonuçlarını gösterecek şekilde geliştirmesi yeterli 'olmuştur. Kratylos diyaloğunda Sokrates bu savı ironik bir biçimde kabul eder. Ama bu onaylamanın nedeni, yalnızca bu savı yapısındaki saçmalık aracılığıyla yıkma isteğidir. Tüm dilin ses öykünmesinden kaynaklandığını öne süren kuramı Platon'un değerlendirmesi, konuyu gülünçleştirip alaya almasıyla sonuçlanır. Sözcüklerin ses öykünmesiyle yapıldığını öne süren sav yüzyıllar boyunca egemen olmuştur. Giderek yeni yazında bile kesin olarâk ortadan kalkmamıştır. Ancak artık Platon'un Kraiylos da örneklerini verdiği bön biçimlerde ortaya çıkmamaktadır.
Bu sava yapılan en açık karşı çıkış, bizim ortak-dilin sözcüklerini çözümlerken seslerle nesneler arasında varolduğu öne sürülen benzerliği bulmada genellikle büyük bir şaşkınlığa düştüğümüz olgusudur. Ama bu güçlük, insan dilinin başlangıçtan beri değişme ve bozulmaya konu olmuş olduğuna değinilerek ortadan kaldırılabilir. Bu nedenle dilin şimdiki durumu bizim için yeterli olamaz. eğer nesneleri ile kendilerini birleştiren bağı araştırmak istiyorsak. terimlerimizi geriye kökenlerine doğru izlememiz, türetilmiş sözcüklerden -geriye, ilk ya da kök sözcüklere gitmemiz gerekir. Yani her terimin kökenini (etymon), doğru ve özgün biçimini. bulmamız gerekir. Bu ilkeye göre, kökenbilim yalnızca dilbilimin odağı olmakla kalmamakta aynı zamanda dil felsefesinin de temel taşlarından biri olmaktadır. Grek gramercileri ve filozofları tarafından kullanılmış olan ilk kökenbilgiler hiçbir kuramsal ya da tarihsel kaygıdan zarar görmediler.
Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına gelinceye değin bilimsel ilkeler üzerinde temellendirilen bir kökenbilim ortaya çıkmadı. Bu tarihe gelinceye değin her şey olanaklıydı ve en düşsel ve garip açıklamalar seve seve onaylanıyorlardı. Olumlu kökenbilimlerin yanında Liıcus a non lucendo*" türün den ünlü olumsuz kökenbilimler de vardı. Bu şemalar yerlerini korudukları sürece adlar ve nesneler arasındaki doğal ilişki kuramı, felsefi bakımdan haklı çıkarılabilir bir kuram olarak göründü. Ama daha başlangıçtan bu kurama uygun olmayan başka genel düşünceler vardı. Grek sofistleri bir anlamda Herakleitos'un öğrencileriydiler. Platon, Theaitetos diyaloğunda sofistlerin bilgi kuramının hiçbir özgünlüğü olmadığını söyleyecek kadar ileri gitti. 0, bu kuramın Herakleitos'un herşeyin akışı öğretisinin zorunlu sonucu ve ürünü olduğunu öne sürdü. Ama Herakleitos'la sofistler arasında ortadan kaldırılması olanaksız bir ayrım vardı. Herakleitos'a göre Logoş, yani sözcük evrensel metafiziksel. bir ilke idi. Bu ilkenin genel doğruluğu ve nesnel geçerliliği vardı. Ama sofistler artık Herakleitos'un tüm nesnelerin, evrensel ve ahlaksal düzenin kökeni ve ilk ilkesi olarak savunduğu kutsal sözcüğü kabul etmiyorlardı. Dil kuramın- da baş rolü metafizik değil, insanbilim (antropolöji) oynuyordu. İnsan evrenin odağı olmuştu. Protagoras'ın özdeyişine göre «Her şeyin ölçüsü insandır. Var-olanlar var oldukları, varolmayanlar var olmadıkları için... Bu nedenle fiziksel nesnelerin dünyasında dil için bir açıklamâ aramak boş ve yararsızdır.
Sofistler insan diline yeni ve daha basit bir yaklaşım şekli bulmuşlardı. Onlar dilbilimsel ve dilbilgisel sorunları dizgesel olarak ilk ele alanlardı. Yine de onlar bu sorunlarla yalnızca kuramsal anlamında ilgilenmekteydiler. Bir dil kuramının yerine getirmesi gereken başka ve daha ivedi görevleri vardır. 0 bize kendi günlük toplumsal ve siyasal dünyamızda nasıl konuşacağımızı ve eylemde bulunacağımızı öğretmek zorundadır.
5. yüzyıl yaşamında dil, belirli, somut; kılgısal amaçlar için bir araç olmuştu. O, büyük siyasal savaşımlarda en güçlü silahtı. Bu araca sahip olmayan hiç kimse önder rolünü oynamayı bekleyemezdi. Dili doğru biçimde kullanmak ve sürekli olarak geliştirip güçlendirmek yaşamsal önem taşıyordu. Sofistler bu amaç için yeni bir bilgi dalı yarattılar. Dilbilgisi veya kökenbilim değil, söylevcilik (rhetonic) onların gerçek ilgi alanı oldu. Sofistlerin bilgi (sophia) tanımında söylevcilik odak noktayı tutmakta- dır. Terimlerin veya adların ‘’doğruluk» veya “doğru oluş”larına ilişkin tüm tartışmalar yararsız ya da yüzeysel tartışmalar haline geldi. Çünkü sofistlere göre adlar nesnelerin doğasını dile getirmek üzere kullanılmazlar, nesnel karşılıkları yoktur. Onların gerçek görevi, nesneleri betimlemek değil, insanda duygular uyandırmak; yalnızca düşün ve düşünceler taşımakla kalmayıp insanları belli eylemlere itmektir.
Şimdiye dek söylencebilimsel, metafiziksel ve kullanımsal olmak üzere dilin işlev ve değerine ilişkin üç tür anlâyışla karşılaştık: Ama tüm bu değerlendirmeler bir anlamda konu dışında kalıyorlar, çünkü hepsi de dilin en önemli özelliklerinden birini göz önüne almıyorlar. En temel insansal deyiler yalnızca keyfi göstergeler olmadıkları gibi fiziksel nesnelere göndermede bulunmazlar. Füsei on*(doğadan varolan) veya thesei on**(sonradan konmuş olan) seçeneği onlara uygulanmaz. Onlar “yapma” olmayıp “doğal”dırlar; amâ dış nesnelerin doğası ile hiç bir bağlantıları yoktur. Yalnızca kanı, âdet veya alışkanlıklara dayanmazlar; kökleri çok daha derinlerdedir. Qnlar insan duygularının istençsiz anlatımları, ünlemler ve ansızdan ansızın çıkıveren sözcüklerdir. Bu ünlemsel kuramın bir doğabilimcisi, Grek düşünürleri içindeki en büyük bilgin tarafından sunulmuş olması bir rastlantı değildi.
Demokritos, insan dilinin duygusal Özyapıdaki belli seslerden kaynaklandığı savını ilk ortaya atan düşünürdü, Daha sonra, Epicuros ve Lucretius 'da Demokritos'un yetkisine dayanarak aynı görüşü savundular. Bu görüşün dil kuramı üzerinde sürekli .bir etkisi oldu. Üstelik 18. yüzyıla değin hemen hemen aynı biçimde Vico veya Rousseau gibi düşünürlerce de savunuldu. Bu ünlemsel savın büyük yararlarını bilimsel görüş açısından anlamak kolaydır. Burada bizim artık yalnızca kurguya (speculation) dayanmak zorunda olmadığımız görülüyor. Biz pekiştirilebilir bazı olguları ortaya çıkarmış bulunmaktayız ve bu olgular insansal olanla sınırlanmış değiller. İnsan konuşması (dili) doğâca tüm canlı yaratıklara verilmiş temel bir içgüdüye indirgenebilir. Yeğin korku, öfke, acı ya da sevinç çığlıkları insana özgü özellikler değildirler: Onları hayvansal dünyanın her yanında buluruz. Toplumsal konuşma olgusunu geriye bu dirimbilimsel nedene götürmekten daha usa yatkın bir şey olamazdı. Eğer Demokritos'un öğrencilerinin ve izleyicilerin savını benimsersek anlambilim artık ayrı bir bilgi alanı olamaz. Dirimbilim ve fizyolojinin alanı hale gelir.
Buna karşın ünlemsel kuram, dirimbilimin kendisi yeni bir bilimsel temel buluncaya değin olgunlaşamazdı. İnsan konuşmasını belli dirimbilimsel olgularla birleştirmek yeterli değildi. Bu bağlantının evrensel bir ilke ile temellendirilmesi gerekiyordu. Böyle bir ilke, evrim kuramınca sağlândı.
DARWİN
Darwin'in kitabı çıktığında yalnız bilim adamları ve filozoflarca değil, dilbilimcilerce de büyük bir coşkunlukla karşılandı. İlk yazıları ile Hegel'e bağlı ve 0'nun öğrencisi olduğunu gösteren August Schleicher Darwin'in yandaşı oldu. Darwin'in kendisi konusunu kesinlikle bir doğalcının görüş açısıyla ele almıştı. Ama genel yöntemi dilbilimsel olaylara da kolaylıkla uygulanabildiği için O, dilbilim alanında, araştırılmamış bir yönden söz açmış gibi göründü. İnsan ve Hayvanlardaki Duygııların Anlatımı' başlıklı kitabında Darwin dile getirici ses ya da ~edimlerin kesin dirimbilimsel gereksinmelerce buyurulduklarını ve belirli dirimbilimsel kurallara göre kullanıldıklarını göstermiştir. Bu açıdan yaklaşıldıkta dilin kökenine ilişkin eski bilmece, kesinlikle deneysel ve bilimsel bir tutumla ele alınabilirdi. Böylece insan dili devlet içinde bir devlet olmaktan çıktı ve genel bir doğal yetenek oldu.
Ama burada temel bir güçlük yine yerinde kalıyordu. Dilin kökenine ilişkin dirimbilimsel kuramların yaratıcıları ağâçları yüzünden ormanı görmekte başarısızlığa düştüler, onlar ünlemden konuşmayâ giden dolaysız bir yol bulunduğu varsayımı ile işe başladılar. Ama bu, sorunu çözümlemek değil, kanıtlanmış olduğunu varsaymaktı. Açıklanması gereken yalnızca insan konuşması olgusu olmayıp bu olgunun yapısıydı.
DUYGUSAL DİL - ÖNERME DİLİ
Bu yapının çözümlenmesi duygusal dille önerme dili arasında köktenci bir ayrım bulunduğunu ortaya çıkarır. Bu iki dil aynı düzeyde değildirler. Onları genetik olarak birleştirme olanağı bulunsaydı bile, birinden karşıtı olan ötekine geçiş her zaman mantıksal açıdan bir metabasis eis allo genos, yani bir cinsten bir başka cinse geçiş olarak kalmak zorundadır. Görebildiğim kadarıyla hiçbir dirimbilimsel kuramın mantıksal ve yapısal ayrımı ortadan kaldırmayı başaramamıştır. Önermesel dille duygusal dili ayıran sınır çizgisini herhangi bir hayvanın aşmış olup olmadığı konusunda hiçbir ruh- bilimsel kanıtımız yok. «Hayvan dili~ olarak adlandırılan dil, her zaman tümüyle öznel bir dil olarak kalır; çeşitli duygu durumlarım dile getirir ama nesneleri ayırıp betimleyemez°. Öte yandan, kültürünün en aşağı evrelerinde bile insanın yalnızca duygusal bir dile ya da bir jestler diline indirgendiği konusunda da hiç bir tarihsel kanıt yok. Eğer biz kesinlikle deneysel olan bir yöntem izlemeyi istiyorsak olasılıkları düşünülebilsek bile en azından kuşkulu ve koşullu olan bu türden varsayımlardan vazgeçmemiz gerekir.
OTTO JESPERSEN
Gerçekten de bu kuramları daha yakından incelediğimiz zaman dayandıkları temel ilkenin kuşku, götürür bir ilke olduğunu görüyoruz. Bu kuramların savunucuları kısa bir süre sonra ilk bakışta yadsır ya da en azından küçümser gibi göründükleri aynı ayrımı onaylamak ve vurgulamak zorunda kalıyorlar. Bu olguyu gösterebilmek için birincisi dilbilimden ikincisi ruhbilimsel ve felsefî yazından alınmış iki somut örnek seçeceğim. Otto Jespersen dılin kökeni gibi eski bir soruna büyük bir ilgi duymayı sürdüren modern dilbilimcilerden sonuncusuydu belki de. 0, bu soruna ilişkin önceki tüm çözümlerin yetersizliklerini yadsımıyordu. Ger,çekte o, daha başarılı olacağını umduğu ve enine boyuna açıkladığı yeni bir,yöntemi bulmuş olduğuna inanmaktaydı. Jespersen diyor ki: Öğütlediğim ve ilk kez tarafımdan tatarlı bir şekilde uygulanan yöntem, kullandığımız modern dilleri tarihin ve gereçlerimizin elverdiği ölçüde geriye doğru izlemektir... Eğer bu süreçle sonunda artık gerçek bir dil olarak değil de dil öncesi bir şey olarak adlandırabileceğimiz, ağızdan çıkan sesler betimlemesine ulaşırsak o zaman sorunumuz çözümlenmiş olacaktır. Çünkü, hiçlikten bir şey yaratma, insan anlığı tarafından hiçbir zaman kavranamadığı halde, değişim anlayabileceğimiz bir şeydir.
Bu kurama göre, böylesine bir değişim, başlangıçta duygusal çığlıklar ya.' da belki de müzikal anlatımlardan başka bir şey olmayan insansal sözler, adlar olarak kullanıldıklarında başgösterdi. Bâşlangıçta karmakarışık anlamsız seslerden ibaret olan bir şey, bu şekilde bir düşünce aracı haline geldi. Örneğin yenilgiye uğratılıp öldürülen bir düşman üzerine belli bir melodi ve bir sesler birleşimi olarak söylenen bir yengi ezgisi, bu özel olay ya da düşmanını öldüren insan için uygun bir ada dönüştürülebilirdi. Ve artık bu gelişme, anlatımın benzer durumlara eğretilemelere dayanarak aktarılması ile sürdürülebilirdi. Ama, tüm sorunumuzu cok dar bir şekilde içeren kesinlikle bu eğretilemelere dayanan aktarımdır. Böyle bir ortamın şimdiye değin yalnızca birer çığlık, güçlü duyguların istenç dışı boşalımları olmuş olan sesli sözlerin tümüyle yeni bir görev görmekte oldukları anlamına gelir. Onlar, belirli bir anlam taşıyan simgeler olarak kullanılmaktadırlar: Jespersen, Benfey'in ünlemle sözcük arasında ünlemin dilin olumsuzlanması olduğunu söylememize yetecek kadar büyük bir uçurum bulunduğu konusundaki bir gözleminden söz ediyor. Ünlem dilin olumsuzlanmasıdır, çünkü biz ünlemleri ya konuşamadığımız ya da konuşmayacağımız zaman kullanırız. Jespersen'e göre dil, ünlemle anlatımın yerine, bildirişme geçtiğinden doğmuştur. Ama bu önemli adımın nedeni, bu kuramca açıklanmamış yalnızca böyle bir şey olduğu varsayılmıştır.
Aynı eleştiri Grace de Laguna'nın kitabı Speech. Its Function and Develozımeni (Konuşma, İşlevi ve Gelişmesi)'da geliştirdiği sav için de geçerlidir. Burada sorunun çok daha ayrıntılı ve özenle hazırlanmış bir değerlendirmesini buluyoruz. Jespersen'ın kitabında zaman zaman rastladığımız daha çok düşsel olan kavramlar, burada ortadan kaldırılıyorlar.
Çığlıktan konuşmaya geçiş aşamalı bir dışlaştırma (objectification) süreci olarak betimleniyor. Duruma ilişkin ilkel duygusal nitelikler, tüm olarak değişikliğe uğradıkları gibi, durumun algılanan özelliklerinden de ayrılıyorlar. ’’... hissedilmekten çok bilinen nesneler ortaya çıkıyorlar... Bu artan koşulluluk dizgesel bir biçim alıyor... sonunda... gerçekliğin nesnel düzeni ortaya çıkıp dünya gerçekten bilinir hale geliyor’’, Bu dışlaştırma ve dizgeleştirme gerçekte insan dil'inin en temel ve en önemli görevidir. Ama yalnızca ünlemsel bir kuramın bu kesin adımı nasıl açıklayabileceğini anlayamıyorum. Ayrıca, Profesör de Laguna'nın açıklamasında ünlemlerle adlar arasındaki aralık kapatılmamıştır; tersine çok daha kesin bir biçimde göze çarpmaktadır. Genel olarak konuşuldukta, konuşmanın salt ünlemlerden gelişme yoluyla oluşmuş olduğuna inanmaya eğilim göstermiş olan yazarların sonunda ünlemlerle adlar arasındaki ayrımın aralarında varolduğu sanılan özdeşlikten çok daha büyük' ve çok daha önemli olduğu sonucuna itilmeleri dikkate değer bir olgudur. Örneğin, Gardiner insan ve hayvan dili arasında «temelli bir türdeşlik bulunduğu açıklaması ile işe başlıyor: Ama, kuramını geliştirirken hayvan dili ile insan konuşması arasında bu temelli türdeşliği hemen hemen gölgede bırakacak kadar canalıcı bir ayrım bulunduğunu kabul etmek zorunda kalıyor. Görünüşteki benzerlik gerçekte yalnızca biçimsel, işlevsel ayrı cinstenliği dışta bırakmayıp tersine önemle dile getiren özdeksel bir bağlantıdır.
DİLİN KÖKENİ
Dilin kökeni sorusu insan anlığı için her zaman garip ve büyüleyici etkisi olan bir soru olmuştur. Anlığının ilk pırıltılarıyla birlikte insan, bu sorun üzerinde düşünmeye başlamıştır. Söylencebilimsel öykülerin çoğundan insanın Tanrıdan ya da göksel bir öğretmenin yardımıyla konuşmayı nasıl öğrendiği konusunda bilgi alırız. Eğer söylencebilimsel düşüncenin ilk öncüllerini kabul edersek dilin kökenine duyulan bu ilgi kolaylıkla anlaşılabilir. Söylence fiziksel ve insansal dünyanın şimdiki durumunu uzak geçmişe geri gidip nesnelerin bu ilkel evresinden çıkarmaktan başka bir açıklama biçimi bilmez. Ama aynı eğilimin felsefi düşüncede hâlâ egemen olduğunu görmek hem şaşırtıcı hem de aykırı-kanısal bir durumdur. Burada dizgesel soru yüzyıllar boyunca genetik tarafından gölgede bırakılmıştır. Bir kez genetik soru çözümlenirse bunun kaçınılmaz sonucu olarak tüm öteki sorunların da hemen çözümleneceği düşünülmüştü. Ama genel bilgikuramsal görüş açısından bu asılsız bir varsayımdı. Bilgi kuramı bize genetikle dizgesel sorunlar arasına her zaman kesin bir sınır' çizgisi çizmemiz gerektiğini öğretmiştir. Bu iki tipin karıştırılması yanıltıcı ve tehlikelidir. Öteki bilgi dallarında kesinlikle yerleşmiş olduğu görülen bu yöntembilimsel kural nasıl olup da dilbilimsel sorunlarla uğraşılırken unutulmuştur?
Dile ilişkin tüm .tarihsel kanıtlara sahip olmak hiç kuşku yok ki çok ilginç ve önemli olabilirdi. Örneğin dünyadaki tüm dillerin bir ortak kaynaktan mı veya ayrı ve bağımsız köklerden mi çıkmış oldukları sorusunu yanıtlayabilmek ve bağımsız deyimlerle dilbilimsel tiplerin gelişmesini adım adım izleyebilmek herhalde işimizi çok kolaylaştırabilirdi. Ama tüm bunlar da bir dil felsefesinin temel sorunlarını çözümlemeye yetmezdi. Felsefede yalnızca şeylerin akışını, olguların süre dizinini kendimiz için bulamayız. Burada felsefî bilginin yalnızca ‘’oluşun’’ değil ‘’varlığın” bilgisi olduğuna ilişkin Platoncu tanımı bir anlamda her zaman. kabul ' etmemiz gerekir. Kuşkusuz dilin zaman dışında ve ötesinde bir varlığı yoktur.0 öncesiz sonrasız idealar alanına girmez. Değişme -sesbilgisel, benzeşimli, anlambilimsel değişme dilin temel ögesidir.
Yine de tüm bu olayların incelenmesi bizim dilin genel işlevini anlamamız için yetmez. Çünkü biz, her simgesel biçim için tarihsel verilere bağlıyız. Söylence, din,, sanat, dil ‘’nedirler?» türünden bir soru tümüyle soyut bir yolla, bir mantıksal tanımla yanıtlanamaz. Öte yandan din, sanat ve dili incelerken biz her zaman ayrı bir bilgi tipine ait genel yapısal sorunlarla karşılaşırız. Bu sorunlar ayrıca ele alınmalıdır; onlar yalnızca tarihsel araştırmalarla incelenip çözümlenemezler.
DİLBİLİM ÇALIŞMALARI
19. yüzyılda tarihin insan konuşmasını bilimsel olarak incelemek için biricik ipucu olduğu kanısı henüz geçerli ve genellikle onaylanmış bir kanı idi. Dilbilimin tüm büyük başarıları, tarihsel ilgileri hemen hemen başka her düşünce eğilimini engelleyecek ölçüde egemen olan bilginlerce gerçekleştirildi: Jakob Grimm, Germen dillerinin bir karşılaştırmalı dilbilgisi için ilk temeli kurdu. Hint-Avrupa dilinin karşılaştırmalı dilbilgisi Bopp ve Pott tarafından başlatılıp A. Schleicher, Karl Brugmann ve B. Delbürck tarafından yetkinleştirildi. Dilbilimsel tarihin ilkeleri sorusunu ilk ortaya atan Hermann Paul oldu. 0, tek başına tarihsel bilginin insan konuşmasının tüm sorunlarını çözemeyeceği gerçeğinin bilincine tam olarâk varmıştı. Tarıhsel bılgınin her zaman bir dizgesel tümleyiciye gereksinmesi olduğunu vurguladı. 0'na göre tarihsel bilgi dalına karşılık olup tarihsel objelerin içinde geliştikleri genel koşullarla uğraşan ve insansal olayların tüm değişmelerine karşın değişmeden kalan etkenleri araştıran bir 'bilim vardı. On dokuzuncu yüzyıl yalnızca tarihsel bir yüzyıl olmayıp ruhbilimsel bir yüzyıldı da. Bu nedenle dilbilimsel tarihin ilkelerinin ruhbilim alanında aranmaları ,gerektiğinin düşünülmesi yalnızca doğal değil giderek kendiliğinden apaçık olan bir. şey gibi görünüyordu. Bunlar dilbilimsel incelemelerin iki başlangıç noktası oldular.
BLOOMFİELD
Leonard Bloomfield diyor ki “Paul ve çağdaşlarının çoğu Hint-Avrupa dilleri ile uğraştılar ve betimsel sorunları savsakladıkları için tarihleri bilinmeyen dillerle uğraşmayı yadsıdılar. Bu sınırlama onları yabancı tiplerdeki dilbilgisel yapıların bilgisinden yoksun bıraktı. Oysa eğer onlar bu yabancı tiplere de eğilselerdi Hint-Avrupa dilbilgisinin temel özelliklerinin bile insan konuşması için kesinlikle tümel geçer olmadığı gerçeği ile karşılaşmış olacaklardı. Ama büyük bir tarihsel araştırma nehrinin yanısıra akan küçük de olsa gittikçe hızlanan bir genel dilbilimsel inceleme akımı vardı... Bazı öğrenciler betimsel ve tarihsel incelemeler arasındaki doğal ilişkiyi zamanla daha açık seçik bir şekilde görmeye başladılar... Bu iki inceleme akımının, tarihsel- karşılaştırmalı ve felsefi betimselin birbirlerine karışıp birleşmeleri ondokuzuncu yüzyılın Hint-Avrupa uzmanlarınca görülmemiş olan bazı ilkeleri apaçık olarak ortaya çıkardı. Dilin tüm tarihsel incelenmesi iki ya da daha çok betimsel veri dizisinin karşılaştırılması üzerinde temellendirildi. O, ancak bu verilerin izin verdiği ölçüde doğru ve tam olabilirdi. İnsanın bir dili betimlemesi için hiçbir tarihsel bilgiye gereksinmesi yoktur. Aslında böyle bir bilginin yaptığı betimlemeyi etkilemesine izin veren gözlemci, verilerini çarpıtmak zorundadır. Eğer betimlemelerimizin karşılaştırmalı çalışma için sağlam bir temel oluşturmalarını istiyorsak önyargısız olmalarım sağlamamız gerekir
WILHELM VON HUMBOLDT
Bu yöntembilimsel ilke, ilk ve bir anlamda klasik anlatımını büyük bir dilbilimci ve büyük bir filozof olan Wilhelm von Humboldt'un yapıtında ,buldu. Wilhelm von Humboldt yeryüzündeki dilleri sınıflama ve onları belli temel tiplere indirgeme yönünde ilk adımı attı. 0, bu amaç için salt tarihsel yöntemleri kullanamazdı. İncelediği diller artık yalnızca Hint-Avrupa dil tipleri değildi. Onun ilgisi gerçekten çok geniş kapsamlı olup tüm dilbilimsel olaylar alanını içine alıyordu. Wilhelm von Humboldt kardeşi Alexander von Humboldt'un Amerika kıtasına yaptığı keşif gezilerinden geri getirmiş olduğu zengin gereçlerden yararlanarak asıl yerli Amerikan dillerinin ilk çözümsel betimlemesini yaptı. İnsan konuşmasının çeşitliliğiı' üzerine yazılmış büyük yapıtının ikinci cildinde W. von Humboldt Avusturalya, Endonezya ve Malezya dillerinin ilk karşılaştırmalı dilbilgisini yazdı. Ama bu dilbilgisi için işe yarar tarihsel veriler yoktur. Bu dillerin tarihleri hiç bilinmemekteydi. Humboldt, soruna, tümüyle yeni bir açıdan yaklaşmak ve kendi yolunu kendisi açmak zorundaydı.
Ama 0'nun yöntemleri kesinlikle deneysel yöntemler olarak kaldı; çünkü bu yöntemler kurgu üzerinde değil gözlemler üzerinde temellendiriliyorlardı. Humboldt özel olguları betimlemekle yetinmedi. Olguların- dan hemen büyük ölçüde genel sonuçlar çıkardı. İnsan konuşmasını yalnızca bir “sözcükler” birikimi olarak düşündüğümüz sürece işlev ve özyapısına ilişkin gerçek bir görüşümüz olamayacağını öne sürdü. Diller arasındaki gerçek ayrım bir sesler veya göstergeler ayrımı olmayıp dünya görüşleri (VPeltansichten) arasındaki bir ayrımdır. Dil yalnızca düzeneksel bir terimler kümesi değildir. Onu sözcük ya da terimlere ayırmak düzenini bozup; parçalamak anlamına gelir. Böyle bir anlayış dilbilimsel olayları ele alan herhangi bir inceleme için tehlikeli olmasa bile zararlıdır. Humboldt bizim alıştığımız sanılara göre bir dili kuran sözcüklerin ve kuralların gerçekte yalnızca söz konusu olan konuşma ediminde var olduklarını öne sürmüştür.
Onları ayrı varlıklar olarak ele almak “beceriksizce yapılmış bilimsel çözümlememizin bozuk sonucundan başka bir şey değildir”. Dil, bir ürün değil, bir etkinliktir. 0 hazır bir şey olmayıp sürüp giden bir süreçtir; insan anlığının hiç durmadan yinelediği eklemli sesleri düşünce dile getirecek şekilde kullanma işidir Humboldt'un yapıtı dilbilimsel düşüncede dikkate değer bir gelişmeden öte bir anlam taşır. Çünkü aynı zamanda dil felsefesi tarihinde yeni bir dönemi de göstermiştir. Humboldt ne özel dilbilimsel olaylar üzerinde uzmanlaşmış bir bilgin ne de Schelling ya da Hegel gibi bir metafizikçi idi. O, dilin kökeni' ya da özüne ilişkin kurgulara kapılmadan Kant'ın ‘’eleştirel’’ yöntemini izledi. Köken ya da öz sorunu yapıtında hiç sözü edilmeyen bir sorundur. Humboldt'un kitabında önalanda olan dilin yapısal sorunlarıdır. Bu sorunların yalnızca tarihsel yöntemler ve çozümlenemeyecekleri artık genellikle onaylanmıştır. Ayrı okullara bağlı ve ayrı alanlarda çalışan bilginler betimleyici dilbilimin tarihsel dilbilim tarafından hiçbir zaman gereksiz duruma sokulamayacağı gerçeğini vurgulamakta birleşmişlerdir. Çünkü tarihsel dilbilim her zaman dilin tarafımızdan doğrudan doğruya kavranabilen gelişme evrelerinin betimlenmesi üzerinde temellendirilmelidir. Genel düşünce tarihi görüş açısından ele alındıkta dilbilimin öteki bilgi dallarında rastladığımız aynı değişikliğe uğramış olması bu bakımdan çok ilginç ve dikkate değer bir olgudur.
YAPISALCILIK
Daha önceki olguculuğun yerini YAPISALCILIK diye adlandırabileceğimiz yeni bir ilke almıştır. Klasik fizik genel devinim yasalarını bulmak için her zaman özdeksel noktaların devinimlerini incelemekle işe başlamamız gerektiğine inanmıştı. Lagrange'ın Mecanzque analytcque'i bu ilke üzerin de temellendirilmişti. Daha sonra Faraday ve Maxwellce bulgulanan elektromanyetik alan'' yasaları karşıt sonuca değindiler. Elektromanyetik alanın bireysel noktalara parçalanamayacağı apaçık olarak ortaya çıktı.
Artık elektron kendine özgü bir varlığı olan bağımsız bir varlık olarak kabul edilmiyor, bir bütün olan alanın içersinde bir sınır noktası çok yönleriyle ayrılan 'yeni tip bir “alan fiziği” doğdu. Dirimbilimde de benzer bir gelişme ile karşılaşıyoruz. Yirminci yüzyılın başlarından beri geçerli olmuş olan yeni bütüncü kuramlar, eski Aristotelesçi organizma tanımına geri dönmüşlerdi. onlar, organik dünyada bütünün parçadan önce geldiğini vurgulamışlardı. Bu kuramlar evrimin olgularını yadsımıyorlardı ama u olguları Darwin ve Ortodoks Darwinciler gibi yorumlamıyorlardı..
Ruhbilime gelince bu bilim on dokuzuncu yüzyıl boyunca bir kaç olağandışı örnek bir yana Hume'un yolunu izledi. Bir ruhsal olay için geçerli olabilecek biricik yöntem" onu ilk öğelerine indirgemek idi. Tüm karmaşık olgular basit duyu verilerinin bir birikimi ya da kümesi olarak düşünülmekteydiler. Modern yapısalcı ruhbilim bu anlayışı eleştirip yıktı.. Böylece, yeni tip bir yapısal ruhbilime giden yolu açmış oldu.
FERDİNAND DE SAUSSURE
Şimdi, eğer dilbilim aynı yöntemleri benimsiyor ve yapısal sorunlar üzerinde gittikçe daha çok duruyorsa kuşkusuz bu önceki görüşlerin önem ve ilgilerini yitirdikleri anlamına gelmez. Ama dilbilimsel araştırma düz bir çizgiyi izleyecek, dil olaylarının süredizimsel (kronolojik) düzeni ile özel şekilde ilgilenecek yerde iki ayrı odak noktası olan beyzi bir çizgiyi betimlemektedir. Bazı bilginler on dokuzuncu yüzyıl boyunca dilbilimin özel göstergesi olan betimsel ve tarihsel görüşler bireşiminin yöntembilimsel açıdan bir yanılgı olduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler. Ferdinand de Saussure derslerinde ‘’tarihsel dilbilgisi’’ görüşünden tümüyle vazgeçilmesi gerektiğini öne sürdü. O, tarihsel dilbilgisinin melez bir kavram olduğunu söylemekteydi. 0'na göre bu kavram, ortak bir ad altınâ konulamayan ve organik bir bütün içinde birleştirilemeyen iki ayrı öğeyi içermektedir. Bu nedenle, insan konuşmasının incelenmesi tek bir bilimin değil iki ayrı bilimin konusudur. Böyle bir incelemede biz her zaman iki ayrı odağı zamandaşlık odâğı ile ardaşıklık odağını birbirlerinden ayırmak zorundayız. Dilbilgisi, doğası ve özü gereği ilk tipe girmektedir. De Saussure la langıe (Dil) ile la parole (söz) arasına kesin bir çizgi. çizmiştir. Dil (la langue) evrensel olduğu halde, konuşma (la parole) geçici bir süreç olduğu için bireyseldir. Her bireyin kendine özgü bir konuşma şekli vardır. Ama, bilimsel bir dil araştırmasında biz bu bireysel ayrımlarla ilgilenmeyiz; bireysel konuşmacıdan çok bağımsız genel kuralları izleyen toplumsal bir olguyu inceleriz. Dil bu tür kurallar olmaksızın temel görevini yerine getiremezdi; konuşan bir toplumun tüm üyeleri arasında bir bildirişme aracı olarak kullanılamazdı. “Eşzamansal”dilbilim değişmez yapısal bağlantılarla uğraşır; artzamansal dilbilim ise zaman içinde değişen ve gelişen olayları ele alırı°. Dilin temel yapısal birliği iki şekilde incelenip sınanabilir. Bu birlik hem içeriksel hem de biçimsel yönde ortaya çıkıp kendisini yalnız dilbilgisel biçimler dizgesi içinde değil, aynı zamanda ses dizgesi içinde de gösterir. Bir dilin özyapısı bu her iki etkene de dayanır. Ama sesbilimin yapısal sorunları sözdizimin veya biçimbiliminkilerden çok daha sonra bulgulanmışlardır. Konuşma biçimlerinde bir düzen ve tutarlılık bulunduğu açık ve kuşku götürmez bir durumdur. Bu biçimlerin sınıflandırılması ve belirli kurallara indirgenmesi bilimsel bir dilbilgisinin ilk görevlerinden biri olmuştur. Bu türden bir çalışma için gerekli yöntemler çok erken bir dönemde yüksek bir yetkinlik düzeyine erişmişlerdi.' Modern dilbilimciler Panini'nin İ.Ö. 350 ile 250 arasındaki bir tarihe ait olan Sanskrit dilbilgisinden, hâlâ insan anlağının en büyük anıtlarından biri olarak söz etmektedirler. Onlar, günümüze değin başka hiç.bir dilin böylesine yetkinlikle betimlenmemiş olduğunu vurguluyorlar.
Grek dilbilgisi bilginleri Grek dilinde rastladıkları konuşma öğelerinin dikkatli bir çözümlemesini yapmışlar ve her türden sözdizimsel ve biçimsel sorunlarla ilgilenmişlerdi. Ama sorunun içeriksel yanı bilinmemekteydi ve bu yanın önemi on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar anlaşılamadan kaldı.
On dokuzuncu yüzyılda ses değişimi olayları ile bilimsel bir şekilde uğraşmanın ilk girişimlerine rastlıyor Modern tarihsel dilbilim tekbiçimli sesçil bildirilerin araştırılmasıvla başlamıştır. R.K. Rask 1818'de Alman dillerinin sözcüklerinin ses konusunda öteki Hint-Avrupa dillerinin sözcükleriyle düzenli biçimsel bir , ,bağıntıyı paylaştıklarını göstermiştir. Jakob Grimm Alman Dilbilgisi adlı yapıtında Germen dillerindeki ünsüzlerle öteki Hint-Avrupa dillerindeki ünsüzler (consonants) arasındaki uygunluğun dizgesel örneklerini vermiştir. Bu ilk gözlemler modern dilbilimin ve karşılaştırmalı dilbilgisinin temeli olmuştur. Ama bu gözlemler hep yalnızca tarihsel' anlamlarıyla anlaşılıp yorumlanmışlardır. Jakob Grimm, ilk ve en önemli esinlenmesini geçmişe karşı duyduğu romantik sevgiden almıştır. Aynı romantik ruh, Friedrich Schlegel'in Hint dilini ve bilgeliğini bulgulamasına yol açmıştır. Ama, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında dilbilimsel incelemelere duyulan ilgi başka düşünsel itkilerce buyurulmuş ve içeriksel bir yorum egemen olmaya başlamıştır. «Yeni Dilbilgiciler diye adlandırılan araştırıcıların en büyük tutkusu. dilbilimin yöntemlerinin doğal bilimcilerinkilerle aynı düzeyde olduğunu kanıtlamaktı. Eğer dilbilim pozitif sağın bir bilim olarak kabul edilmeyi göz önünde bulunduruyorsa özel tarihsel olayları betimleyen kaypak deneysel kurallarla . yetinemezdi. Mantıksal biçimleri genel doğa yasaları ile karşılaştırılabilecek yasalar bulmak zorundaydı. Sesçil değişiklik olayları bu türden yasaların varlığını kanıtlar göründü. Yeni Dilbilgiciler tek ses değiştirmesi gibi bir şeyin varlığını yadsıdılar. Onlara göre her sesçil değişme bozulamaz kuralları izlemekteydi. Bu nedenle, dilbilimin görevi tüm insan konuşması olaylarını bu temel tabakaya: Zorunlu olup hiçbir olağan dışı durum kabul etmeyen sesçil yasalara geri götürmektir.
PRAG DİLBİLİM ÇEVRESİ
Prag dilbilim çevresinin çalışmaları ve Trubetzkoy'un yapıtlarında geliştiği şekille modern yapısalcılık soruna çok değişik bir açıdan yaklaştı. İnsan, konuşmasına ilişkin 'olaylarda bir zorunluluklar bulma umudundan vazgeçmedi; tersine bu zorunluluğu vurguladı. Ama yapısalcılık için zorunluluk kavramı yeniden tanımlanması ve yalnızca nedensel olmaktan çok ereksel anlamında da anlaşılması gereken bir kavramdı. Dil, yalnızca bir sesler ve sözcükler kümesi olmayıp bir dizge idi. Öte yandan onun dizgesel' düzeni fiziksel ya da tarihsel nedensellik aracılığıyla betimlenemezdi. Her özel deyim (idiom) hem biçimsel hem de içeriksel anlamda kendine özgü bir yapıya sahiptir. Eğer apayrı dillerin sesbirimlerini incelersek tek biçimli ve kesin bir şema altında toplanamayacak değişik tiplerle karşılaşırız. Bu sesbirimlerinin seçiminde değişik diller kendi bireysel ayırtkanlıklarını gösterirler. Bununla birlikte belli bir dilin ses birimleri arasında tam bir bağ olduğu her zaman gösterilebilir. Bu bağ saltık olmayıp göreli, zorunlu olmayıp koşulludur. Onu önsel olarak genel mantıksal kurallardan çıkaramayiz; bu konuda deneysel verilerimize dayanmak zorundayız. Ama bu veriler de içsel bir uyum gösterirler.Temel verileri bir kez bulduktan sonra artık onlardan kendilerine değişmez şekilde bağlı öteki verileri çıkarabiliriz.
BRÖNDAL
V. Bröndal, bu yeni yapısalcılığın izlencesini şöyle dile getiriyor: «Il faudrait etudier, les Conditions de la structure linguistique, distinguer dans les Systemes phonologiques et morpho- logiques ce qui est possible de ce qui est impossible, le contingent du necessaire. (Dilbilimsel yapının koşullarını incelemek, biçimbilimsel ve sesbilimsel dizgeler içinde olanaklı ile olanaksızı, olumsalla zorunlu olanı ayırdetmek gerekir).Eğer bu görüşü onaylarsak, insan konuşmasının içeriksel temelinin giderek sesçil olayların kendilerinin bile yeni bir yöntem ve değişik bir görüş açısıyla incelenmeleri gerekecektir. Gerçekte, artık yalnızca içeriksel bir temel olduğunu söyleyemeyiz. Biçim ve içerik arasındaki ayrım yapma ve yetersiz kalıyor. Konuşma biçim ve içerik gibi iki ayrı ve bağımsız etkene bölünemeyecek, çözümlenemeyecek bir birliktir. İşte yeni sesbilim ile daha önceki sesbilgisi tipleri arasındaki ayrım tam bu ilkede bulunmak- tadır. Sesbilimde incelediğimiz şeyler fiziksel olmayıp anlamlı seslerdir. Dilbilim seslerin doğası ile değil onların anlamsal işlevi ile ilgilenir. On dokuzuncu yüzyılın olgucu okulları ses bilgısı anlambilimin ayrı yöntemlere göre ayrı ayrı incelenmeleri gerektiğine inanmışlardı. Konuşma sesleri fizik veya fizyoloji aracılığıyla betimlenebilen gerçekte betimlenmeleri gereken fiziksel olaylar olarak kabul edilirler yalnızca. Yeni Dilbilgicilerin genel yöntembilimsel görüş açılarına göre böyle bir düşünce yalnız anlaşılır olmakla kalmaz aynı zamanda zorunludur da... Çünkü onların sesçil yasaların ayrallık (istisna) kabul etmediklerine ilişkin temel savları sesçil değişmenin sesçil olmayan etkenlerden bağımsız olduğu varsayımı .üzerinde temellendirilmişti. Ses değişikliği eklemleme alışkanlığındaki bir değişmeden başka bir şey olmadığından onun bir sesbirimini her ortaya çıkışında içinde ortaya çıktığı özel dilbilimsel biçimin doğası göz önüne alınmaksızın etkilemesi gerektiği düşünüldü. Bu ikilik yeni dilbilimde ortadan kalkmıştır. Sesbilgisi artık ayrı bir alan değildir. 0~'şimdi anlambilimin bir parçası ve bölümü haline gelmiştir. Çünkü sesbirimi bir fiziksel birim olmayıp biranlam birimidir. 0 avırıcı ses-özelliğinin en küçük birimi olarak tanımlanmıştır, Herhangi bir sözün kaba işitsel özellikleri arasında anlamlı olan belli özellikler vardır. Çünkü bunlar anlam ayrılıklarını dile getirmek üzere kullanılırlar. Oysa ötekiler ayırıcı değildirler.Her dilin kendine özgü bir sesbirimleri dizgesi yani ayırıcı sesleri vardır. Çincede sözcüklerin anlamlarını değiştirmede kullanılan en önemli araç ses tonundaki değişmedir. Oysa başka dillerde böyle bir değişme önemsizdirler. Her dil belirsiz sayıdaki olanaklı fiziksel sesler cokluğundan belli sayıda sesleri kendi sesbirimleri olarak şeçer. Ama bu seçim gelişigüzel yapılmaz, çünkü sesbirimler ' uyumlu bir bütün oluştururlar. Onlar -genel tiplere belli sesbilgisel örneklere indirgenebilirler, Bu sesbilgisel örneklerin dilin en sürekli ve ayırtkan özellikleri arasında olduklarını görüyoruz. Sapir her dilin sesçil örneğini bütün tutma konusunda kuvvetli bir eğilimi bulunduğu olgusunu vurguluyor. ’Dilbilimsel biçimdeki -sesçil örnek ve biçimbilimdeki- ana uygunluk ve ayrımları şimdi bu biçimde sonra şu biçimde toplanan tek ve yayılmış özelliklerin karmaşık etkisine değil dilin özerk eğilimine bağlayacağız. Tüm toplumsal olaylar içinde dil belki de en çok kendi kendine yeteni, en kesiksiz biçimde dirençli olanıdır. Onu yok etmek bireysel biçimini küçük parcalara ayırmaktan daha kolaydır.
Ama, dilin sözkonusu olan bu «bireysel biçiminin gerçekten ne anlama geldiği sorusunu yanıtlamak çok güçtür. Bu soru ile yüzyüze geldiğimizde her zaman bir . ikilemle karşı karşıyayızdır Yani burada kaçınmamız gereken iki aşırılık, bir anlamda ikisi de yetersiz olan iki köktenci çözüm var. Eğer her dilin kendi bireysel biçimî vardır savı insan konuşmasında ortak özellikler aramanın boş olduğu anlamına geliyorsa o zaman bir dil felsefesi düşüncesinin kumdan bir şato olduğunu onaylamak zorunda kalırız. Ama deneysel görüş açısından karşı çıkışlara açık olan şey bu ortak özelliklerin varlığından çok, açık seçik bir şekilde dile getirilmeleridir. Grek felsefesinde logos terimi her zaman konuşma edimi ile düşünce edimi arasında temel bir özdeşlik düşüncesini öne sürüp desteklemiştir. Dilbilgisi ve mantık konuları aynı olan iki ayrı bilgi dalı olarak düşünülmüşlerdir. Giderek dizgeleri klasik Aristotelesçi mantıktan büyük ölçüde sapmış olan modern mantıkçılar da hâlâ aynı görüştedirler. “Tümevarımcı mantığın» kurucusu olan John Stuart Mill, dilbilgisinin mantığın en ögesel bölümü olduğunu çünkü dilbilgisinin düşünce sürecini incelemenin başlangıcı sayıldığını öne sürmüştür. Mill'e göre, dilbilgisinin ilkeleri ve kuralları dilin biçimlerinin kendileriyle evrensel düşünce biçimlerine karşılık kılındığı araçlardır. Ama, Mill bu düşüncesiyle yetinmedi. 0 özel bir dilin bölümleri dizgesinin -Latin ve Grek dilbilgilerinden çıkarılmış olan bir dizgenin- genel ve nesnel bir geçerliği olduğunu da varsaymaktaydı. Mill dilin çeşitli bölümleri, adların durumları, fiillerin kipleri ve zamanları ortaçların (participle) işlevleri arasındaki ayrımların yalnız sözcüklerde değil düşüncede olan ayrımlar olduklarına inanmaktaydı. 0, ccHer tümcenin yapısının bir mantık dersi olduğunu” öne sürer. Dilbilimsel araştırmanın gelişimi bu görüşü gittikçe daha onaylanamaz bir duruma sokmuştur. Çünkü, söz bölümleri (parts of speech) dizgesinin~ belirlenmiş ve tek biçimli bir özyapıda olmayıp dilden dile değiştiği genellikle onaylanmıştır. Bundan başka Latinceden çıkmış olan .dillerin bile Latin dilbilgisinin alışılmış terim ve deyileri (kategori) aracılığıyle yeterince dile getirilemeyecek pek çok özellikleri bulunduğu gözlemlenmiştir. Fransızca öğrencileri eğer Aristoteles'in çömezlerince yazılmamış olsaydı Fransız dil- bilgisinin çok ayrı bir biçime sahip olmuş olacağını çok kez vurgulamışlardır. Onlar Latin dilbilgisinin ayrımlarının İngilizce veya Fransızcaya uygulanmasının çok büyük yanlışlara yol açtığını ve dilbilimsel olayların önyargısız betimlemelerinde önemli bir engel olarak ortaya çıktığını öne sürmüşlerdir. Temel ve zorunlu olduğunu sandığımız pek çok dilbilgiseI ayrımlar biz Hint-Avrupa ailesinden başka dilleri inceler incelemez değerlerini yitirir ya da en azından çok kuşku götürür duruma girerler. ‘’Söz bölümlerinin ussal konuşma ve düşüncenin zorunlu ögesi olarak kabul edilecek tek ve belli bir dizgesi olması gerektiğine ilişkin düşüncenin aldatıcı’’ bir görüş olduğu ortaya çıkmıştır.
Bütün bunlar zorunlu olarak eski bir grammaire generale et raiisonne tasarım.ından. yani, ussal ilkeler üzerinde temellendirilmiş bir genel dilbilgisinden vazgeçmemiz gerektiğini kanıtlamaz. Ama bu tasarımı yeniden tanımlayıp, yeni bir anlayışıla dile getirmemiz gerekir. Tüm dilleri Procrustes'in yatağına'~ uzatıp söz bölümlerini tek bir dizge içinde ele almaya çalışmak boş bir 'çaba olurdu. Modern dilbilimcilerden pek çoğu genel dilbilgisinin bilimsel bir ülküden . çok bir idolayı temsil ettiğini düşünerek bizi’’genel dilbilgisi’’ terimine karşı uyaracak kadar ileri gitmişlerdir~'. ' Ama böylesine uzlaşmaz köktenci bir tutum bu alanın tüm öğrencilerince paylaşılmamıştır. Bir felsefi dilbilgisi tasarımını öne sürüp savunmak için ~ciddi girişimlerde bulunulmuştur. Otto Jespersen özellikle dilbilgisi, felsefesine adanmış bir kitap yazmış ve bu kitapta gerçekten bulunduğu şekliyle her dilin yapısına dayanan sözdizimsel deyilerin yanında ya da üstünde veya arkasında, varolan dillerin ilineksel olgularından az veya çok bağımsız olan bazı deyiler bulunduğunu kanıt amaya çalışmıştır. bu deyiler tüm dillere uygulanabilir olduklarında evrenseldir. Jespersen bu deyileri ‘’kavramsal’’ diye adlandırmayı önermiş ve kavramsal deyilerle sözdizimsel deyiler arasında bağıntıyı araştırmanın her durumda dilbilgisi uzmanının görevi olduğunu düşünmüştür. Aynı görüş örneğin Hjemstev ve Bröndal gibi başka bilginler tarafından da dile getirilmiştir.
İKİLİ BİR TUTUMLA YOLA DEVAM ETMEK:
İnsan konuşmasının karmaşık ve şaşırtıci labirenti içinde bize yol gösterecek Ariadneinkine benzer bir ipucu bulabilmek 'için yolumuza ikili bir tutumla devam etmemiz gerekir. Bir mantıksal ve dizgesel ya da bir süredizimsel ve genetik düzen bulmaya çalışabiliriz. İkinci durumda tek tek deyimleri ve çeşitli dilbilimsel tipleri geriye, daha önceki göreli olarak basît ve biçimsiz evreye doğru izlemeye çalışırız. 19. yüzyıl dilbilimcileri çok kez bu türden girişimlerde bulunmuşlardır. Çünkü bu yüzyılda, insan konuşmasının şimdiki biçimine erişmeden önce, içinde hiçbir belirli sözdizimsel ya da biçimbilimsel biçimin bulunmadığı bir evreden geçmek zorunda kalmış olduğu kanısı yaygındı. Diller başlangıçta basit ögelerden tek heceli sesleden oluşmuşlardı. Romantizm bu görüşü tuttu. A.W. Schlegel; dilin daha önceki düzenlenmemiş şekilsiz bir durumdan geliştiğini savunan bir kuram ortaya attı. Dil bu durumdan belirli bir düzene, başka daha gelişmiş evrelere, bir soyutlayıcı, bir birleştirici, bir bütünleyici evreye geçmiştir. Schlegel'e göre bütünleyici diller bu' evrim içinde son basamaktırlar; onlar gerçek organik dillerdir. Tam bir betimsel çözümleme bu kuramların kendisine dayandığı kanıtı pek çok durumlarda ortadan kaldırmıştır. Genellikle tek heceli köklerden oluşan bir dil örneği...olarak sözü edilen Çince ele alındıkta bu dilin şimdiki soyutlayıcı evresinden önce bükünleyici bir evrenin- geldiğini göstermek olasılığı vardır. Biçimsel ilişkilerin anlâtımı örneğin özne ile tümleç, nitelik ve yüklem arasındaki ayrım dilden dile büyük ölçüde değiştiği halde biçimsel veya yapısal öğelerden yoksun hiçbir dil bilmiyoruz. Biçim olmaksızın dil yalnızca çok kuşku götürür bir tarihsel yapı görünümüne sahip olmakla kalmaz aynı zamanda çelişik bir terim de olur. En uygarlaşmamış ulusların dilleri bile kesinlikle biçimsel değildir. Tersine bu diller pek çok örneklerde çok karmaşık bir yapı sergilerler. Dünya dillerine ilişkin çok geniş bir bilgiye sahip modern bir dilbilimci olan A. Millet, bilinen hiçbir deyimin bize ilkel dilin nasıl bir dil olabileceği konusunda en ufak bir fikir bile vermediğini öne sürmüştür. İnsân konuşmasının tüm biçimleri insansal duygu ve düşünceleri açık' ve yerinde bir tutumla dile getirmeyi başardıkları sürece yetkindirler. Nasıl bizim kendi dillerimiz incelmiş ve özentili kültürümüzün amaçları ile uygunluk içindeyseler ilkel denilen diller de aynı şekilde ilkel uygarlığın koşulları ve ilkel anlığın genel eğilimi ile uygunluk içindedirler.
Örneğin Bantu ailesinden olan dillerde her ad belirli bir sınıfa aittir ve bu sınıflardan her biri kendine özgü bir örnekle karakterize edilir: Bu örnekler yalnızca adların kendilerinde görünmekle kalmazlar, tümcenin ada ilişkin tüm öteki bölümlerinde de çok karmaşık bir uyumlar ve uygunluklar dizgesine uygun olarak yinelenmeleri gerekir.
Tek tek deyimlerin çeşitliliği ve dilbilimsel tiplerin aynı cinstenliği onlara felsefi ya da bilimsel bir görüş açısından bakmamıza göre çok ayrı bir ışık altında görünür. Dilbilimci bu çeşitlilik içinde neşelenir; insan konuşmasının okyanusuna gerçek derinliğini bulmayı ummaksızın dalar. Felsefe ise her çağda bunun karşıtı olacak şekilde hareket etmiştir. Leibniz, bir Characteristica generalis olmaksızın hiçbir zaman bir Scientia Generalis bulamayacağımızı Vurgulamıştır. Modern simgesel mantık aynı eğilimi izlemektedir. Ama bu görev yerine getirilseydi bile, bir insan kültür felsefesi yine aynı sorunla karşılaşmak zorunda kalacaktı. Bir insan kültür araştırmasında biz olguları tüm çeşitlilik ve ayrımlarıyla kendi somut biçimleri içinde kabul etmek zorundayız. Dil felsefesi burada her simgesel biçimin incelenmesinde ortaya çıkan aynı ikilemle karşı karşıyadır. Bütün bu biçimlerin en yüksek, gerçekte de biricik görevleri insanları birleştirmektir. Ama hiçbiri bu birliği insanları aynı zamanda bölüp ayırmaksızın oluşturamaz. Böylece kültürün uyumunu güvence altına almak amacıyla yapılan şey, en derin uyumsuzlukların ve anlaşmazlıkların kaynağı olur. Bu, büyük çatışkı, dinsel yaşamın diyalektiğidir. Aynı diyalektik insan konuşmasında da görülür. Konuşma olmasaydı hiçbir insan toplumu olamazdı. Buna karşın, böyle bir toplum için konuşmaların çeşitliliğinden daha önemli bir engel de olamaz. Söylence (myth) ve din, bu çeşitliliği zorunlu ve kaçınılmaz ' bir olgu olarak görmeyi yadsır. Bu insanın özgün yapısı ve nesnelerin doğasından çok insanın bir yanlışına yada suçuna yükler. Söylencebilimlerin çoğunda İncil'deki Babil Kulesi öyküsüne şaşırtıcı benzerliklerle karşılaşmaktayız. Modern dönemlerde bile insan, içinde tüm insanlığın tek dile sahip olduğu o altın çağ için büyük bir özlem duymayı hep sürdürmüştür. 0, geriye ilk durumuna sanki yitirilmiş bir cennete bakarmış gibi bakar. Şimdi eski bir düş olan Lingua Ademica (Adem dili) yani yalnızca uzlaşımsal göstergelerden oluşmayıp nesnelerin asıl doğa ve özlerini dile getiren bir dil olarak insanın ilk atalarının gerçek dili artık felsefe alanında bile tümüyle ortadan kalkar. Bu Lingua Ademica sorunu 17. yüzyılın felsefeci düşünürleri ve gizemcileri tarafından (mistik) tartışılması önemle sürdürülen bir konu olmuştur.
Yine de gerçek dil birliği, eğer böyle bir birlik varsa özdeksel bir birlik olamaz; bu birlik daha çok işlevsel bir birlik olarak tanımlanmalıdır. Böyle bir birlik özdeksel veya biçimsel bir özdeşliği önceden varsaymaz. İki ayrı dil karşıt aşırılıkları kendi sesbilgisel dizgelerine ve kendi söz bölümleri dizgelerine göre dile getirebilirler.
Bu, onların konuşan bir toplumun yaşamında aynı görevi başarmalarını engellemez. Burada önemli .olan nokta, araçların çeşitliliği. olmayıp erek için yeterlilikleri ve ereğe olan uygunluklarıdır. Bu ortak ereğe bir dilbilimsel tipte bir başka ,dilbilimsel tiptekinden daha yetkin bir şekilde erişildiğini düşünebiliriz. Özel deyimlerin değeri üzerinde yargı vermekte isteksiz olan Humboldt bile genel olarak konuşuldukta bükünlü (Flexional) dilleri bir tür örnek hem de yetkin örnek sayıyordu. 0'na göre bükünlü biçim, die einzig gesetzmüssige form, yani tümüyle tutarlı olup kesin kurallar izleyen biricik biçimdir. Modern dilbilimciler bizi bu türden yargılara karşı uyarmışlardır. Onlar bize dilbilimsel tipleri değerlendirmek icin ortak ve tek bir ölçü'tümüz olmadığını söylerler.. Tipleri karşılaştırırken biri ötekilere göre belirli üstünlüklere sahipmiş gibi görünebilir ama daha yakından bir inceleme bizi genellikle belli_bir tipin ekşikliği olarak adlandırdığımız şeyin başka değerlerle denkleştirilip_dengelenebileceğine inandırır. Sapir eğer dili anlamayı istiyorsak kendimizi alışılmış değerlemelerden kurtarıp İngilizceye de Hotanto diline de aynı serinkanlı amâ meraklı tarafsızlıkla bakmamız gerektiğini öne sürüyor~. Eğer nesnelerin verilen ya da hazır düzenini eşlemlemek ya da öykünmek dilin görevi olsaydı böyle bir tarafsızlığı çok güç sağlayabilirdik. İki ayrı eşlemden biri daha iyi; yani özgününe daha yakın öteki ise daha uzaktır gibi bir sonuçtan kaçınamazdık. Ama eğer konuşmaya yalnızca üretici bir işlevden çok zenğinleştirici ve yapıcı bir işlev verirsek hayli değişik bir yargılama yapabiliriz. Böyle bir durumda en büyük önemi dilin ‘’işi’’ değil ama ‘’gücü’’ taşır.'İnsan bu gücü ölçmek için yalnızca ortaya koyduklarını, ürünü ve kesin sonuçlarını inceleme~ yerine; dilbilimsel sürecin kendisini araştırmalıdır.
Ruhbilimciler insan konuşmasının gerçek özünü kavramaksızın insan anlığının gelişmesine ilişkin bilgilerimizin yarım yamalak ve yetersiz kalacağını vurgulamakta birleşiyorlar. Ama konuşma psikolojisinin yöntemlerine ilişkin önemli kuşkular hâlâ yerlerinde durmakta. Olayları ister ruhbilim ya da sesbilgisi (phonetic) laboratuvarında inceleyelim, ister yalnızca içebakış yöntemlerine dayanalım bu olayların değişmez bir şekilde hep tüm düzenleme (stabilization) çabalarına karşı çıkacak kadar çabuk yiten, akıcı olaylar oldukları izlenimini alıyoruz. Öyleyse, konuşmayan bir yaratığa (örneğin konuşmanın kazanılmasından önceki insana ya da hayvana) yüklediğimiz anlıksal tavırla ana dilini ustaca öğrenmiş olan bir yetişkin'ı belirleyen o öteki anlıksal çerçeve arasındaki temel ayrım nereden oluşuyor?
ÇOCUK
Hiç kuşku yok ki bu soruyu konuşmanın gelişiminin olağandışı örneklerine dayanarak yanıtlamak daha kolay olur. Helen Keller ve Laura Bridgman örneklerini incelememiz konuşmanın simgeselliğinin ilk kavranılışıyla çocuğun yaşamında gerçek bir devrim olduğu olgusunu bize göstermişti.
Bu noktadan sonra çocuğun tüm kişisel ve anlıksal yaşamı bütünüyle yeni bir biçim kazanmıştı Kabaca dendikte bu değişiklik çocuğun daha öznel bir durumdan nesnel bir duruma yalnızca duygusal olan bir tutumdan kuramsal bir tutuma geçtiği söylenerek betimlenebilir: Aynı değişiklik, çok daha az hissedilir olsa bile her olağan çocuğun yâşamında görülebilir. Çocuğun kendisi bu yeni aracın anlıksal gelişmesi için taşıdığı anlamı apaçık bir şekilde sezer. Artık salt alıcı bir tavırla kendisine bir .şeyler öğretilmesi onu doyurmaz: Aynı zamanda gelişmiş bir nesnelleştirme (objektification) süreci olan konuşmâ sürecinde etkin bir rol alır. Helen Keller ve Laura Bridgman'ın öğretmenleri her iki çocuğun da adların yararını bir kez anladıktan sonra çevrelerindeki tüm nesnelerin özel adlarını sormayı nasıl büyük bir istek ve sabırsızlıkla sürdürdüklerini bize anlatmışlardı. Bu. da konuşmanın olağan gelişimindeki bir genel özelliktir: D.R. lV,fajor “çocuk yirmi üç aylık olur olmaz sanki başkalarına onların adlarını anlatmak ya da incelemekte olduğu şeylere dikkatimizi çekmek istermiş gibi nesneleri adlandırma konusunda bir tür taşkınlık (mania) durumuna girdi. Bir şeye bakıp onu gösteriyor ya da elini onun üzerine koyup adını söylüyor sonrâ da çevresindekilere bakıyordu”â diyor. Böyle bir durum eğer adın çocuğun anlıksal gelişiminde yerine getirecek çok önemli bir işlevi olduğu olgusu bilinmeseydi anlaşılamazdı. Eğer bir çocuk konuşmayı öğrenirken yalnızca belli sözcükleri öğrenmek zorunda olsaydı ve bunun için de büyük bir yapay ve keyfi sesler kalabalığını anlık ve belleğine işleme durumunda bulunsaydı bu salt düzeneksel bir süreç olurdu. Bunun sonucu .olarak kendisinden yapması beklenen şey gerçek dirimbilimsel gereksinmelerden tümüyle kopuk olduğu için çocuğun bu işi belli bir İsteksizlik duymadan yapması çok güç ve yorucu bir iş olacağı gibi çok büyük bir bilinçli çabayı da gerektirecekti. Oysa her olağan çocukta. belli bir yaşta ortaya çıkan ve tüm ,çocuk ruhbilimi araştırıcılarınca betimlenmiş olan o adlâra karşı duyulan açlık” bunun karşıtını kanıtlıyoruz. Bu bize burada çok değişik bir sorunla yüz yüze olduğumuzu anımsatıyor. Çocuk nesneleri adlandırmayı öğrenmekle daha önceden sahip olduğu hazır deneysel nesnelerin bilgisine yalnızca bir yapma göstergeler dizgesi eklemekle kalmaz. 0 daha çok bu nesnelerin kavrâmlarını biçimlendirmeyi. ve nesnel dünya ile ilişki kurmayı öğrenir. Bundan böyle o artık daha sağlam bir temel üzerinde durmaktadır. Çünkü kaypak, belirsiz, akıcı algıları ve bulanık duyguları yeni bir biçim almaya başlar. Onların belirli bir merkez, bir düşünce odağı olarak adın çevresinde billurlaştıklar~ söylenebilir. Nesnelleştirme sürecinde yapılmış olan her yeni gelişme, adın yardımı olmasaydı her zaman bir sonraki anda yeniden yitme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı. Çocuğun bilinçli olarak kullandığı ilk adlar kör bir adamın yardımıyla yolunu bulduğu bir değnekle karşılaştırılabilir. Ve böylece bir bütün olarak ele alındıkta dil, yeni bir dünyaya geçiren köprü olur.
YABANCI DİL
Yabancı bir dili öğrenirken de kendimizi çocuğunkine benzer bir deneyin konusu yapabiliriz. burada da yeni bir sözcük dağarcığı edinmek veya soyut dilbilgisi kuralları dizgesini öğrenmek yeterli değildir. Bütün bunlar zorunludurlar ama yalnızca ilk ve en az önem taşıyan adımı oluştururlar. Eğer yeni dille düşünmeyi öğrenmezsek tüm çabalarımız sonuçsuz kalır. Bu gerekimin yerine getirilmesi çok kez bize hayli güç gelir. Dilbilimci ve ruhbilimciler bir çocuğun kendi çabasıyla hiçbir yetişkinin aynı şekil- de ya da o kadar yetkinlikle yerine getiremediği bir görevi başarmasının nasıl olanak kazandığı sorusunu sık sık sormuşlardır. Biz bu şaşırtıcı soruyu belki daha önceki çözümlemelerimize dayanarak yanıtlayabiliriz. Bilinçli yaşamımızın sonraki .ve daha gelişmiş bir evresinde bizim insansal konuşma dünyasına girmemizi sağlamış olan süreci hiçbir zaman yineleyemeyiz. İlk çocukluğumuzun tazeliği çevikliği ve esnekliği içinde bu süreç çok değişik bir anlama sahipti. Burada yeterince aykırı kanısal olan, gerçek güçlüğün önceki bir dili unutmaktan çok yeni bir dili öğrenmekte ortaya çıkmasıdır. Biz artık ilk kez nesnel dünya kavramına yaklaşan bir çocuğun anlıksal koşullarına sahip değiliz. Zaten yetişkin için nesnel dünya belirli bir biçime sahiptir. Bu biçim, bir ,anlamda bizim tüm öteki etkinliklerimizi şekillendirmiş olan konuşma etkinliğimizin bir sonucu_dur. Algılarımız, sezgilerimiz ve kavramlarımız ana dilimizin konuşma biçimleri ve terimleri ile kaynaşmıştır. Sözcüklerle nesneler arasındaki bağı koparmak için büyük çabalar gerekir. Bu yüzden, yeni bir dil öğrenmeye hazırlandığımızda ~ bu türden çabaları göstermek ve iki ögeyi ayırmak zorunda kalırız. Bu güçlüğü yenme dil öğreniminde her zaman önemli bir adımı gösterir.
Yabancı bir dilin ruhuna nüfuz ederken yeni bir dünyaya, kendisine özgü bir anlıksal yapısı olan bir dünyaya yaklaşıyormuşuz izlenimine sahip oluruz. u, yabancı bir ülkeye yapılan bir keşif gezisi gibidir ve böyle bir geziden sağlanan en büyük kazanç kendi anadilimize yeni bir' ışık altında bakmayı öğrenmemizdir. Goethe “Wer fremde Sprachen nicht kennt weiss nichts von seiner eigenen” (yabancı dilleri bilmeyen kendisininki hakkında hiçbir şey bilmez.) demişti. Yabancı diller bilmediğimiz sürece kendi dilimiz konusunda da bir anlamda bilgisizizdir. Çünkü onun özgül (specific) yapısını ve ayırıcı özelliklerini göremeyiz. Bir değişik diller karşılaştırması, hiçbir tam eşanlamlının bulunmadığını bize gösterir. İki ayrı dilin birbirine uyuşan terimleri pek ender olarak aynı nesne veya eylemleri dile getirirler. Onlar birbirinin içine giren ve bize kendi yaşantımızın değişik boyutları ile çok renkli görüşlerini veren ayrı alanları kapsarlar.
Bu düşünce eğer değişik dillerde özellikle de ayrı dilbilimsel tiplerde kullanılan sınıflandırma yöntemlerini incelersek açıklık kazanır.
Bir nesneye ya da eyleme bir ad takınak onu belli bir sınıf kavramı altına koymak demektir. Eğer bu belli bir sınıf kavramı altına koyma işlemi nesnelerin doğasınca ilk ve son kez buyurulmuş olsaydı, biricik (unique) ve tekbiçimli bir- şey olurdu. Oysa insan konuşmasında ortaya çıkan adlar böyle değişmeyen bir tavır içinde yorumlanamazlar. Onlar tözel şeyleri, kendi başlarına varolan bağımsız varlıkları göstermek üzere düzenlenmemişlerdir. Onlar daha çok insansal ilgi ve amaçlarca belirlenirler. Ama bu ilgiler değişmeyen belirlenmiş ilgiler olmadıkları gibi insan konuşmasında bulunacak olan sınıflamalar da rastgele yapılmamıştır. Onlar duyusal yaşantımız içindeki bazı sürekli ve yinelenen ögeler üzerinde temellendirilmişlerdir. Bu yinelenmeler olmasaydı dîlbilimsel kavramlarımız için ne ayak basacak bir yer ne de bir destek noktası bulunamazdı. Ama algısal verilerin birleştirilmesi ya da aılması bir ilgi çerçevesinin özgül seçimi üzerine dayanır. Bölümleme ve alt bölümlemelerimizin kendisine göre yapılabileceği hiçbir ' kesin; ' önceden kurulmuş çizem (scheme) yoktur. Çok yakın bir benzerliği olan ve genel yapıları uyuşan dillerde bile özdeş adlar bu- lamayız. Humboldt'un belirttiği gibi aya karşılık olarak kullanılan Grekçe ve Latince terimler aynı nesneyi gösterdikleri halde aynı amaç ve kavramı dile getirmezler. Grekçe (men) terimi ayın zaman ölçme işlevini; Latince (luna, luna) terimi ise ayın duruluğunu ve parlaklığını gösterir. Böylece biz apaçık bir şekilde söz konusu nesnenin iki çok değişik özelliğini ayırıp dikkati onların üzerine çekmiş oluruz. Ama edimin kendisi; yani yığışma (concentration) ve toplaştırma süreci (condensation) aynıdır.
NESNENİN ADI VE DOĞASI
Bir nesnenin adı onun doğası üzerinde hiç bir hak iddia edemez. O, Füsei on olarak, bize nesnenin doğruluğunu (hakikatini) vermek üzere amaçlanmamıştır. Bir adın işleviyle her zaman bir nesnenin özel bir yönünü ,vurgulamak üzere sınırlanmıştır. işte-âdın değeri de kesinlikle bir belirleme ve sınırlamaya dayanır. Bir adın işlevi somut bir durumu ayrıntılı olarak göstermek olmalı onun yalnızca belli bir yönünü seçip almak bu yön üzerinde durmaktır. Bu yönün ayrılması olumlu bir edimdir. Çünkü ad verme ediminde ~biz duyu verilerimizin çeşitliliği ve ayrıntıları arasından belli kesin algı merkezlerini seçeriz. Bu merkezler mantıksal ya da bilimsel düşünce merkezleri gibi değildirler. Günlük konuşma terimleri bilimsel kavramlarımızı dile getirdiğimiz terimleri ölçen ölçütlerle ölçülmemelidir. Günlük konuşmanın sözcükleri bilimsel terimler dizgesi ile karşılaştırıldıklarında her zaman bir belirsizliği sergilerler. Hemen hemen tümü çok belirsiz, yanlış tanımlanmış ve bir mantıksal çözümleme denemesine dayanamayacak sözcüklerdir. Ama günlük terimlerimiz ve kullandığımız adlar bu kaçınılmaz ve yapılarından doğan eksikliklerine karşın bizi bilimsel kavramlara götüren yol üzerindeki kilometre taşlarıdırlar; dünyaya ilişkin ilk nesnel ya da kuramsal görüşümüzü bu terimlerle ediniriz.
Böyle bir görüş yalnızca "verilmiş" olan bir görüş olmayıp dilin sürekli yardımı olmaksızın ereğine erişemeyecek olan yapıcı bir anlıksal çabanın sonucudur.
Ama, böyle bir erek rasgele erişilecek bir erek değildir. Daha yüksek soyutlama düzeylerine, daha genel ve kuşatıcı adlara ve idelere yükseliş güç ve çok çalışmayı gerektiren bir iştir. Dilin çözümlenmesi bize sonunda bu işin başarılmasına yol açan anlıksal süreçlerin özvapısını incelemek için bol gereç sağlar. İnsan konuşması nisbeten somut bir durumdan daha soyut bir duruma doğru gelişir. İlk adlarımız somut adlardır, Hepsi özel olguların veya eylemlerin kavranılmasıyla ilgilidirler. Somut yaşantımız- da bulduğumuz tüm ayırtı veya ayrıntılar inceden inceye ve uzun uzun betimlenirler ama artık bir cins altında toplanmazlar. Hammer-Purgstall Arapçada deve için kullanılan çeşitli adları birer birer saydığı bir makale yazmıştır. Bu yazıya göre bir deveyi betimlemek için kullanılan terimlerin sayısı beş-altı binden az değildir. Buna karşın bu terimlerden hiç biri bize genel dirimbilimsel bir kavram vermemektedir. Bu terimlerin hep si hayvanın biçimi; büyüklüğü, rengi, yaşı ve yürüyüşüyle ilgili ayrıntıları dile getirir, Bu bölümlemeler henüz herhangi bir bilimsel veya dizgesel sınıflandırmadan çok uzaktırlar. Ama birbirinden çok ayrı amaçlar için iş görürler. Yerli Amerikalı boyların çoğunun dillerinde özel, bir eylem, örneğin yürüme veya vurma için şaşırtıcı bir terimler çokluğu ile karşılaşıyoruz. Bu gibi terimler birbirlerine karşı bir alt sıralamadan (subordination) çok bir bitişiklik ilişkisi taşıyorlar. Yumrukla vurmayı betimlemek için el ayasıyla vurmayı betimlerken kullanılan aynı terim kullanılamıyor. Bir silahla vurma ise kırbaç veya değnekle vurma için kullanılan- dan bâşka bir adı gerektiriyor'. Karl von den Steinen Bakairi dilini. (Orta Brezilya'daki kızılderili boylarının konuştuğu dil) betimlerken bu dilde papağan ya da hurma ağacı cinsini dile getirecek bir ad bulunmadığı halde her papağan ve hurma ağacı türünün kendi özel adı, olduğundan söz ediyor. Steinen diyor.ki: Bakairiler kendilerini çok sayıda özel kavramlara .o kadar çok bağlarlar ki ortak özyapılara hiç ilgi duymazlar. Gereçlerin bolluğu içinde boğulmuşlardır ve bu gereçleri ekonomik şekilde kullanamazlar. Uydurdukları sözcüklerin sayısı azdır ama bu kadarıyla bile yoksul olmaktan çok, aşırı zengin olduklarının söylenmesi gerekir". ,Gerçekte verilen bir dilin zenginliğini ya da yoksulluğunu ölçebileceğimiz tek- biçimli bir ölçü yoktur. Her sınıflandırma özel gereksinmelerce yönetilir ve zorla kabul ettirilir. Bu gereksinmelerin inşanın toplumsal ve kültürel yaşamının değişik koşullarına göre değiştiği de apaçıktır. ilkel uygarlıkta nesnelerin somut ve özel yönlerine ilgi zorunlu olarak egemendir. Însan konuşması her zaman insan yaşamının belli biçimlerine uyar ve onlarla eşittir. Bir kızılderili boyunda yalnızca ‘’tümellere’’ilgi ne olanakhdır ne de gereklidir. Nesneleri görülebilen belli avırtkanlıklarıyla avırdedebilmek hem daha önemli hem de yeterlidir.
Batı ailesinden olan dillerde en az yirmi ad cinsi sınıfıyla karşılaşıyoruz. Örneğin Algonquian gibi yerli Amerikan boylarının dillerinde bazı .nesneler canlı cinse, bazıları ise cansız cinse ilişkindir. Burada ilkel düşüncenin görüş açısından bile bu ayrımın niçin özel bir ilgiyi gerektiren ve yaşamsal bir önem taşıyan bir ayrım olarak ortaya çıkması gerektiğini anlamak kolaydır. Bu ayrım gerçekten bizim soyut mantıksal sınıf adlarımızda dile getirilenden çok daha öz yapısal ve şaşırtıcıdır. Somut adlardan soyut adlara aynı yavaş geçiş nesnelerin niteliklerine ad verme işlerinde de incelenebilir. Pek çok dillerde bir renk adları bolluğu ile karşılaşıyoruz. Bu dillerde bizim -mavi, yeşil, kırmızı ve b.g.- genel terimlerimiz bulunmadığı halde verilen herhangi bir rengin her tek tek ayırtısının kendine özgü bir adı var. Renk adları nesnelerin doğasına göre değişiyor. Örneğin gri yerine geçen bir sözcük yünden veya kazlardan; bir başkâsı atlardan, bir diğeri sığırlardan ve yine bir diğeri insanların saçından ya da belli başka hayvanlardan söz ederken kullanılabiliyor. Aynı şey sayı deyisi (kategorisi) için de geçerli; değişik nesne sınıflarını göstermek için değişik sayılara gereksinme duyuluyor.
Bundan ötürü insan konuşmasının gelişmesinde evrensel kavramlara ve deyilere yükselişi çok yavaş olarak ortaya çıkıyor. ama bu yöndeki her yeni gelişme algısal dünyamızın daha kuşatıcı bir şekilde incelenmesinin yönünün daha iyi. belirlenip düzenlenmesine yol açıyor.
--------------------------------------------------------------------------------
İnsan Üzerine Bir Deneme
Ernst Cassirer
Çeviri: Nejla Arat
Remzi Kitabevi
felsefe ekibi
İletişim Fakültesi, Yeni Medya, Gazetecilik, Habercilik, Yakınsak Medya, Görsel İletişim Tasarımı
16 Haziran 2009 Salı
DİLDE BİÇİM VE ANLAM
DİLDE BİÇİM VE ANLAM
Emile Benveniste
Bu kongreyi (1966)bir bildiriyle açmak üzere çağırılmış olmaktan büvük bir onur duyuyorum. Burada bir felsefeciler topluluğu önünde konuştuğumu düşününce de, felsefe konusunda bilgisiz olduğumdan bu onur duygusuna kaygı da karışıyor. Bana biraz cesaret veren şey ise bir kongrenin böyle bir konuyu seçmiş olması ve felsefecilerin de aralarında dil sorunlarını tartışmanın uygun olacağını düşünmeleri. Bu kongrede sunulacak bildiriler ve yapılacak tartışmalarla felsefe sürekli temel esin kaynaklarından birine dek uzanacak ve aynı zamanda dil üstüne, büyük bir olasılıkla farklı düşünme biçimleri, uzman olarak dille ilgilenen dilbilimcilerin dikkatine sunulacak. Böylece, geç de ol a —bunu belirtmek gerekir—, çok verimli bir alış verişi başlayacak. Kendi adıma, burada konuşmam için yapılan çağrıvı kabul ederek sakınımsız davrandığımdan yapılacak tek şey bu sakınımsızlığı açıklamak için daha da sakınımsız davranıp başlığı bir dilbilimciden çok bir felsefeciye uygun gibi görünen bir konu seçtim: dilde biçim ve anlam.
Kuşkusuz bu konuyu felsefeci olarak değil, dilbilimci olarak ele alacağım. Ancak burada dilbilimcilerin bakış açısını sunacağım sanılmasın: bu konuda tüm dilbilimcilerin ya da çoğunluğunun paylaştığı bir bakış açısı yok. Bu konuda dilbilimcilerce benimsenen bir öğreti olmadığı gibi, çoğu dilbilimci de bu tür sorunlara karşı bir çekingenlik ve bu sorunları dilbilim dışı bırakma eğilimi var. Kısa bir süre önce, neredeyse tüm Amerikan dilbilimini temsil eden Amerikalı dilbilimci Bloomfield ’in kurucusu olduğu ve Amerika dışında da yaygınlık gösteren okul anlam incelemesine anlıkçılık damgası vuruyordu.
Bu niteleme, öznellik taşıdığından ve dilbilimcinin yetki alanı dışında kaldığından, anlam incelemesini dışlamak anlamına geliyordu. Dilde anlamın niteliği ve işleyişi üstüne aydınlatıcı bilgilerin psikologlardan ya da psiko-fizvologlardan beklenmesi gerektiği; dilbilimcinin ise yalnızca algılanabilen, incelenebilen, gittikçe daha kesin ve daha somut yöntemlerle çözümlenebilen olgularla ilgilenmesi gerektiği düşünülüyordu. Bugün bu yasak kalktı, ama kuşku sürüyor ve kabul edelim ki, anlambilim denen dala ilişkin, genellikle geleneksel anlayışta yapıtlarda rastlanan kavramların belirsiz, kesinlik taşımayan, değişkenlik gösteren özelliği bu kuşkuyu büyük ölçüde haklı çıkarıyor. Gerçekte biçimin görünümleri ne denli somut, belirli, betimlenebilir nitelik taşırsa, anlamın gerçekleşimleri de o denli özgür, kavranamaz ve kestirilemez nitelik taşır.
Burada ilgilendiğimiz sorunun iki teriminden genellikle yalnızca birinin, biçimin, dilbilimi ilgilendirdiği izlenimi doğmasına şaşırmamak gerekir. Felsefeciler dilbilimcinin (bu sorunlara eğildiğinde) bir uzlaşımı dayanak olarak alabildiğini ve dil uzmanlarınca genellikle benimsenmiş ya da dil çözümleyicilerine kendilerini dayatan görüşleri farklı bir biçimde sunarak ya da yalınlaştırarak özetlemekle yetinebileceğini sanmasın. Ben de burada konuşurken bunu kendi adıma yapıyorum ve kendi görüşlerimi sunuyorum. Yaptığım sunuş anlam ve biçimin oluşturduğu ikili kavramı konumlama ve düzenleme, her türlü felsefi önvarsayım dışında işlevlerini inceleme amacı güdüyor.
İnceleme alanımızı gündelik dil oluşturacak , kendine özgü yasaları ve işlevleri olan şiir dilini ele almayacağız. Bu durumda bile yapılacak işin oldukça geniş kapsamlı olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak gündelik dile ilişkin olarak yapılacak açıklamalar, dolaysız ya da dolaylı biçimde, şiir dilinin de anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.
İlk yaklaşımda, anlam kavramı bir konuşucu topluluğu tarafından aynı biçimde anlaşılan bildirişim yollarının bütünü olarak görülen dil teriminin içinde yer alır; dilbilimsel açıdan (mantıkçıların bakış açısından ayırmak gerekir) biçim ya anlam dışlandığında dilsel birimlerin özdeğidir, ya da bu birimlerin bağlandığı dil düzeyindeki biçimsel düzenlenişidir.
Biçimle anlamı karşıtlaştırmak, terimleri bile geçerliğini yitirmiş, sıradan bir uzlaşımdır: ancak dilin işleyişine katarak ve bu işleyişle açıklayarak yeniden yorumlarsak, bu karşıtlık gerçek gücüne ve zorunlu niteliğine kavuşur; bu karşıtlığın dilin özünü içerdiğini görürüz çünkü bizi bir anda en önemli sorun olan anlamlama sorununu en can alıcı noktasıyla karşı karşıya bırakır. Her şeyden önce dil anlamlar, temel özelliği, insansal ortamda sağladığı tüm işlevleri aşan ve açıklayan kökensel yönelimi budur.
Bu işlevler nelerdir? Bunları sıralamaya girişecek miyiz? Bu işlevler öylesine çeşitli ve çok sayıdadır ki, tüm söz, düşünce etkinliklerinin, dil kullanımına bağlı tüm bireysel ve toplu gerçekleşimleri sıralamak anlamına gelecektir: bunları bir sözcükle özetlemek için bildirişim sağlamaktan önce dilin yaşamaya yaradığını söyleyeceğim. Dil olmaksızın ne toplumun, ne de insanların var olabileceğini ileri sürmemizin nedeni, dilin öz niteliğinin öncelikle anlamlamak olmasıdır. Bu tanımın geniş kapsamlı oluşuna bakarak anlamlamanın ne denli önemli olduğu anlaşılabilir.
Ortaya hemen birinci sorun çıkar: anlam nedir? Bu aşamada kısır döngüye düşmeksizin hemen tanımlanabilir mi? Dilbilimciler görgül olarak bu hazır kavramı benimsiyorlar: felsefeciler anlamı kendisi için incelediler mi, bilmiyorum?
Gerçekte bu çok sayıda bilimi ilgilendirdiğinden, hiçbiri tarafından tam olarak ele alınmayan, çok boyutlu sorunlardan biri. Bununla yalnızca mantıkçılar ilgilendi: özellikle Amerikada Carnap ve Quine okulu.
Gerçekte kesinlik kaygısıyla anlama ilişkin her türlü doğrudan tanımlama girişimini dışladılar; ruhbilimciliğe düşmemek için anlam incelemesinin yerine geçerlik ölçütünü kullandılar ve bu ölçütü de yüklemleri konuşucunun benimseyip benimsemediğini belirleyen testlerle sınadılar.
Carnap için X konuşucusu için Q yükleminin anlamı ya da onun yeğlediği terimle içlemi (kaplama karşıt olarak), X konuşucusunun Y nesnesine Q yüklemini uygulaması için Y nesnesinin yerine getirmesi gereken koşuldur. Böylece “anlamlı adlandırma” (significant designation), soruşturu sonucu, bir yüklemi bir dizi değişken nesneye bağlamayı kabul edecek ya da etmeyecek olan konuşucunun olumlu ya da olumsuz tepkisine göre elde edilir.
Quine doğrudan anlam kavramıyla işlem yapmaz. Daha önce Russell’ın sayıyı tanımlamada kullandığı mantıksal bir yöntemle, an1am yerine “aynı anlam” bağıntısından yararlanır. Anlam demek ki eşanlamlılıkla özdeştir. Burada başka açılardan incelemem gerekmeyen bu yöntem, ruhbilimciliğin işe karışmasını engellemek için tümüyle olgucu bir anlayışla açıklanabilir. Öncelikle dili kendisi için inceleyen dilbilimci için geçerli olduğunu sanmıyorum; dahası, ileride göreceğimiz gibi, kendi başına ve değişmez bir biçimde tanımlanacak anlam gibi bütünsel bir kavramla yetinemeyiz. Düşünce biçimimiz bizi, mantıkçılardan çok ayrı biçimde gördüğümüz bu kavramı ayrıntılarına inmeye yöneltecek.
Şimdilik herkesin bu kavramdan anladığıyla yetinerek, dilin en yetkin anlamlama etkinliği , tam olarak anlamlama nın ne olabileceğinin örneği olduğunun kabul edildiğini ileri sürebiliriz; oluşturabileceğimiz her anlamlama örnekçesi(modeli), kimi yönleriyle dile benzediği ölçüde benimsenebilir. Gerçekten de, bir etkinlik bir şeyin gösterimi, bir şeyin anlamlayanı olarak tasarlandığında, onu dil olarak adlandırma eğilimindeyiz: böylece, herkesin bildiği gibi, değişik örnekçelerde ortak bir ulam oluşturacak biçimde değişik türden insan etkinliklerine dil adı verilir.
Dilin anlamlaması, bu özelliğin dile fazladan ya da başka bir etkinliğe oranla daha çok verilmiş bir şey olmadığı anlamına gelir; dilin varlık nedenidir; anlamlama olmasa dil de olmazdı . Ancak dilin birincisine bağlı olmakla birlikte —bu noktayı vurgulamak gerekir— tümüyle farklı ikinci bir özelliği vardır: bu da sesli araçlarla gerçekleşmesi , anlamlı sözcükler biçiminde düzenlenen çıkarılan ve algılanan sesler bütününden oluşmasıdır. Işte ayırıcı olan dile özgü bu ikili yöndür. Saussure ’le birlikte ilk yaklaşımda, dilin bir göstergeler dizgesi olduğunu söyleyeceğiz.
Çok genel nitelikli anlamlama kavramını dil incelemesine katan gösterge kavramıdır. Bu tanım anlamlama kavramını doğru bir biçim de ortaya koyar, ancak tümüyle ortaya koyar mı? Saussure dil göstergesi kavramını dilbilime kattığında, dilin öz niteliğine ilişkin her şeyi söylediğini düşünüyordu: çok iyi bilinen dil ve söz arasındaki karşıtlık çerçevesi dışında, dilin aynı zamanda başka bir şey de olabileceğini düşünmüşe benzemiyor. Dilin bir anlamlama dizgesi olarak incelenmesini Saussure’ün bıraktığı yerden ileri götürmeyi denemek bize düşüyor.
Önce Saussure’ün gösterge kuramının, burada bizi ilgilendiren kavramlara ilişkin olarak —anlam ve biçim kavramları— tüm içeriğini kavramak gerekir. Çok sayıda dilbilimcinin, benimseyene getirdiği kısıtlamanın ve yönlendirmenin bilincine varmadan “gösterge” terimini büyük bir saflıkla kullanması çok şaşırtıcı. Dilin göstergelerden oluştuğunu söylemek , öncelikle göstergenin göstergebilimsel birim olduğunu söylemek anlamına gelir. Saussure’ün belki de doğal bulduğu için yer vermediği —bunu belirtmemiz gerekir— ve inceleme öncesi dile getirdiğimiz bu önerme açıklanması gereken ikili bir bağıntı içerir: birim olarak gösterge kavramı ve göstergebilimsel düzlemden kaynaklanan gösterge kavramı.
Bilim niteliği kazanmak isteyen her dal, önce değişmez ve değişken öğelerini, işlemlerini ve ön gerçeklerini tanımlamak ve daha da önce birimlerini belirlemek zorundadır. Doğa bilimlerinde birimler genellikle özgül bir süreklilik içinde saymaca bir biçimde bölümlenmiş özdeş bölümleridir; her doğa biliminde böyle belirlenmiş nicel, özdeş ve değiştirilebilir birimler vardır.
Dil ise çok daha farklıdır, fiziksel dünyadan kaynaklanmaz; ne sürekliliktir, ne de özdeşlik, tam tersine süreksizlik ve benzeşmezliktir. Bu nedenle de bölünemez ancak ayrıştırılabilir: birimleri, her biri diğerinden ayrı belli sayıda temel öğelerdir ve bu öğeler yeni birimler kurmak için kümelenirler ve bu yeni birimler de her keresinde bir üst düzeyde başka birimler oluşturabilir. Oysa özel bir birim olan göstergenin bir alt sınırı vardır: bu sınır da anlamlama sınırıdır, anlamı bozmadan göstergeden daha alt düzeye inemeyiz.
Birim, kendisi de özgür bir gösterge olan bir alt birime ayrıştırılamayan, düzleminde en küçük birim olan, özgür kendiliktir. Gösterge böyle tanımlanan ve dile göstergebilimsel bakıştan kaynaklanan birimdir.
Saussure’ün en önemli savlarından biri de, dilin genel göstergebilimin bir dalını oluşturmasıdır. Elli yıl önce bir göstergebilim ilkesini ortaya koymuş olması, Saussure için hem bahtsızlık olmuş, hem de daha sonra ününü sağlamıştır. Dil göstergesini ele alarak, önceden göstergebilimsel birimlerin betimlenmesine yol açmıştır; bu birimlerin biçim ve anlam açısından belirlenmesi gerekir, çünkü özü gereği iki yönlü birim olan gösterge hem gösteren, hem de gösterilen olarak karşımıza çıkar. Burada göstergenin bu iki yönü üstüne birkaç gözlem yapmak istiyorum.
Gösteren yalnızca dilin sesli özelliğinin gerektirdiği belli bir ses dizisi değildir; gösterileni, gösterge adı verilen kendiliğin biçimsel yönünü koşullandıran ve belirleyen sesçil biçimdir. Her dilsel biçimin son çözümlemede sesbirim adı verilen belirli sayıda sesçil birimlerden oluştuğunu biliyoruz: ancak göstergenin doğrudan sesbirimlere ayrışmadığını, bir sesbirim dizisinin de doğrudan bir gösterge oluşturmadığını belirtmek gerekir.
Sesbilgisel çözümlemeden farklı olan göstergebilimsel çözümleme, sesbirim düzeyinden önce gösterenin sesbirimsel yapısını ortaya kovmamızı gerektirir. Burada, zorunlu olarak yalnızca dilin dizelgesinde ver alan, uygun yöntemlerle ortaya çıkanları birimler olan sesbirimlerle bağımsız ya da bağımlı, gösterenin biçimsel yapısını niteleyen ve bu yapı içinde ayırıcı işlev üstlenen sesbirimler arasında bir ayrım yapmak söz konusudur.
Işte çok yalın bir, iki örnek: Latince’de bükün ne olursa olsun, çekimli bir ad biçiminin sonunda beş ünlüden [a, e, i, o, u] herhangi biri, ünsüzlerden ise yalnızca ikisi [s ve m], ender olarak [r] daha da ender olarak [l] yer alabilir: hiçbir dişsil, genizsil ya da gırtlaksıl sesbirim yer alamaz.
Biçimsel göstergeler oluşturmak için dilin sesbirim dizelgesinde böylece bir seçim yapılmış olur. Aynı biçimde, çekimli eylem biçimlerinin sonunda beş ünlüden yalnızca dördü [ a,e, i, o] yer alabilir, [u] yer alamaz; üç ünsüz [ m,s, t ve özel bir işlevle (orta çatıda) [ r]yer alabilir. Çok sayı da diğer ünsüz bu konumda yer alamaz.
İşte Latincede gösterenin biçimsel oluşumuna bağlı olan bir seçimlilik örneği. Fransızcada da her zaman gösterenin bir bölümünü oluşturma işleviyle belirlenen kimi özellikler belirlenebilir. Örneğin in- (invisible) ve mekanik değişkesi olan in-(inédit) biçiminde, çok sayıda sıfatın önünde /.. / ünlüsü zorunlu olarak yer alır; çünkü bir gösterge sınıfında belirli bir işlev üstlenir: bu işlev de olumsuzlama işlevidir.
Gösterenlerin biçimsel yapısı dikkatle incelendiğinde her dilde benzer özellikler bulunabilir. Böylece gösteren çözümlemesinde ses birimlerden ayrı bir düzlem oluşturmuş oluruz; bu da gösterenlere ilişkin biçimsel oluşturucular düzlemidir çözümleme sürdürülebilir: mantıksal ve matematiksel işlem gerektiren sayıbilimsel büyük dizgeler oluşturulmasını sağlayabilir. Her dil tüm düzenlenişiyle bu biçimde çözümlenebilir ve böylece her dilin özgül yapısını yansıtan örnekçeler ortaya çıkarılabilir.
Göstergebilimsel bakış açısı altında, daha iyi sınırlamak ve kendi düzlemlerinde belirlemek için, biraz da beceriksiz bir biçimde göstergebilimsel olarak adlandırdığımız özel sınıflar oluşturuyoruz: bağımsız sözlüksel göstergeler olan gösterge -sözlükbirimler (sémio-lexémes) sınıflandırıcı alt-göstergeler olan (önekler, sonek ler, vb.) ve gösteren sınıflarını birbirine bağlayan, bireysel birimlerin üstünde yer alan büyük birimlerin oluşmasını sağlayan gösterge-ulambirimler (sémio-catégoremes) ve dizelgede yer alan tüm sesbirimlerin değil, gösterenin biçimsel yapısını belirleyen sesbirimlerin oluşturduğu gösterge-sesbirimler (sémio- phonemes).
Şimdi de gösterilen i inceleyelim. Daha önce de söylediğimiz gibi, gösterge göstergebilimsel birim olarak tanımlanır; a\ dili kullanan bireylerin oluşturduğu toplulukta anlamlı birim olarak benimsenir ve bu göstergelerin toplamı tümüyle dili oluşturur.
Göstergebilimde göstergenin anlamının tanımlanmasına gerek yoktur. Göstergenin var olması için benimsenmesi şu ya da bu biçimde diğer göstergelere bağlanması zorunlu ve yeterlidir. Ele alınan kendilik anlam taşır mı? Yanıt evet ya da hayırdır. Yanıt evet ise birim belirlenmiş olur, yanıt hayır ise birim olarak benimsenmez ve işlem böyle sürdürülür. “Chapeau” var mı? — Evet. — “Chameau’? — Evet. — “Chareau’? — Hayır.
Göstergebilimsel düzlemden kaynaklandığından anlamı tanımlamak söz konusu değildir. Gösterilen düzleminde ölçüt şudur: bunun anlamı var mıdır, yok mudur? Anlamı olmak bir anlam içermektir, hepsi bu. Evet ya da hayır yanıtı yalnızca bu dili anadili olarak kullanan kişiler tarafından verilebilir.
Böylece dili kullanma ve anlam kavramlarına bir ayrım ilkesi, bir ölçüt niteliği kazandırmış oluyoruz. Bir gösterge yalnızca kullanımda var olabilir: dilin kullanımına girmeyen gösterge değildir ve var olamaz. Ara durum söz konusu değildir: dilin ya içinde ya da dışında olmak söz konusudur; tertium non datur’ (üçüncü bir olasılık yoktur).
Günümüzde tanımlanamasalar ve başka öğelerle karşıtlık oluşturmasalar da, kullanımda varlığını sürdüren eskil biçimler düşünülerek karşı çıkmak boşunadır. Fransızca “rez” sözcüğünün sürekli olarak “chaussée (rez-de-chaussée) sözcüğüne ya da “fur” sözcüğünün “a mesure” (au fur et a mesure) deyimine bağlanması belirlenmeleri için yeterlidir; çünkü bu sözcükler değişmez, kestirilebilir söz öbeklerinde varlıklarını sürdürürler ve tek örnekli göstergelerin bir bölümüdürler.
Öyleyse şu ilkeyi belirtelim: göstergebilimsel olguya ilişkin her şeyin zorunlu ve yeterli ölçütü dil kullanımı içinde belirlenebilmesidir . Her gösterge, kendisini tanımlayan ve dil içinde sınırlarını belirleyen diğer göstergelerle bir bağıntılar ve karşıtlıklar ağı kurar. “Göstergebilimsel’ demek dil-içi demektir. Her göstergenin kendisini diğer göstergelerden ayıran bir öz niteliği vardır. Ayırıcı olmak anlamlı olmakla aynıdır.
Buradan ilkelere ilişkin üç sonuç ortaya çıkar.
Birinci olarak, göstergebilimin hiçbir aşamasında, ne göstergenin adlandırılan nesnelerle bağıntısı, ne de dille dünya arasındaki bağıntıyla ilgilenilir.
İkinci olarak, göstergenin her zaman yalnızca türsel ve kavramsal bir değeri vardır. Özel ya da rastlantısal bir gösterilen içermez: bireysel nitelikli her şey dışlanır; özel koşullara bağlı durumlar yok sayılmalıdır.
Üçüncü olarak, göstergebilimsel karşıtlıklar ikili türdendir. Bana göre ikilik önce dilde, daha sonra da toplum yaşamında ortaya çıkmış ve göstergebilimsel çözümlemeyi ilgilendiren tüm davranış dizgelerinde enyetkin göstergebilimsel özelliktir.
Son olarak da, göstergelerin her zaman ve yalnızca dizisel bağıntı içinde düzenlendiklerini belirtmek gerekir.
Demek ki göstergebilime çeşitli gösterge türlerinden başka, göstergelerin üretilmelerini ve düzenlenmelerini sağlayan örnekçeler ve taslaklar da katılmalıdır: geleneksel anlamda diziler (bükün, türetme, vb.). Kuşkusuz burada kimileri felsefeli önem taşıyan çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Eğer gösterge dizelgesi ‘si” (varsayım bağlacı) göstergesini içeriyorsa, bu göstergenin özel bir işlevi olan çıkarsama işlevinin de (si....alors) varlığını kabul etmek gerekir. Çıkarsamanın temeli mantıksal değil, öncelikle dilsel olduğundan bunun belli bir yararı vardır.
Göstergebilimsel özellik, dil göstergesine benzeyen iki yönlü birimler olduklarından, toplum yaşamında kurumlaşan tüm davranışlar- da ortak olduğu izlenimi verir. Bu ortak göstergebilimsel yeti de, her bütün için, çoğunlukla daha ortaya çıkarılmamış dizgeler oluşturur.
Şimdiye dek söylediklerimiz göstergenin yapısına ya da bağıntılarına ilişkindi. Ancak tümce söz konusu olduğunda durum nedir? Dilin bildirişimsel işlevinde durum nedir? Sonuçta, eksik, çekirdek, bütünlük taşımayan tümcelerle de olsa, her zaman tümcelerle bildirişim kurarız. Bu çözümlememiz için çok can alıcı bir nokta. Saussure’ün anladığı anlamda tümcenin bir gösterge oluşturabileceği, göstergeye yapılacak eklemelerle ya da göstergenin yayılımıyla önermelere, daha sonra da değişik sözdizimsel kuruluşlara geçilebileceği görüşüne karşıt olarak göstergeyle tümcenin iki ayrı düzlem oluşturduğunu ve ayrı betimleme gerektirdiğini düşünüyoruz.
Dilde, Saussure’ün dil ile söz arasında yapmaya çalıştığı ayrımdan çok farklı temel bir ayrım yapıyoruz. Bize göre dilde, anlam ve biçime ilişkin iki türü ve iki alanı ayıran bir çizgi çizmek gerekir: ancak iki alanda da, ayrı özellikler içermekle birlikte, aynı öğeler bulunur; bu da dilin aykırı yönlerinden biridir.
Anlamda ve biçimde dili dil yapan iki tür vardır. Birini tanımladık:Göstergebilim olarak dil;
ANLAMBİLİM OLARAK DİL
Anlambilim olarak dil diye adlandırdığımız ikincisini açıklamamız gerekiyor. Umarız bu temel koşul yeterince açık bir biçimde ortaya çıkar da, birbirine böylesine yakın terimler kullanmamız hoş görülür ve bize ‘göstergebilim’ ve ‘anlambilim” terimlerini ayırt ederek özel anlam yükleme hakkı tanınır. Dilsel işlevin temel iki türünü tanımlamak için daha uygun terimler bulamadık: göstergebilim işlevi anlamlamak, anlambilimin işlevi de bildirişim sağlamaktır.
Anlambilim kavramı bizi kullanım ve eylem olarak görülen dilin alanına sokar: dilin bu kez insanla insan, insanla dünya, anlıkla nesneler arasında aracılık etme işlevini buluruz. Dil bilgi ve deneyim aktarır, bağlanımı zorunlu kılar, yanıta neden olur, dilekte bulunur, baskı yapar; kısaca insanların tüm yaşamını düzenler. Bu da betimlemenin ve uslamlamanın aracı olarak kullanılan dildir.
Yalnızca dilin anlamsal işleyişi toplumla bütünleşmeyi ve dünyaya uygunluğu, bundan ötürü de düşüncenin düzenlenişini ve bilincin gelişimini sağlar.
Oysa en yetkin anlam aktarım aracı tümcedir. Temel olguyla, söylem üretimiyle yetinerek, yantümceleri bile ayırt etmeden genel olarak tümce diyoruz. Bu kez söz konusu olan göstergenin gösterileni değil,’ amaçlanan diyebileceğimiz, konuşucunun söylemek istediğidir, düşüncesinin dilsel gerçekleşimidir. Göstergebilimsel olguyla anlam- bilimsel olgu arasında kökten bir bakış açısı ayrılığı vardır: gözden geçirdiğimiz tüm kavramlar yenı bağıntılar kurarak çok farklı bir biçim de yeniden karşımıza çıkar .
Göstergebilimsel olgu dilin bir özelliği olarak belirlenir, anlambilimsel olgu ise dili eyleme geçiren konuşucunun bir etkinliğinden kaynaklanır.
Göstergebilimsel göstergenin tek başına varlığı vardır, dilin gerçekliğini oluşturur alna özel uygulayımlar içermez; Anlambilimsel anlatım aracı olan tümce ise yalnızca özel niteliklidir. Göstergeyle dilin öz gerçekliğine ulaşılır, tümceyle dil dışındaki nesnelerle bağlantı kurulur; göstergenin oluşturucu bölümü, ayrılmaz bir parçası olan gösterilendir; tümcenin anlamı ise söylem durumuna ve konuşucunun tutumuna bir gönderim içerir. Tanımın genel çerçevesini böylece çizdikten sonra, biçim ve anlam kavramlarının bu kez anlambilimsel açıdan ne tür özellikler sunduğuna bakalım.
Birinci gözlem dizisel bağıntıyla tanımlanan göstergebilimsel olgunun tersine, “ anlamın (belirlediğimiz anlambilimsel kullanımda) özgül bir biçim olan
dizim içinde ve bu dizim aracılığıyla gerçekleştiğidir. Bir yanda değiştirim, öte yanda ise bağıntılama; bunlar birbirini bütünleyen ve örnek niteliği taşıyan iki işlemdir.
İkinci olarak bu biçimsel yapıya uygun birim türünü saptamamız gerekir. Göstergebilimsel birimin gösterge olduğunu gördük. Anlam- bilimsel birim ne olacaktır? Yalnızca sözcük. Sözcüğün öz niteliğine ilişkin bunca tanım ve tartışmadan sonra (bir kitap yazıldı bu konuda), böylece bildirinin en küçük birimi ve düşüncenin dizgeleştirilmesin de zorunlu birim olan sözcük doğal işlevini üstlenmiş olur.
Tümcenin anlamı, gerçekten de, belirttiği düşüncedir: bu anlam‘! seçimiyle, eklemlenmesiyle, sözdizimsel düzenlenişiyle ve birbirleri üstündeki etkileriyle dilde biçimsel olarak gerçekleşir.
Her şeyi belirleyen dizimsel koşullar, belli bir durumda belli bir an1am aktarmaya yönelik sözcenin öğeleri arasındaki ilişkidir. Bir tümce her zaman burada-şimdiye bağlıdır; söylemin kimi birimleri belli bir konuşucunun belli bir şimdiki zamanına ilişkin belli bir düşünceyi dile getirmek için birleşir. Ayrımsız her eylem biçimi, hangi dilde olursa olsun, her zaman belli bir şimdiki zamana, dilin özgül bir biçimbilim de dile getirdiği, her kez benzersiz nitelik taşıyan bir durumlar bütününe bağlanır. Düşüncenin yalnızca dizimsel bir eklemlenişte biçim alması dilin özünde bulunan birincil koşuldur.
Dilbilimci burada kendisini aşan bir sorunla karşılaşır; yalnızca her zaman zorunlu olan bu koşulun beyin yapımızın bir zorunluluğunu yansıttığını ileri sürebilir. Aynı bağıntı bilgi kuramının oluşturduğu örnekçelerde bildiriyle düzgülemenin olası birimleri arasında da bulunur.
ANLAMANIN GERÇEKLEŞMA SÜRECİ
Şimdi de anlambilimde anlamın gerçekleşme sürecini açıklamaya çalışalım. Bu konuda öylesine karışıklık, daha da kötüsü yanıltıcı bilgiler vardır ki, çözümlemenin terimlerini iyi seçmek ve belirlemek çok önemlidir.
İlkece tümcenin anlamının onu oluşturan sözcüklerin anlamından ayrı olduğunu benimsiyoruz. Bir tümcenin anlamı içerdiği düşünce, bir sözcüğün anlamı ise kullanımıdır. Her kez özel bir düşünceden yola çıkarak, konuşucu bu kullanımda özel anlamları olan sözcükleri bir araya getirir. Ayrıca burada göstergebilimsel çözümlemenin gerekli kılmadığı bir terimi katmak gerekir; bu da durumun ya da kullanımın somut koşulları içinde sözcüğün karşılığı olduğu özel nesne olan, anlamdan bağımsız “gönderge” terimidir.
Sözcüklerin tek tek anlamlarını anlasak da, durum dışında bu sözcüklerin birleşmesinden ortaya çıkan anlamı kavrayamayabiliriz; bu gönderim kavramının temel nitelikli olduğunu gösteren sık rastlanan bir deneyimdir. Dil göstergesinin nedensizliği olarak adlandırılan kavrama ilişkin çok sayı da boş tartışma anlamla göndergenin ya da göndergevle göstergenin sıklıkla birbirine karıştırılmasından kaynaklanmıştır. Sözlüksel anlam— bilimde kolayca doğrulanan bu ayrımı tümcenin anlambilimine de katmak gerekir mi? Sanırız gerekir.
Tümcenin ‘anlamı” dile getirdiği düşünceyse, tümcenin “gönderimi” de kendisine kaynaklık eden durum, ilişkin olduğu ve ne öngörebileceğimiz, ne de kestirebileceğimiz söylem ya da olgu durumudur. Çoğunlukla durum hiçbır şeyin yerine geçemeyeceği tek koşuldur. Demek ki, tümce her kez ayrı bir olgudur; yalnızca söylendiği anda var olur ve hemen silinip gider; yitip giden bir olgudur. Terimlerde çelişkiye yol açmaksızın tümcenin kullanımından söz edilemez; tersine tümcede birbirlerine bağlı biçimde düzenlenen ve anlamları da bu düzenleniş biçiminden kaynaklanan sözcüklerin ise yalnızca kullanımları vardır. Bir sözcüğün anlamı özel bir dizimin tümleyicisi olma yetisinden ve bir açık önerme işlevi üstlenmesinden oluşur. Çokanlamlılık adı verilen olgu, her zaman anlık nitelik taşıyan, sürekli zenginleşebilen ya da yitip giden, kısaca süreklilik taşımayan bu bağlamsal değerlerin yerleşik nitelik kazanmış toplamından başka bir şey değildir.
Tüm söylediklerimiz, böylece, gösterge ya da sözcük olarak ele alınmasına göre, aynı sözlüksel birimin ayrı nitelikler kazandığını ortaya koyar. Bundan da karşıt iki sonuç doğar. Bir yandan, “aynı düşünceyi” dile getirmek için çoğunlukla oldukça çeşitli türden anlatımlar vardır: her durumun ve konuşucuyla dinleyicinin somut koşullarında, birinin oturmasını istemek için kullanılabilecek çok sayıda olanaklı biçim vardır; oturulacak nesneyi gösteren yalın bir el hareketiyle, dilsel olmayan ancak dil-altı nitelik taşıyan başka bir bildirişim dizgesine başvurulduğu durumdan söz bile etmiyoruz.
Öte yandan, sözcüklere geçerken düşünce sözcüklerin birleşim yasalarına uymak zorundadır. Burada düşüncenin dile getirilmesindeki özgürlükle, sözcenin biçimindeki bağlayıcılık arasında anlaşılması güç zorunlu bir karışım söz konusudur: bu da dilsel gerçekleştirimin koşuludur. Sözcükler aralarındaki birleşimler sonucu, içermedikleri, dahası içerdikleriyle çelişkili bile olabilen değerler edinirler. Mantıksal olarak karşıt nitelik taşıyan ve birleşerek güçlenen kavramların bir araya geldiği görülür. Bu öylesine sıradan bir olgudur ki, bilincine bile varmayız: örneğin “j’ai perdu” de “avoir” ile “perdre”; “il ya yenir” de “aller” ile “yenir”; “il doit recevoir” da “devoir ile “recevoir’ arasındaki birleşim.
Fransızcadaki yardımcı eylem kullanım koşulları, kullanımın dar bir dizimleme gerektiren sözcüklerin bile anlamında değişimlere neden olabileceğini çok iyi örneklendirir. Böylece tümcenin “anlamı’ bütünsel olarak algılanan düşüncedir; ‘biçim”, sözcenin anlamlı birimleri olan sözcüklere dek sürdürülen çözümlemeli bir ayrıştırımla elde edilir: bunun ötesin de birimler, işlevlerini yitirmeksizin ayrıştırılamazlar. İşte anlamsal eklemleme böyle gerçekleşir.
Aktarılacak anlam ya da bildiri sözcükler aracılığıyla belirlenir, sınırları çizilir ve düzenlenir; sözcüklerin anlamı da durumsal bağlama göre belirlenir. Oysa bu anlam aktarımının araçları olan sözcükler özdeksel olarak göstergebilimsel dizelgenin göstergeleridir. Ama kendi başlarına kavramsal, türsel nitelik taşıyan, duruma ve koşula bağlanmayan bu göstergeler, her zaman sözcenin olası kullanımlarında özgüle belli durum ve koşula bağlı kavramları belirtmek için sözcük olarak kullanılmak zorundadırlar. Bu da dilin göstergesel dizelgesinde en az belirlenmiş olan ‘tre, faire, chose, cela gibi sözcüklerin en yüksek kullanım sıklığına sahip olmalarını açıklar.
Ayrıca düşüncenin söyleme dönüşümü, başka deyişle dile göre kimi zaman dilbilgisel, kimi zaman da sözlüksel olguya öncelik tanıyan kendine özgü bir düzenlemeye bağlıdır. Yine de bu dil türlerinde aşağı yukarı “aynı şeyi söylemenin” olanaklı olması hem düşüncenin görece bağımsızlığının, hem de dilsel yapı içinde biçimlenmesinin kanıtıdır.
Ortaya koymaya çabaladığımız kuramsal eklemlemeyi açıklayacak nitelikte gördüğümüz şu önemli olgu üstüne düşünelim. Bir dilin anlambilimsel özelliği bir başka dilin anlambilimsel özelliğine aktarılabilir: bu da çeviriyi olanaklı kılar. Ancak bir dilin göstergebilimsel özelliğ bir başka dilin göstergebilimsel özelliğine aktarılamaz: çeviri olanaksızdır. Burada göstergebilimsel olguyla anlambilimsel olgu arasındaki ayrılığı buluruz.
Yine de çevirinin bütünsel bir edim olarak olanaklı olduğu da temel bir gözlemdir. Bu olgu bir yandan dili uslamlamalarımızda ve gözlemlerimizde kullanırken, bir yandan da dilin üstüne çıkma, kendimizi dilden soyutlama, dile bakma olanağımızı ortaya koyar. Mantıkçıların dilbilimcilerden daha çok ilgi duydukları üstdil yetisi, anlamlama yetisi içinde anlığın dilin karşısındaki aşkın konumunun kanıtıdır.
Bu iki dizge böylece kullandığımız dilde üst üste eklemlenir. Temelde göstergelerin düzenlenişi olarak göstergesel dizge yer alır: anlamlama ölçütüne göre bu göstergelerin her birinin bir düzanlamı vardır ve her biri dizisel boyutta yerini alabilecek öğelerin tümünü bir alt- birimde içerir. Bu göstergesel temel üstüne söylem-dil kendi anlamsal düzenini kurar: anlamı sözcüklerin dizim kurmalarıyla oluşur.
Bu dizimde her sözcüğün bir gösterge olarak sahip olduğu değerin yalnızca küçük bir bölümü gerçekleşir. Demek ki, her öğe için, yer aldığı alana ve sözcük ya da gösterge olarak ele alınmasına göre ayrı bir betimleme zorunludur. Ayrıca anlamsal alan içinde şu ayrımı yapmak gerekir; çeşitlilik ve birbirlerini üretme olanakları açısından, olanaklı tümceler sonsuz çeşitlilik sunar; sözcük olarak kullanılan sözlükbirimler ve dilin zorunlu olarak başvurduğu sözdizimsel çerçeve türleri ise sınırlı sayıdadır. Işte dilde sürekli kullanılan ikili dizge bu nitelikleri sunar: bu dizgeler öylesine hızlı ve belli belirsiz biçimde işler ki, bu dizgelere ilişkin olguları ayırmak istendiğinde bu ikili dizgeye dışardan bakmak uzun bir çözümleme çabası gerektirir. Ama her şeyin temelinde, bir şey söyleme yetisinin önünde yer alan dilin anlamlama gücü vardır.
Bu uslamlamanın sonunda kalkış noktamıza , anlamlama kavramına dönmüş oluyoruz. Belleğimizde yaşlı Herakleitos’un Deiphi kahininin Tanrısına ilişkin olarak söylediği ve dilin özünü oluşturan açık ve gizemli sözleri canlanıyor: Onte legei, onte kryptei “Ne söyler, ne de gizler “, alia semainei “Yalnızca belirtir .”
Genel Dilbilim Sorunları.-Emile Beneviste- Çev: Erdim Öztokat-Yapı Kredi Yayınları
Emile Benveniste
Bu kongreyi (1966)bir bildiriyle açmak üzere çağırılmış olmaktan büvük bir onur duyuyorum. Burada bir felsefeciler topluluğu önünde konuştuğumu düşününce de, felsefe konusunda bilgisiz olduğumdan bu onur duygusuna kaygı da karışıyor. Bana biraz cesaret veren şey ise bir kongrenin böyle bir konuyu seçmiş olması ve felsefecilerin de aralarında dil sorunlarını tartışmanın uygun olacağını düşünmeleri. Bu kongrede sunulacak bildiriler ve yapılacak tartışmalarla felsefe sürekli temel esin kaynaklarından birine dek uzanacak ve aynı zamanda dil üstüne, büyük bir olasılıkla farklı düşünme biçimleri, uzman olarak dille ilgilenen dilbilimcilerin dikkatine sunulacak. Böylece, geç de ol a —bunu belirtmek gerekir—, çok verimli bir alış verişi başlayacak. Kendi adıma, burada konuşmam için yapılan çağrıvı kabul ederek sakınımsız davrandığımdan yapılacak tek şey bu sakınımsızlığı açıklamak için daha da sakınımsız davranıp başlığı bir dilbilimciden çok bir felsefeciye uygun gibi görünen bir konu seçtim: dilde biçim ve anlam.
Kuşkusuz bu konuyu felsefeci olarak değil, dilbilimci olarak ele alacağım. Ancak burada dilbilimcilerin bakış açısını sunacağım sanılmasın: bu konuda tüm dilbilimcilerin ya da çoğunluğunun paylaştığı bir bakış açısı yok. Bu konuda dilbilimcilerce benimsenen bir öğreti olmadığı gibi, çoğu dilbilimci de bu tür sorunlara karşı bir çekingenlik ve bu sorunları dilbilim dışı bırakma eğilimi var. Kısa bir süre önce, neredeyse tüm Amerikan dilbilimini temsil eden Amerikalı dilbilimci Bloomfield ’in kurucusu olduğu ve Amerika dışında da yaygınlık gösteren okul anlam incelemesine anlıkçılık damgası vuruyordu.
Bu niteleme, öznellik taşıdığından ve dilbilimcinin yetki alanı dışında kaldığından, anlam incelemesini dışlamak anlamına geliyordu. Dilde anlamın niteliği ve işleyişi üstüne aydınlatıcı bilgilerin psikologlardan ya da psiko-fizvologlardan beklenmesi gerektiği; dilbilimcinin ise yalnızca algılanabilen, incelenebilen, gittikçe daha kesin ve daha somut yöntemlerle çözümlenebilen olgularla ilgilenmesi gerektiği düşünülüyordu. Bugün bu yasak kalktı, ama kuşku sürüyor ve kabul edelim ki, anlambilim denen dala ilişkin, genellikle geleneksel anlayışta yapıtlarda rastlanan kavramların belirsiz, kesinlik taşımayan, değişkenlik gösteren özelliği bu kuşkuyu büyük ölçüde haklı çıkarıyor. Gerçekte biçimin görünümleri ne denli somut, belirli, betimlenebilir nitelik taşırsa, anlamın gerçekleşimleri de o denli özgür, kavranamaz ve kestirilemez nitelik taşır.
Burada ilgilendiğimiz sorunun iki teriminden genellikle yalnızca birinin, biçimin, dilbilimi ilgilendirdiği izlenimi doğmasına şaşırmamak gerekir. Felsefeciler dilbilimcinin (bu sorunlara eğildiğinde) bir uzlaşımı dayanak olarak alabildiğini ve dil uzmanlarınca genellikle benimsenmiş ya da dil çözümleyicilerine kendilerini dayatan görüşleri farklı bir biçimde sunarak ya da yalınlaştırarak özetlemekle yetinebileceğini sanmasın. Ben de burada konuşurken bunu kendi adıma yapıyorum ve kendi görüşlerimi sunuyorum. Yaptığım sunuş anlam ve biçimin oluşturduğu ikili kavramı konumlama ve düzenleme, her türlü felsefi önvarsayım dışında işlevlerini inceleme amacı güdüyor.
İnceleme alanımızı gündelik dil oluşturacak , kendine özgü yasaları ve işlevleri olan şiir dilini ele almayacağız. Bu durumda bile yapılacak işin oldukça geniş kapsamlı olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak gündelik dile ilişkin olarak yapılacak açıklamalar, dolaysız ya da dolaylı biçimde, şiir dilinin de anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.
İlk yaklaşımda, anlam kavramı bir konuşucu topluluğu tarafından aynı biçimde anlaşılan bildirişim yollarının bütünü olarak görülen dil teriminin içinde yer alır; dilbilimsel açıdan (mantıkçıların bakış açısından ayırmak gerekir) biçim ya anlam dışlandığında dilsel birimlerin özdeğidir, ya da bu birimlerin bağlandığı dil düzeyindeki biçimsel düzenlenişidir.
Biçimle anlamı karşıtlaştırmak, terimleri bile geçerliğini yitirmiş, sıradan bir uzlaşımdır: ancak dilin işleyişine katarak ve bu işleyişle açıklayarak yeniden yorumlarsak, bu karşıtlık gerçek gücüne ve zorunlu niteliğine kavuşur; bu karşıtlığın dilin özünü içerdiğini görürüz çünkü bizi bir anda en önemli sorun olan anlamlama sorununu en can alıcı noktasıyla karşı karşıya bırakır. Her şeyden önce dil anlamlar, temel özelliği, insansal ortamda sağladığı tüm işlevleri aşan ve açıklayan kökensel yönelimi budur.
Bu işlevler nelerdir? Bunları sıralamaya girişecek miyiz? Bu işlevler öylesine çeşitli ve çok sayıdadır ki, tüm söz, düşünce etkinliklerinin, dil kullanımına bağlı tüm bireysel ve toplu gerçekleşimleri sıralamak anlamına gelecektir: bunları bir sözcükle özetlemek için bildirişim sağlamaktan önce dilin yaşamaya yaradığını söyleyeceğim. Dil olmaksızın ne toplumun, ne de insanların var olabileceğini ileri sürmemizin nedeni, dilin öz niteliğinin öncelikle anlamlamak olmasıdır. Bu tanımın geniş kapsamlı oluşuna bakarak anlamlamanın ne denli önemli olduğu anlaşılabilir.
Ortaya hemen birinci sorun çıkar: anlam nedir? Bu aşamada kısır döngüye düşmeksizin hemen tanımlanabilir mi? Dilbilimciler görgül olarak bu hazır kavramı benimsiyorlar: felsefeciler anlamı kendisi için incelediler mi, bilmiyorum?
Gerçekte bu çok sayıda bilimi ilgilendirdiğinden, hiçbiri tarafından tam olarak ele alınmayan, çok boyutlu sorunlardan biri. Bununla yalnızca mantıkçılar ilgilendi: özellikle Amerikada Carnap ve Quine okulu.
Gerçekte kesinlik kaygısıyla anlama ilişkin her türlü doğrudan tanımlama girişimini dışladılar; ruhbilimciliğe düşmemek için anlam incelemesinin yerine geçerlik ölçütünü kullandılar ve bu ölçütü de yüklemleri konuşucunun benimseyip benimsemediğini belirleyen testlerle sınadılar.
Carnap için X konuşucusu için Q yükleminin anlamı ya da onun yeğlediği terimle içlemi (kaplama karşıt olarak), X konuşucusunun Y nesnesine Q yüklemini uygulaması için Y nesnesinin yerine getirmesi gereken koşuldur. Böylece “anlamlı adlandırma” (significant designation), soruşturu sonucu, bir yüklemi bir dizi değişken nesneye bağlamayı kabul edecek ya da etmeyecek olan konuşucunun olumlu ya da olumsuz tepkisine göre elde edilir.
Quine doğrudan anlam kavramıyla işlem yapmaz. Daha önce Russell’ın sayıyı tanımlamada kullandığı mantıksal bir yöntemle, an1am yerine “aynı anlam” bağıntısından yararlanır. Anlam demek ki eşanlamlılıkla özdeştir. Burada başka açılardan incelemem gerekmeyen bu yöntem, ruhbilimciliğin işe karışmasını engellemek için tümüyle olgucu bir anlayışla açıklanabilir. Öncelikle dili kendisi için inceleyen dilbilimci için geçerli olduğunu sanmıyorum; dahası, ileride göreceğimiz gibi, kendi başına ve değişmez bir biçimde tanımlanacak anlam gibi bütünsel bir kavramla yetinemeyiz. Düşünce biçimimiz bizi, mantıkçılardan çok ayrı biçimde gördüğümüz bu kavramı ayrıntılarına inmeye yöneltecek.
Şimdilik herkesin bu kavramdan anladığıyla yetinerek, dilin en yetkin anlamlama etkinliği , tam olarak anlamlama nın ne olabileceğinin örneği olduğunun kabul edildiğini ileri sürebiliriz; oluşturabileceğimiz her anlamlama örnekçesi(modeli), kimi yönleriyle dile benzediği ölçüde benimsenebilir. Gerçekten de, bir etkinlik bir şeyin gösterimi, bir şeyin anlamlayanı olarak tasarlandığında, onu dil olarak adlandırma eğilimindeyiz: böylece, herkesin bildiği gibi, değişik örnekçelerde ortak bir ulam oluşturacak biçimde değişik türden insan etkinliklerine dil adı verilir.
Dilin anlamlaması, bu özelliğin dile fazladan ya da başka bir etkinliğe oranla daha çok verilmiş bir şey olmadığı anlamına gelir; dilin varlık nedenidir; anlamlama olmasa dil de olmazdı . Ancak dilin birincisine bağlı olmakla birlikte —bu noktayı vurgulamak gerekir— tümüyle farklı ikinci bir özelliği vardır: bu da sesli araçlarla gerçekleşmesi , anlamlı sözcükler biçiminde düzenlenen çıkarılan ve algılanan sesler bütününden oluşmasıdır. Işte ayırıcı olan dile özgü bu ikili yöndür. Saussure ’le birlikte ilk yaklaşımda, dilin bir göstergeler dizgesi olduğunu söyleyeceğiz.
Çok genel nitelikli anlamlama kavramını dil incelemesine katan gösterge kavramıdır. Bu tanım anlamlama kavramını doğru bir biçim de ortaya koyar, ancak tümüyle ortaya koyar mı? Saussure dil göstergesi kavramını dilbilime kattığında, dilin öz niteliğine ilişkin her şeyi söylediğini düşünüyordu: çok iyi bilinen dil ve söz arasındaki karşıtlık çerçevesi dışında, dilin aynı zamanda başka bir şey de olabileceğini düşünmüşe benzemiyor. Dilin bir anlamlama dizgesi olarak incelenmesini Saussure’ün bıraktığı yerden ileri götürmeyi denemek bize düşüyor.
Önce Saussure’ün gösterge kuramının, burada bizi ilgilendiren kavramlara ilişkin olarak —anlam ve biçim kavramları— tüm içeriğini kavramak gerekir. Çok sayıda dilbilimcinin, benimseyene getirdiği kısıtlamanın ve yönlendirmenin bilincine varmadan “gösterge” terimini büyük bir saflıkla kullanması çok şaşırtıcı. Dilin göstergelerden oluştuğunu söylemek , öncelikle göstergenin göstergebilimsel birim olduğunu söylemek anlamına gelir. Saussure’ün belki de doğal bulduğu için yer vermediği —bunu belirtmemiz gerekir— ve inceleme öncesi dile getirdiğimiz bu önerme açıklanması gereken ikili bir bağıntı içerir: birim olarak gösterge kavramı ve göstergebilimsel düzlemden kaynaklanan gösterge kavramı.
Bilim niteliği kazanmak isteyen her dal, önce değişmez ve değişken öğelerini, işlemlerini ve ön gerçeklerini tanımlamak ve daha da önce birimlerini belirlemek zorundadır. Doğa bilimlerinde birimler genellikle özgül bir süreklilik içinde saymaca bir biçimde bölümlenmiş özdeş bölümleridir; her doğa biliminde böyle belirlenmiş nicel, özdeş ve değiştirilebilir birimler vardır.
Dil ise çok daha farklıdır, fiziksel dünyadan kaynaklanmaz; ne sürekliliktir, ne de özdeşlik, tam tersine süreksizlik ve benzeşmezliktir. Bu nedenle de bölünemez ancak ayrıştırılabilir: birimleri, her biri diğerinden ayrı belli sayıda temel öğelerdir ve bu öğeler yeni birimler kurmak için kümelenirler ve bu yeni birimler de her keresinde bir üst düzeyde başka birimler oluşturabilir. Oysa özel bir birim olan göstergenin bir alt sınırı vardır: bu sınır da anlamlama sınırıdır, anlamı bozmadan göstergeden daha alt düzeye inemeyiz.
Birim, kendisi de özgür bir gösterge olan bir alt birime ayrıştırılamayan, düzleminde en küçük birim olan, özgür kendiliktir. Gösterge böyle tanımlanan ve dile göstergebilimsel bakıştan kaynaklanan birimdir.
Saussure’ün en önemli savlarından biri de, dilin genel göstergebilimin bir dalını oluşturmasıdır. Elli yıl önce bir göstergebilim ilkesini ortaya koymuş olması, Saussure için hem bahtsızlık olmuş, hem de daha sonra ününü sağlamıştır. Dil göstergesini ele alarak, önceden göstergebilimsel birimlerin betimlenmesine yol açmıştır; bu birimlerin biçim ve anlam açısından belirlenmesi gerekir, çünkü özü gereği iki yönlü birim olan gösterge hem gösteren, hem de gösterilen olarak karşımıza çıkar. Burada göstergenin bu iki yönü üstüne birkaç gözlem yapmak istiyorum.
Gösteren yalnızca dilin sesli özelliğinin gerektirdiği belli bir ses dizisi değildir; gösterileni, gösterge adı verilen kendiliğin biçimsel yönünü koşullandıran ve belirleyen sesçil biçimdir. Her dilsel biçimin son çözümlemede sesbirim adı verilen belirli sayıda sesçil birimlerden oluştuğunu biliyoruz: ancak göstergenin doğrudan sesbirimlere ayrışmadığını, bir sesbirim dizisinin de doğrudan bir gösterge oluşturmadığını belirtmek gerekir.
Sesbilgisel çözümlemeden farklı olan göstergebilimsel çözümleme, sesbirim düzeyinden önce gösterenin sesbirimsel yapısını ortaya kovmamızı gerektirir. Burada, zorunlu olarak yalnızca dilin dizelgesinde ver alan, uygun yöntemlerle ortaya çıkanları birimler olan sesbirimlerle bağımsız ya da bağımlı, gösterenin biçimsel yapısını niteleyen ve bu yapı içinde ayırıcı işlev üstlenen sesbirimler arasında bir ayrım yapmak söz konusudur.
Işte çok yalın bir, iki örnek: Latince’de bükün ne olursa olsun, çekimli bir ad biçiminin sonunda beş ünlüden [a, e, i, o, u] herhangi biri, ünsüzlerden ise yalnızca ikisi [s ve m], ender olarak [r] daha da ender olarak [l] yer alabilir: hiçbir dişsil, genizsil ya da gırtlaksıl sesbirim yer alamaz.
Biçimsel göstergeler oluşturmak için dilin sesbirim dizelgesinde böylece bir seçim yapılmış olur. Aynı biçimde, çekimli eylem biçimlerinin sonunda beş ünlüden yalnızca dördü [ a,e, i, o] yer alabilir, [u] yer alamaz; üç ünsüz [ m,s, t ve özel bir işlevle (orta çatıda) [ r]yer alabilir. Çok sayı da diğer ünsüz bu konumda yer alamaz.
İşte Latincede gösterenin biçimsel oluşumuna bağlı olan bir seçimlilik örneği. Fransızcada da her zaman gösterenin bir bölümünü oluşturma işleviyle belirlenen kimi özellikler belirlenebilir. Örneğin in- (invisible) ve mekanik değişkesi olan in-(inédit) biçiminde, çok sayıda sıfatın önünde /.. / ünlüsü zorunlu olarak yer alır; çünkü bir gösterge sınıfında belirli bir işlev üstlenir: bu işlev de olumsuzlama işlevidir.
Gösterenlerin biçimsel yapısı dikkatle incelendiğinde her dilde benzer özellikler bulunabilir. Böylece gösteren çözümlemesinde ses birimlerden ayrı bir düzlem oluşturmuş oluruz; bu da gösterenlere ilişkin biçimsel oluşturucular düzlemidir çözümleme sürdürülebilir: mantıksal ve matematiksel işlem gerektiren sayıbilimsel büyük dizgeler oluşturulmasını sağlayabilir. Her dil tüm düzenlenişiyle bu biçimde çözümlenebilir ve böylece her dilin özgül yapısını yansıtan örnekçeler ortaya çıkarılabilir.
Göstergebilimsel bakış açısı altında, daha iyi sınırlamak ve kendi düzlemlerinde belirlemek için, biraz da beceriksiz bir biçimde göstergebilimsel olarak adlandırdığımız özel sınıflar oluşturuyoruz: bağımsız sözlüksel göstergeler olan gösterge -sözlükbirimler (sémio-lexémes) sınıflandırıcı alt-göstergeler olan (önekler, sonek ler, vb.) ve gösteren sınıflarını birbirine bağlayan, bireysel birimlerin üstünde yer alan büyük birimlerin oluşmasını sağlayan gösterge-ulambirimler (sémio-catégoremes) ve dizelgede yer alan tüm sesbirimlerin değil, gösterenin biçimsel yapısını belirleyen sesbirimlerin oluşturduğu gösterge-sesbirimler (sémio- phonemes).
Şimdi de gösterilen i inceleyelim. Daha önce de söylediğimiz gibi, gösterge göstergebilimsel birim olarak tanımlanır; a\ dili kullanan bireylerin oluşturduğu toplulukta anlamlı birim olarak benimsenir ve bu göstergelerin toplamı tümüyle dili oluşturur.
Göstergebilimde göstergenin anlamının tanımlanmasına gerek yoktur. Göstergenin var olması için benimsenmesi şu ya da bu biçimde diğer göstergelere bağlanması zorunlu ve yeterlidir. Ele alınan kendilik anlam taşır mı? Yanıt evet ya da hayırdır. Yanıt evet ise birim belirlenmiş olur, yanıt hayır ise birim olarak benimsenmez ve işlem böyle sürdürülür. “Chapeau” var mı? — Evet. — “Chameau’? — Evet. — “Chareau’? — Hayır.
Göstergebilimsel düzlemden kaynaklandığından anlamı tanımlamak söz konusu değildir. Gösterilen düzleminde ölçüt şudur: bunun anlamı var mıdır, yok mudur? Anlamı olmak bir anlam içermektir, hepsi bu. Evet ya da hayır yanıtı yalnızca bu dili anadili olarak kullanan kişiler tarafından verilebilir.
Böylece dili kullanma ve anlam kavramlarına bir ayrım ilkesi, bir ölçüt niteliği kazandırmış oluyoruz. Bir gösterge yalnızca kullanımda var olabilir: dilin kullanımına girmeyen gösterge değildir ve var olamaz. Ara durum söz konusu değildir: dilin ya içinde ya da dışında olmak söz konusudur; tertium non datur’ (üçüncü bir olasılık yoktur).
Günümüzde tanımlanamasalar ve başka öğelerle karşıtlık oluşturmasalar da, kullanımda varlığını sürdüren eskil biçimler düşünülerek karşı çıkmak boşunadır. Fransızca “rez” sözcüğünün sürekli olarak “chaussée (rez-de-chaussée) sözcüğüne ya da “fur” sözcüğünün “a mesure” (au fur et a mesure) deyimine bağlanması belirlenmeleri için yeterlidir; çünkü bu sözcükler değişmez, kestirilebilir söz öbeklerinde varlıklarını sürdürürler ve tek örnekli göstergelerin bir bölümüdürler.
Öyleyse şu ilkeyi belirtelim: göstergebilimsel olguya ilişkin her şeyin zorunlu ve yeterli ölçütü dil kullanımı içinde belirlenebilmesidir . Her gösterge, kendisini tanımlayan ve dil içinde sınırlarını belirleyen diğer göstergelerle bir bağıntılar ve karşıtlıklar ağı kurar. “Göstergebilimsel’ demek dil-içi demektir. Her göstergenin kendisini diğer göstergelerden ayıran bir öz niteliği vardır. Ayırıcı olmak anlamlı olmakla aynıdır.
Buradan ilkelere ilişkin üç sonuç ortaya çıkar.
Birinci olarak, göstergebilimin hiçbir aşamasında, ne göstergenin adlandırılan nesnelerle bağıntısı, ne de dille dünya arasındaki bağıntıyla ilgilenilir.
İkinci olarak, göstergenin her zaman yalnızca türsel ve kavramsal bir değeri vardır. Özel ya da rastlantısal bir gösterilen içermez: bireysel nitelikli her şey dışlanır; özel koşullara bağlı durumlar yok sayılmalıdır.
Üçüncü olarak, göstergebilimsel karşıtlıklar ikili türdendir. Bana göre ikilik önce dilde, daha sonra da toplum yaşamında ortaya çıkmış ve göstergebilimsel çözümlemeyi ilgilendiren tüm davranış dizgelerinde enyetkin göstergebilimsel özelliktir.
Son olarak da, göstergelerin her zaman ve yalnızca dizisel bağıntı içinde düzenlendiklerini belirtmek gerekir.
Demek ki göstergebilime çeşitli gösterge türlerinden başka, göstergelerin üretilmelerini ve düzenlenmelerini sağlayan örnekçeler ve taslaklar da katılmalıdır: geleneksel anlamda diziler (bükün, türetme, vb.). Kuşkusuz burada kimileri felsefeli önem taşıyan çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Eğer gösterge dizelgesi ‘si” (varsayım bağlacı) göstergesini içeriyorsa, bu göstergenin özel bir işlevi olan çıkarsama işlevinin de (si....alors) varlığını kabul etmek gerekir. Çıkarsamanın temeli mantıksal değil, öncelikle dilsel olduğundan bunun belli bir yararı vardır.
Göstergebilimsel özellik, dil göstergesine benzeyen iki yönlü birimler olduklarından, toplum yaşamında kurumlaşan tüm davranışlar- da ortak olduğu izlenimi verir. Bu ortak göstergebilimsel yeti de, her bütün için, çoğunlukla daha ortaya çıkarılmamış dizgeler oluşturur.
Şimdiye dek söylediklerimiz göstergenin yapısına ya da bağıntılarına ilişkindi. Ancak tümce söz konusu olduğunda durum nedir? Dilin bildirişimsel işlevinde durum nedir? Sonuçta, eksik, çekirdek, bütünlük taşımayan tümcelerle de olsa, her zaman tümcelerle bildirişim kurarız. Bu çözümlememiz için çok can alıcı bir nokta. Saussure’ün anladığı anlamda tümcenin bir gösterge oluşturabileceği, göstergeye yapılacak eklemelerle ya da göstergenin yayılımıyla önermelere, daha sonra da değişik sözdizimsel kuruluşlara geçilebileceği görüşüne karşıt olarak göstergeyle tümcenin iki ayrı düzlem oluşturduğunu ve ayrı betimleme gerektirdiğini düşünüyoruz.
Dilde, Saussure’ün dil ile söz arasında yapmaya çalıştığı ayrımdan çok farklı temel bir ayrım yapıyoruz. Bize göre dilde, anlam ve biçime ilişkin iki türü ve iki alanı ayıran bir çizgi çizmek gerekir: ancak iki alanda da, ayrı özellikler içermekle birlikte, aynı öğeler bulunur; bu da dilin aykırı yönlerinden biridir.
Anlamda ve biçimde dili dil yapan iki tür vardır. Birini tanımladık:Göstergebilim olarak dil;
ANLAMBİLİM OLARAK DİL
Anlambilim olarak dil diye adlandırdığımız ikincisini açıklamamız gerekiyor. Umarız bu temel koşul yeterince açık bir biçimde ortaya çıkar da, birbirine böylesine yakın terimler kullanmamız hoş görülür ve bize ‘göstergebilim’ ve ‘anlambilim” terimlerini ayırt ederek özel anlam yükleme hakkı tanınır. Dilsel işlevin temel iki türünü tanımlamak için daha uygun terimler bulamadık: göstergebilim işlevi anlamlamak, anlambilimin işlevi de bildirişim sağlamaktır.
Anlambilim kavramı bizi kullanım ve eylem olarak görülen dilin alanına sokar: dilin bu kez insanla insan, insanla dünya, anlıkla nesneler arasında aracılık etme işlevini buluruz. Dil bilgi ve deneyim aktarır, bağlanımı zorunlu kılar, yanıta neden olur, dilekte bulunur, baskı yapar; kısaca insanların tüm yaşamını düzenler. Bu da betimlemenin ve uslamlamanın aracı olarak kullanılan dildir.
Yalnızca dilin anlamsal işleyişi toplumla bütünleşmeyi ve dünyaya uygunluğu, bundan ötürü de düşüncenin düzenlenişini ve bilincin gelişimini sağlar.
Oysa en yetkin anlam aktarım aracı tümcedir. Temel olguyla, söylem üretimiyle yetinerek, yantümceleri bile ayırt etmeden genel olarak tümce diyoruz. Bu kez söz konusu olan göstergenin gösterileni değil,’ amaçlanan diyebileceğimiz, konuşucunun söylemek istediğidir, düşüncesinin dilsel gerçekleşimidir. Göstergebilimsel olguyla anlam- bilimsel olgu arasında kökten bir bakış açısı ayrılığı vardır: gözden geçirdiğimiz tüm kavramlar yenı bağıntılar kurarak çok farklı bir biçim de yeniden karşımıza çıkar .
Göstergebilimsel olgu dilin bir özelliği olarak belirlenir, anlambilimsel olgu ise dili eyleme geçiren konuşucunun bir etkinliğinden kaynaklanır.
Göstergebilimsel göstergenin tek başına varlığı vardır, dilin gerçekliğini oluşturur alna özel uygulayımlar içermez; Anlambilimsel anlatım aracı olan tümce ise yalnızca özel niteliklidir. Göstergeyle dilin öz gerçekliğine ulaşılır, tümceyle dil dışındaki nesnelerle bağlantı kurulur; göstergenin oluşturucu bölümü, ayrılmaz bir parçası olan gösterilendir; tümcenin anlamı ise söylem durumuna ve konuşucunun tutumuna bir gönderim içerir. Tanımın genel çerçevesini böylece çizdikten sonra, biçim ve anlam kavramlarının bu kez anlambilimsel açıdan ne tür özellikler sunduğuna bakalım.
Birinci gözlem dizisel bağıntıyla tanımlanan göstergebilimsel olgunun tersine, “ anlamın (belirlediğimiz anlambilimsel kullanımda) özgül bir biçim olan
dizim içinde ve bu dizim aracılığıyla gerçekleştiğidir. Bir yanda değiştirim, öte yanda ise bağıntılama; bunlar birbirini bütünleyen ve örnek niteliği taşıyan iki işlemdir.
İkinci olarak bu biçimsel yapıya uygun birim türünü saptamamız gerekir. Göstergebilimsel birimin gösterge olduğunu gördük. Anlam- bilimsel birim ne olacaktır? Yalnızca sözcük. Sözcüğün öz niteliğine ilişkin bunca tanım ve tartışmadan sonra (bir kitap yazıldı bu konuda), böylece bildirinin en küçük birimi ve düşüncenin dizgeleştirilmesin de zorunlu birim olan sözcük doğal işlevini üstlenmiş olur.
Tümcenin anlamı, gerçekten de, belirttiği düşüncedir: bu anlam‘! seçimiyle, eklemlenmesiyle, sözdizimsel düzenlenişiyle ve birbirleri üstündeki etkileriyle dilde biçimsel olarak gerçekleşir.
Her şeyi belirleyen dizimsel koşullar, belli bir durumda belli bir an1am aktarmaya yönelik sözcenin öğeleri arasındaki ilişkidir. Bir tümce her zaman burada-şimdiye bağlıdır; söylemin kimi birimleri belli bir konuşucunun belli bir şimdiki zamanına ilişkin belli bir düşünceyi dile getirmek için birleşir. Ayrımsız her eylem biçimi, hangi dilde olursa olsun, her zaman belli bir şimdiki zamana, dilin özgül bir biçimbilim de dile getirdiği, her kez benzersiz nitelik taşıyan bir durumlar bütününe bağlanır. Düşüncenin yalnızca dizimsel bir eklemlenişte biçim alması dilin özünde bulunan birincil koşuldur.
Dilbilimci burada kendisini aşan bir sorunla karşılaşır; yalnızca her zaman zorunlu olan bu koşulun beyin yapımızın bir zorunluluğunu yansıttığını ileri sürebilir. Aynı bağıntı bilgi kuramının oluşturduğu örnekçelerde bildiriyle düzgülemenin olası birimleri arasında da bulunur.
ANLAMANIN GERÇEKLEŞMA SÜRECİ
Şimdi de anlambilimde anlamın gerçekleşme sürecini açıklamaya çalışalım. Bu konuda öylesine karışıklık, daha da kötüsü yanıltıcı bilgiler vardır ki, çözümlemenin terimlerini iyi seçmek ve belirlemek çok önemlidir.
İlkece tümcenin anlamının onu oluşturan sözcüklerin anlamından ayrı olduğunu benimsiyoruz. Bir tümcenin anlamı içerdiği düşünce, bir sözcüğün anlamı ise kullanımıdır. Her kez özel bir düşünceden yola çıkarak, konuşucu bu kullanımda özel anlamları olan sözcükleri bir araya getirir. Ayrıca burada göstergebilimsel çözümlemenin gerekli kılmadığı bir terimi katmak gerekir; bu da durumun ya da kullanımın somut koşulları içinde sözcüğün karşılığı olduğu özel nesne olan, anlamdan bağımsız “gönderge” terimidir.
Sözcüklerin tek tek anlamlarını anlasak da, durum dışında bu sözcüklerin birleşmesinden ortaya çıkan anlamı kavrayamayabiliriz; bu gönderim kavramının temel nitelikli olduğunu gösteren sık rastlanan bir deneyimdir. Dil göstergesinin nedensizliği olarak adlandırılan kavrama ilişkin çok sayı da boş tartışma anlamla göndergenin ya da göndergevle göstergenin sıklıkla birbirine karıştırılmasından kaynaklanmıştır. Sözlüksel anlam— bilimde kolayca doğrulanan bu ayrımı tümcenin anlambilimine de katmak gerekir mi? Sanırız gerekir.
Tümcenin ‘anlamı” dile getirdiği düşünceyse, tümcenin “gönderimi” de kendisine kaynaklık eden durum, ilişkin olduğu ve ne öngörebileceğimiz, ne de kestirebileceğimiz söylem ya da olgu durumudur. Çoğunlukla durum hiçbır şeyin yerine geçemeyeceği tek koşuldur. Demek ki, tümce her kez ayrı bir olgudur; yalnızca söylendiği anda var olur ve hemen silinip gider; yitip giden bir olgudur. Terimlerde çelişkiye yol açmaksızın tümcenin kullanımından söz edilemez; tersine tümcede birbirlerine bağlı biçimde düzenlenen ve anlamları da bu düzenleniş biçiminden kaynaklanan sözcüklerin ise yalnızca kullanımları vardır. Bir sözcüğün anlamı özel bir dizimin tümleyicisi olma yetisinden ve bir açık önerme işlevi üstlenmesinden oluşur. Çokanlamlılık adı verilen olgu, her zaman anlık nitelik taşıyan, sürekli zenginleşebilen ya da yitip giden, kısaca süreklilik taşımayan bu bağlamsal değerlerin yerleşik nitelik kazanmış toplamından başka bir şey değildir.
Tüm söylediklerimiz, böylece, gösterge ya da sözcük olarak ele alınmasına göre, aynı sözlüksel birimin ayrı nitelikler kazandığını ortaya koyar. Bundan da karşıt iki sonuç doğar. Bir yandan, “aynı düşünceyi” dile getirmek için çoğunlukla oldukça çeşitli türden anlatımlar vardır: her durumun ve konuşucuyla dinleyicinin somut koşullarında, birinin oturmasını istemek için kullanılabilecek çok sayıda olanaklı biçim vardır; oturulacak nesneyi gösteren yalın bir el hareketiyle, dilsel olmayan ancak dil-altı nitelik taşıyan başka bir bildirişim dizgesine başvurulduğu durumdan söz bile etmiyoruz.
Öte yandan, sözcüklere geçerken düşünce sözcüklerin birleşim yasalarına uymak zorundadır. Burada düşüncenin dile getirilmesindeki özgürlükle, sözcenin biçimindeki bağlayıcılık arasında anlaşılması güç zorunlu bir karışım söz konusudur: bu da dilsel gerçekleştirimin koşuludur. Sözcükler aralarındaki birleşimler sonucu, içermedikleri, dahası içerdikleriyle çelişkili bile olabilen değerler edinirler. Mantıksal olarak karşıt nitelik taşıyan ve birleşerek güçlenen kavramların bir araya geldiği görülür. Bu öylesine sıradan bir olgudur ki, bilincine bile varmayız: örneğin “j’ai perdu” de “avoir” ile “perdre”; “il ya yenir” de “aller” ile “yenir”; “il doit recevoir” da “devoir ile “recevoir’ arasındaki birleşim.
Fransızcadaki yardımcı eylem kullanım koşulları, kullanımın dar bir dizimleme gerektiren sözcüklerin bile anlamında değişimlere neden olabileceğini çok iyi örneklendirir. Böylece tümcenin “anlamı’ bütünsel olarak algılanan düşüncedir; ‘biçim”, sözcenin anlamlı birimleri olan sözcüklere dek sürdürülen çözümlemeli bir ayrıştırımla elde edilir: bunun ötesin de birimler, işlevlerini yitirmeksizin ayrıştırılamazlar. İşte anlamsal eklemleme böyle gerçekleşir.
Aktarılacak anlam ya da bildiri sözcükler aracılığıyla belirlenir, sınırları çizilir ve düzenlenir; sözcüklerin anlamı da durumsal bağlama göre belirlenir. Oysa bu anlam aktarımının araçları olan sözcükler özdeksel olarak göstergebilimsel dizelgenin göstergeleridir. Ama kendi başlarına kavramsal, türsel nitelik taşıyan, duruma ve koşula bağlanmayan bu göstergeler, her zaman sözcenin olası kullanımlarında özgüle belli durum ve koşula bağlı kavramları belirtmek için sözcük olarak kullanılmak zorundadırlar. Bu da dilin göstergesel dizelgesinde en az belirlenmiş olan ‘tre, faire, chose, cela gibi sözcüklerin en yüksek kullanım sıklığına sahip olmalarını açıklar.
Ayrıca düşüncenin söyleme dönüşümü, başka deyişle dile göre kimi zaman dilbilgisel, kimi zaman da sözlüksel olguya öncelik tanıyan kendine özgü bir düzenlemeye bağlıdır. Yine de bu dil türlerinde aşağı yukarı “aynı şeyi söylemenin” olanaklı olması hem düşüncenin görece bağımsızlığının, hem de dilsel yapı içinde biçimlenmesinin kanıtıdır.
Ortaya koymaya çabaladığımız kuramsal eklemlemeyi açıklayacak nitelikte gördüğümüz şu önemli olgu üstüne düşünelim. Bir dilin anlambilimsel özelliği bir başka dilin anlambilimsel özelliğine aktarılabilir: bu da çeviriyi olanaklı kılar. Ancak bir dilin göstergebilimsel özelliğ bir başka dilin göstergebilimsel özelliğine aktarılamaz: çeviri olanaksızdır. Burada göstergebilimsel olguyla anlambilimsel olgu arasındaki ayrılığı buluruz.
Yine de çevirinin bütünsel bir edim olarak olanaklı olduğu da temel bir gözlemdir. Bu olgu bir yandan dili uslamlamalarımızda ve gözlemlerimizde kullanırken, bir yandan da dilin üstüne çıkma, kendimizi dilden soyutlama, dile bakma olanağımızı ortaya koyar. Mantıkçıların dilbilimcilerden daha çok ilgi duydukları üstdil yetisi, anlamlama yetisi içinde anlığın dilin karşısındaki aşkın konumunun kanıtıdır.
Bu iki dizge böylece kullandığımız dilde üst üste eklemlenir. Temelde göstergelerin düzenlenişi olarak göstergesel dizge yer alır: anlamlama ölçütüne göre bu göstergelerin her birinin bir düzanlamı vardır ve her biri dizisel boyutta yerini alabilecek öğelerin tümünü bir alt- birimde içerir. Bu göstergesel temel üstüne söylem-dil kendi anlamsal düzenini kurar: anlamı sözcüklerin dizim kurmalarıyla oluşur.
Bu dizimde her sözcüğün bir gösterge olarak sahip olduğu değerin yalnızca küçük bir bölümü gerçekleşir. Demek ki, her öğe için, yer aldığı alana ve sözcük ya da gösterge olarak ele alınmasına göre ayrı bir betimleme zorunludur. Ayrıca anlamsal alan içinde şu ayrımı yapmak gerekir; çeşitlilik ve birbirlerini üretme olanakları açısından, olanaklı tümceler sonsuz çeşitlilik sunar; sözcük olarak kullanılan sözlükbirimler ve dilin zorunlu olarak başvurduğu sözdizimsel çerçeve türleri ise sınırlı sayıdadır. Işte dilde sürekli kullanılan ikili dizge bu nitelikleri sunar: bu dizgeler öylesine hızlı ve belli belirsiz biçimde işler ki, bu dizgelere ilişkin olguları ayırmak istendiğinde bu ikili dizgeye dışardan bakmak uzun bir çözümleme çabası gerektirir. Ama her şeyin temelinde, bir şey söyleme yetisinin önünde yer alan dilin anlamlama gücü vardır.
Bu uslamlamanın sonunda kalkış noktamıza , anlamlama kavramına dönmüş oluyoruz. Belleğimizde yaşlı Herakleitos’un Deiphi kahininin Tanrısına ilişkin olarak söylediği ve dilin özünü oluşturan açık ve gizemli sözleri canlanıyor: Onte legei, onte kryptei “Ne söyler, ne de gizler “, alia semainei “Yalnızca belirtir .”
Genel Dilbilim Sorunları.-Emile Beneviste- Çev: Erdim Öztokat-Yapı Kredi Yayınları
Dilbilimsel Yaklaşım Biçimi
Dilbilimsel Yaklaşım Biçimi
1.Günümüzde(1967), geleneksel bilinç sorunsalının yerine, dil sorunsalı geçti: dilin aşkınsal eleştirisi, bilinç eleştirisini ortadan kaldırıyor. Husserl ’in “yaşama evrenleri” ne karşılık düşen, Wittgenstein ’ın “yaşama biçimleri” , artık bir bilincin sentezi kurallarına değil, dil oyunlarının gramer kurallarına uyuyorlar. Bu yüzden dilbilimsel felsefe ve eylem arasındaki bağlamı çoktandır, görüngübilim gibi, anlam bağlamlarının bir kuruluşundan, yani bilinç edimleri üzerine kurulu bir dünyanın aşkınsal çerçevesi içinde kavramıyor.
Yönelimsel eylemin incelenmesinin de karşısına çıkan, yönelimlerin birbirine bağlanışı, artık ‘anlam’ın aşkınsal bir doğuşu ile değil, dilsel imlemlerin mantıksal bir analiziyle açıklanıyor.
Dilbilimsel yaklaşım da, görüngübilimsel yaklaşım gibi, sosyal eylemi öznelerarasılık düzleminde inceleyen, anlayıcı bir sosyolojiye götürüyor. Ama artık öznelerarasılık, bir yaşama evreninin karşılıklı olarak sınırlanmış ve gücül olarak birbirinin yerine geçirilebilir perspektifleri aracılığıyla oluşmaz; tersine, simgelerle yönetilen etkileşimlerin gramer kurallarıyla verilmiştir. Yaşama evrenlerinin yapılanmasının aşkınsal kuralları, şimdi iletişim süreçlerinin kurallarında dil analiziyle kavranabileceklerdir.
Analitik yaklaşım biçiminin kaydırılması, inceleme düzleminin yer değiştirmesiyle telafi edilir: sosyal eylemler şimdi, simgeler arasındaki iç ilişkilerin analiz edildiği biçimde analiz edilebilirler. Aşkınsal tutumda bir empirik inceleme yolundaki paradoksal talebin, artık yanlış anlamalara vardırması gerekmez; bu istem, basit bir biçimde, dil analiziyle karşılanabilir. Çünkü, simgelerin birbirlerine bağlanmasındaki dilbilimsel kurallar, bir yandan, betimsel olarak ele alınabilen nesne durumları olarak, empirik bir analize açıktırlar, ama öte yandan olgular düzleminde değil, olgular üzerine tümceler düzleminde kurulan, daha yüksek düzeyde verilerdir.
Dilbilimsel incelemeler, zaten her zaman empirik doğrultudaki mantıksal analizler olmuşlardır. Şimdi, anlayıcı sosyolojinin dikkati de bu düzleme çekilmektedir. Bunun, netlik gibi bir yararı vardır. Artık şimdiye dek felsefeye ayrılmış olan ve yalnızca belirli bir gelenekte dışlanmış olan aşkınsal mantıksal işlem biçimleriyle bağlantı kurmak gerekmemektedir.
Bu düşünseme düzleminin, deneysel olarak sınanabilir tümceler düzlemiyle karıştırılma olasılığı yoktur. Dil analizi, kavramların analizi olarak, yanlış anlamaya yol vermeyecek bir biçimde, yasa hipotezlerinin sınanmasının karşısına koyulmuştur.
Dilbilimsel yaklaşım biçimi bu netliği, davranışsalcılıkla keskin bir karşıtlık içinde olmasına borçludur. Davranışsalcılık , eylemi davranışa indirgeyerek, toplumu doğayla özdeşleştirir ve nesne alanlarının yapısal farklılıkları karşısında kararlı bir bilinemezci tavır alırken, dilbilimi, simgesel olarak sağlanan davranış biçimlerinden, doğal yönü bütünüyle silmekte ve toplumu idealist bir biçimde, bir simgeler bağlamına yüceltmektedir.
Dilbilimsel yaklaşım, sosyal olguları bütünüyle işaret sistemlerinin yanına koymaktadır. Deneyimbilimi olarak bir sosyoloji için her iki konum da aynı temele: tümceler ile olgular arasında kesin bir ayrıma, dayanırlar. İşaretler arasındaki içsel ilişkiler mantıksaldır, olaylar arasındaki dışsal ilişkiler empiriktir.
Nasıl ki davranışsalcı yaklaşım, sosyal eylemi bir taraf için istiyorsa, dilbilimsel yaklaşım da öbür taraf için istemektedir — bu anlamda ikisi de birbirini bütünleyici bir tutum içindedir. Yine de, dilbilimsel felsefe dili salt bir işaretler sistemi olarak ele alırsa, toplumsal ilişkilerin içsel bağlantılarla özdeşleştirilmesi, dışsal bağlantılarla pozitivist özdeşleştirmeden daha az ikna edici olacaktır.
Sosyal eylem alanına dil analiziyle yaklaşma, simgeler arasındaki içsel ilişkiler, eylemler arasındaki bağlantıları açıkladıklarında inandırıcıdır. Dillerin grameri o zaman içkin anlamlarına göre, iletişimin ve olası pratiğin bağlamlarını saptayan bir kurallar sistemi olur: “Sosyal ilişkilerin önermeler arasındaki mantıksal ilişkiler gibi olması gerektiği, önermeler arasındaki mantıksal ilişkilerin kendilerinin insanlar arasındaki sosyal ilişkilere bağlı olduğundan daha az gariptir.”
Dil analizi, anlayıcı bir sosyolojinin yöntembilgisi için ancak, mantıksal pozitivizm , özeleştirinin iki aşamasından geçtikten sonra önem kazanabilir: düşünsemenin iki aşaması, Wittgenstein ’ın imzasını taşıyor. Tractatus istenilen bilimsel evrensel dilin aşkınsal bilincini bilince çıkarıyor. Philosophische Untersuchungen, aşkınsal “dilin kendisinin kurgu olduğunu görüyorlar ve gündelik dilde yapılan iletişin gramerlerinde, yaşam biçimlerinin kuruluşunun kurallarını keşfediyor. Aşkınsal düşünseme aşamasını, sosyal dilbilimsel olanından ayırabiliriz. Wittgenstein’ın biyografi kesitinde, görüngübilimin Schütz tarafından benzer bir biçimde geliştirilmesinde öne çıkmayan, sistemli bir geçiş belirginleşiyor. Böylece, buradan, sosyolojik olarak verimli kılınmış bir görüngübilim genel olarak yaşama evreninin aşkınsal analizini ve mevcut bulunmuş yaşama evrenlerinin analizleri arasındaki uçurumun aynı ölçüde ilkesel olarak bilincine vardığında ortaya çıkan sorunlara ışık tutuluyor.
Wittgenstein’ın ilk dönemindeki dil aşkınsalcılığı, Stenius’un net bir biçimde gördüğü ve Apel’in üzerinde çalıştığı gibi, bazı açılardan, Kant ’ın aşkınsal felsefesine benzer: aşkınsal bilinç genel olarak, dünyayı resmeden evrensel dile karşılık düşer. Bu dilin mantıksal biçimi, a priorı olarak nesne durumları hakkındaki olası önermelerin koşullarını saptar. Nesne durumları, mevcut olduklarında, olgulardır; tüm olguların cisimlenişi dünyadır, Kant’ın diliyle konuşulacak olursa: görüngüler dünyası.
Olası deneyimin ve bilginin nesnelliğinin aşkınsal koşulları olarak görü ve anlık kategorilerine, olduğu gibi olan hakkında empirik açıdan anlamlı önermelerin içinde a priori olanaklı oldukları modeli belirleyen sınırları çizen bilimsel evrensel dilin sözdizimi karşılık düşer . Bu dil aşkınsalcılığı, saf aklın eleştirisini, dil eleştirisel bir biçimde aşar. Aynı zamanda, yeni pozitivizmin yeniden benimsediği eski nominalist dil eleştirisini sona erdirir.
Dil eleştirisi zaten her zaman, arı düşünceyi çarpıtan bir gündelik dilin belirginleştirilmesiyle uğraşmıştır. Dil eleştirisinin varsayımı düşüncenin biçimiyle gündelik dildeki dilegetirimin yapısı arasındaki farktır . Witggenstein geç döneminde adeta dilsel kategorileri, içinde anlam kazanabilecekleri biricik yer olan mantıksal bağlamın ötesinde kullanmamız sonucunda ortaya çıkan aşkınsal bir görünüşü hesaba katıyor.
Saf aklın eleştirisi, dil eleştirisi düzleminde, “Anlığımızın, dilimizin araçlarıyla büyülenmesine karşı savaşım” biçimini alıyor. Ama Tractatus dönemindeki Wittgenstein, daha sonraki görüşüne karşıt olarak, dilin doğru çalışmasının ölçütlerini veren anlığın mantıksal biçiminin, gündelik dilin alışılmış gramerinde aranmaması gerektiği inancındadır: “Ondan [gündelik dili], dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır. Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.”
Ama gündelik dildeki formüllendirmeler, dünyayı serimleyen bir ideal dil ölçütüne göre ölçülebilirler, bu dilin yapısı empirik açıdan olası anlamlı önermeler evrenini saptar. Demek ki, geleneksel her tümce için bir ve yalnız bir eksiksiz analiz vardır; bu analiz tümcenin, dilin mantıksal açıdan saydam dilinde yeniden kurulmasıyla eş anlamlıdır. Bu dönüşüme yatkın olmayan tüm doğal tümceler, anlamsız oldukları için elenebilirler.
Principia Mathematika , bilimsel bütünlük dili için bir model veriyor. Evrensel dil atomik bir yapıdadır: her karmaşık tümce, basit tümcelere ayrılabilir. Bu durum doğruluk açısından işlevseldir tümcelerin doğruluk değerleri, argümanlarının doğruluk değerlerine bağlıdır. Bu değer, bir serimleme işlevi anlamında, gerçeklikle bağdaşır:her basit tümceye bir olgu karşılık gelir. Wittgenstein’ın asıl radikalliği, böyle bir evrensel dili önermesinden çok, bu dilin değerini düşünsemesinde kendini gösterir.
Pozitivizm dil analizini yöntembilgisel bir amaçla yapar ve biçimsel bir bilim halinde kurarken, Wittgenstein, indirgemeci düşünmenin gidişine karşı, dilin gerçekliğin bilinmesini nasıl olanaklılaştırdığı biçimindeki bilgi kuramsal soruya geçerlilik kazandırıyor. Bu bakış açısıyla, bütünlük dilinin mantıksal sözdiziminin, kesin anlamda aşkınsal bir mantık olduğu ortaya çıkıyor. Çıkış noktası, dilin düşünseme özelliğini dışlayan, nominalist bir kavrayıştır: “Hiçbir tümce kendi üzerine bir şey söyleyemez, çünkü tümce işareti kendi kendisinin içinde kapsanamaz” (3.332). Wittgenstein , Russel’in tipler kuramını, bilgikuramsal bir biçimde kullanarak, evrensel dile uyguluyor: “tümce bütün gerçekliği ortaya koyabilir, ama gerçekliği ortaya koyabilmek için onunla ortaklaşa sahip olması gereken şeyi — mantıksal biçimi, ortaya koyamaz. Mantıksal biçimi ortaya koyabilmek için kendimizi tümceyle birlikte mantığın dışına çıkarabilmemız gerekirdi, yani dünyanın dışına. Tümce mantıksal biçimi ortaya koyamaz; o, onda, yansır. […] Dilde kendini dilegetireni, biz onunla dile getiremeyiz.” (4.12, 4.121).
Evrensel dilde izin verilen tümceler, sadece, eğer varsalar, dünya içindeki olgular olan tümcelerle bağdaşırlar. Tractatus’un tümceleri gibi, mantıksal biçimi dile getiren, onlarla nesne durumlarını anlamlı bir biçimde serimleyebildiğimiz tümceler, evrensel dille düşünsemeli olarak ilişkilidirler ve bu yüzden o dile ait olamazlar. Empirik anlamlı önermelerin mantıksal koşullarını yerine getirmezler. Konuşulamaz olanı formüle ettiklerinden, dilin aşkınsal değerine dikkat çekerler.
Wittgenstein da, Husserl gibi, ufukların karşılaştırılmasından yararlanıyor: optik olarak algılanabilen her şey, bir görüş alanı içinde verilmiştir, ama gören gözün gövde merkezli kesitini, perspektifi, böyle göremeyiz — perspektif, kendini, algılananın ufkunda gösterir. Dilin mantığında da durum budur; dünya içinde olup bitenler üzerinde düşünülebilir tüm önermelerin mantıksal biçimiyle, dünyanın kendisinin yapılarını da saptar: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler.” (5.6) Ama bu dil ötesi tümcelerin doğruluğu, onların mantıksal olanaksızlığında belli olur: dilin mantığı, dünya içinde olanları kavrayışımızın çerçevesini, yani dünyanın nasıl olduğunu, aşkınsal zorunlu bir biçimde saptarken. bu durum, kendisini bu dilin içinde dilegetiremez. “Mantık dünyayı doldurur; dünyanın sınırları onun da sınırlarıdır. Mantıkta, bu yüzden, şunu söyleyemeyiz: Dünyada şu şu var, şu yok. Bu çünkü, görünürde, bazı olanakları dışarıda bırakabildigimizi varsayar, ve bu da öyle olamaz, çünkü o zaman mantığın, dünyanın sınırlarının ötesine geçmiş olması; yani, bu sınırlara öteki yandan da bakabiliyor olması gerekirdir; o zaman, düşünmediğimizi, söyleyemeyiz de.” (5.61)
Wittgenstein, Hegel ’in sınır diyalektiğinden kaçınıyor, çünkü Kant’ın aklın kullanımını eleştirel bir biçimde akla uygun bilgiyle sınırlandırmasını, yalnızca özeleştirisel bir kırılma içinde yineliyor:kendi aşkınsal felsefesinin dili artık evetleyici değil.
Mantığın aşkınsal olduğuna ilişkin temel ilkeyi. Wittgenstein şu tümceyle irdeliyor:“Mantık bir öğreti değil, dünyanın bir ayna tasarımıdır.” (6.13) Bu, mantığın. basit tümcelerin tekil olguları resmetmesi gibi, dünyayı bir bütün olarak resmeden bir tümceler sistemi olarak formüllendirilebileceği anlamına gelmez — bir öğreti özellikle değildir. Daha çok, mantıksal biçimdeki tümcelerin kullanılışı, dünyanın yapısını kendini konuşmada gösteren ama tümcelerle dile getirilemeyen, adeta verili bir şey olarak yansıtır. Geç dönem felsefesine bir ön hazırlık olan Philosophlschen Bemerkungen’de, bu dilsiz spekülasyon anlamında, mantıktan şöyle söz edilir: ‘Dünyanın özüne ait olan üzerinde konuşulamaz. Ve felsefe, bir şey söyleyebilecek olsaydı, dünyanın özünü betimlemesi gerekirdi. Ama dilin özü dünyanın özünün bir resmidir; ve gramerin yöneticisi olarak felsefe, gerçekten de dünyanın özünü kavrayabilir; ancak, dilin tümcelerinde değil, dil için konulmuş anlamsız işaret bağlantılarını dışlayan, kurallarda.”
Dil eleştirisi, dil ötesi tümcelerin anlamsızlığını kanıtlamakla, üzerinde konuşulmayanın, kendini pekala gösterdiğini, bilince çıkarır: “Söylenebilir olanı açıkça ortaya koymakla, söylenemez olanı imleyecektir. “(4.115) Wittgenstein, mistik geleneklerle uyum içinde, dil eleştirisi alıştırmasını, sesini çıkarmayanın, dünyanın üzerinde konuşulamaz özünü görmesini sağlayan egzersiz olarak öneriyor.
Wittgenstein, düşünsemenin, anlık adına dışlanmasını acımasız bir biçim de sürdürmek ve tümdengelimli serimlemenin zorlaması ile dolaysız görünün coşkusu arasında hiçbir orta bırakmamak için yeterince pozitivisttir. Ama ilk dönemindeki Wittgenstein da, pozitivist büyünün dışına, dilin mantığını olgular blokunun etrafına gerilmiş aşkınsal bir ağın mantığı olarak anladığı ölçüde çıkmıştır. Dil eleştirisinin araftaki çabalarının da, karşı koyduğu dil kadar metafizik, ve bununla birlikte hiç olmayan deneyimleri gösteren bir dilden yararlanmaları gerektiğine dikkat çekiyor. Dolaylı yoldan konuşan mistiğin bu kendini yadsıyan yöntemiyle, Wittgenstein aşkınsal felsefesel görüşü yineliyor: “Özne, dünyada değildir, dünyanın sınırlarından biridir.”(5.632)
Bu aşkınsal öznenin tekliği, evrensel dilin tekliğiyle parçalanır. Wittgenstein’ın Tractatus’da bilgikuramsal olarak temellendirdiği ve yöntembilgisel düzlemde bir tek bilim programına tercüme edilen programın, uygulanamaz olduğu görülmüştür. Dilsel anlatımların indirgeyici analizinin karşısına çıkan ilkesel zorlukları, burada bir kez daha saymam gerekmiyor. Bağımsız basit tümcelerden oluşan bir zemin bulunamaz; elbette ki, bir dilin basit bileşenleri de, ancak bir tümceler sisteminin parçaları olarak anlamlıdırlar. Doğruluk açısından işlevsellik talebi, yalnızca fizikselcilik pahasına yerine getirilebilir. Ama, yönelimsel önermelerin, onlara uyularak kapsamlı bir dile tercüme edilebildikleri kurallar verilemez. Sonunda, tek dilin resmetme işlevinin de metafizik bir kabul olduğu görülmüştür. Yalnızca, işaretlerin ve nesne durumlarının betimsel bir düzenlenişini geçerli kılan nominalist dil kavrayışı, dil kiplerinin indirgenemez çeşitliliğinin hakkını veremez. Tümcelerin gerçeklik üzerinde ayrıcalıklı bir uygulanma türü yoktur: “ ‘İşaretler, ‘sözcükler’, ‘tümceler’ dediğimiz her şeyin sayısız kullanım biçimi vardır. Ve bu çeşitlilik sabit, bir defalığına verilmiş bir şey değildir, tersine, dilin, dil oyunları diyebileceğimiz yeni tipleri ortaya çıkarlar, ve ötekiler eskirler ve unutulurlar [….] Dilin araçlarının ve onların kullanılış biçimlerinin çeşitliliğini, sözcük ve tümce türlerinin çeşitliliğini, mantıkçıların (ve Mantıksal Felsefi makalenin yazarının da) dilin yapısı üzerine söyledikleriyle karşılaştırmak ilginç olacaktır.”
Nominalizmin , tek geçerli betimsel karşılıklı konum biçimi olarak kabul ettirmek istediği adlandırma, üstelik türetilmiş bir kiptir:“Diyebiliriz ki: adlandırmadan sonra, ancak onunla bir şeye başlamak isteyenler anlamlı sorular sorabilir.” Kopyalama işlevi, dilin kendisiyle değişiklik gösteren, dilin temel uygulanma türlerini zaten varsayar: “Emir verme, sorma, anlatma, sohbet etme de yürüme, yeme, içme ve oynama kadar, bizim doğal tarihimize dahildir.”
Wittgenstein bir zamanlar ulaşmak istediği ideal dil, aşkınsal bir ‘genel olarak dil’den betimsel zorlaycılıkla ortaya çıkmaz. İncelmiş dilleri yine de, geleneksel kurallardan elde edebiliriz. Carnap , dil analizini böylelikle, bilim dillerinin bir kuruluşu biçiminde geliştirmiştir. Dil analizi sonra, yöntembilgisi için bir yardımcı bilim statüsüyle yetinir. Tractatus’un ulaştığı, düşünsemenin aşkınsal mantıksal düzleminden, bu arada artık hiçbir yol pozitivizme geri götürmez. Olası biçimselleştirilmiş dillerin hiyerarşisi de, gündelik dili, kaçınılmaz bir biçimde son üst dil olarak varsayar. Düşünseyen dil analizi, bu geride kalan tabakayı sahiplenir ve, Tractatus’un insanlar için olanaksız ilan ettiği şeye: dilin mantığı gündelik dilin kendisinden elde etmeye, çalışır. Philosophischen Bemerkungen’de şöyle denilir:Mantık, bizim dilimizi değil de ideal bir dili ele alsaydı, ne tuhaf olurdu. Çünkü bu ideal dil neyi dile getirecekti ki? Elbette, bizim şimdi, bildik dilimizde dilegetirdiklerimizi; o zaman mantık da bu dili incelemelidir. Ya da başka bir şeyi: ama bunun ne olduğunu ben nasıl bileyim? — Sahip olduğumuz bir şeyin mantıksal analizi, sahip olmadığımız bir şeyin değil. Demek ki o, oldukları gibi olan tümcelerin analizidir. (İnsan toplumu şimdiye dek, doğru bir tümce kurmadan konuşmuş olsaydı, tuhaf olurdu.)”
Dil analizi, ancak bu yön değiştirmeyle, anlayıcı bir sosyolojinin temellendirilmesi için önem kazanır.
2. Evrensel dilin tamamlanması, yöntembilgisel açıdan yalnızca ‘doğabilimlerinin tartışmalı alanının’ (4.113) sınırlanmasını içerirdi. Tractatus, bilimler açısından felsefeye, yalnızca araftaki, “Söylenebilir olandan, yani doğabilimi tümcelerinden —yani, felsefeyle hiçbir ilgisi olmayan bir şeyden— başka bir şey söylememek” (6.53) görevini vermişti. Dilin mantığı açısından elverişli önermelerin anlamı, doğa- bilimsel tümceler modeline göre belirleniyor; bu yüzden, anlamsızlı ğı elemiş olan dil analizi, doğa bilimleriyle olumsuz bir ilişki içinde kalıyor. Tractatus’un sonunda, bu düşünceyi bir kez daha irdeleyen, tuhaf bir düşünüş yer alıyor. Olası olguları aşan tümcelere izin verilmediği için, anlamlı bir biçimde, etik tümceleri olamaz: Tümceler hiçbir yüksek şeyi dilegetiremezler (6.42). Etik tümcelerin normatif bir anlamı vardır; bu normlar dünyada olgulara karşılık düşmezler. Postulatlar, eyleyen öznelerin istencine yönelirler; ama bu postulatlar iç dünyaya ait olanın özelliğini taşımazlar. Bu yüzden etik tümceler olsa olsa bütün olarak bir dünyayı karakterize edebilirler. Bir etik olsa bile, aşkınsaldır: “iyi ya da kötü isteme dünyayı değiştirecekse, dünyanın ancak sınırlarını değiştirebilir, olguları değil; dille sözü edilebilir olanı değil. Kısacası, bu yolla dünyanın o zaman tümüyle başka bir dünya olması gerekir. Sanki bütün olarak batması ya da çıkması gerekir. — Mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.” (6.43)
Varsayımsal düşünüşün önemi, etik tümceler örneğinde bir kez daha evrensel dilin ve böylelikle genel olarak anlamlı konuşmanın sınırlarına açıklık kazandırması gereken bir düşünce deneyimi olmasıdır. Etik tümceler normatif bir düzeni ortaya koyarlar. Yalnızca olgu önermelerine izin veren bir dilde bir anlamları olamaz. Aşkınsal düzlemde, etik olarak tasarlanmış düzene aynı zamanda gramatik olarak zorunlu bir düzenin bağlayıcılığı düşerse, etik tümcelere de bir anlam düşebilir. Resmetme bağlantısı dil ve gerçeklik ilişkisini bir ve son defa olmak üzere ontolojik olarak belirlediği sürece, bu düşünce saçmadır. Ancak bu önkoşul ortadan kalktığında, içinde dilin grameriyle birlikte aynı zamanda dilin gerçekliği uygulamasının da değişebileceği bir boyut belirginleşir. Dilin aşkınsallığı o zaman bir ölçüde etikleşir; gramer, benim dünyamın ilkesel olarak değişebilir sınırlarını kendisi belirleme gücünü kazanır.
Wittgenstein’ın tek düşüncesinden ve bu dilde kendini pozitivist bir biçimde kopyalayan olgular dünyası düşüncesinden vazgeçmesi gerektiğinde, bu düşünce deneyimi konusunda ciddiydi. Empirik diller çeşitli ve değişken dünya görüşlerini yine de aşkınsal bağlayıcı bir biçimde belirlediklerinde, dilsel olarak sabitlenmiş bir dünya, sadece kuramsal olan anlamını yitirir. Dilin mantığı ve gerçeklik ilişkisi pratikleşir. Gramatik olarak belirlenmiş dünya şimdi, içinde gerçekliğin yorumlanacağı ufuktur. Gerçekliği farklı yorumlamak, ayni bağlantı sisteminin içinde betimlenebilir olgulara değişik seçmeci yorumlar vermek demek değildir; gerçekliği farklı yorumlamak daha çok, değişik bağlantı sistemleri tasarımlamak demektir. Bu sistemler artık işaretlerin ve nesne durumların bağdaşıklığı kuramsal ölçütüne göre belirlenmezler. Bağlantı sistemlerinden her biri daha çok, işaretlerin nesne durumlarıyla verili bir ilişkisine örnek oluşturan pratik tutumları belirler: gramerlerin sayısı kadar ‘nesne durumları’ tipi vardır.
Gerçekliği farklı yorumlamak, bu dile aşkınsal düzlemde onları ‘yalnızca’ farklı yorumlamak da değildir, bu, gerçekliği değişik yaşam biçimlerine entegre etmek anlamına gelir. Wittgenstein’ın geç dönem felsefesinde doğabilimlerinin erksizleştirilmiş tekel dili, gerçekliği artık kuramsal olarak tek bir dünya görüşü çerçevesine değil, pratik bir biçimde değişik yaşama evrenlerine kapatan doğal dillerin çoğulcuğuna yer açar. Bu dil oyunlarının kuralları, hem dillerin hem de yaşama biçimlerinin gramerleridirler. Her etiğe ya da yaşama biçimine bir kendi mantığı, yani belirli ve indirgenemeyen bir dil oyununun grameri karşılık düşer. Etik tümceler şimdi de söylenemezler; ancak, şimdi, dil analiziyle saydam kılabileceğim gramerin kendisi etiktir: artık evrenin ve olguların tek dilinin mantığı değil, sosyal bir yaşama evreninin kurucu düzenidir.
Böylelikle pozitivist dil analizi ikinci aşamaya, sosyal dilbilimsel özdüşünseme aşamasına ulaşır. Dil eleştirisi, arı aklın eleştirisinden, pratik aklın eleştirisine geçişi gerçekleştirir. Dilin ve yaşama biçiminin özdeşleştirilmesiyle, pratik akıl evrenselleşir: doğa bilimlerinin dili de şimdi birçokları arasında bir dil oyununun yaşam pratiği çerçevesi içinde kurulur. Dil analizi, Tractatus’da iddia edebildiği bilim mantıksal önemini, bu düzlemde yitirir: artık doğa bilimlerinin tartışmalı alanını sınırlamaz. Buna karşılık sosyal bilimler için özel bir önem kazanır: sosyal eylemin alanını sınırlamakla kalmaz, onu belirler.
Evrensel dilin mantıksal aydınlatılışının, bilimsel araştırma için ancak, empirik bir dilin kurallarıyla, empirik anlamlı olası önermelerin alanını sınırlamaya yönelik öneğitimsel bir görevi olabilirdi. Buna karşılık, gündelik dilin mantıksal analizi, yaşama biçimlerinin gramerinde, sosyal bilimlerin nesne alanına kendisi girer. Felsefe “gramerin yöneticisi” olarak, yalnızca dolaylı bir biçimde de olsa, dünyanın özünü ele alır. Bu dünya eskiden doğanın dünyasıydı; dünyadaki olgular, doğa olaylarıydılar, yani doğa bilimlerinin konusuydular. Bu olaylar dünyanın içindekilerle ilintilidirler, ‘dünyanın özü’yle değil. Tractatus’dan vazgeçildikten sonra, dil analizi çok sayıda grameri ele alır; bu gramerlerde dünyaların özü yansır. Ama toplum böylesi yaşama evrenlerinden kuruluyorsa, bunların kendileri de, sosyolojinin ilişkili olması gereken ‘olgular’dır. Bu yüzden sosyal olguların statüsü doğa olaylarınınkinden farklıdır, ve sosyal bilimlerin statüsü de doğa bilimlerinkinden farklıdır. Dil analizi eskiden, genel olarak bilimle özdeşleştirilmiş olan doğa bilimleri için, yalnızca aşkınsal mantıksal ön koşulları aydınlatabilmiş ve aydınlatması gerekmişken; şimdi yapısı gereği, anlayıcı bir sosyolojiye benzer. İkisi de, sosyal yaşama evrenlerinin biçimleri olarak dil oyunlarının kurallarını analiz ederler.
Peter Winch, Wittgenstein’a dayanarak, anlayıcı sosyolojiyi dilbilimsel olarak temellendirmeye giriştiğinde, bağlantı noktası budur:“Epistemoloğun başlangıç noktasının sosyologunkinden çok farklı olduğu doğrudur, ama eğer Wittgenstein’ın argümanları sağlamsa, o (yani bir ‘yaşam formu’ kavramı) eninde sonunda kendisiyle ilgilenmek zorunda kalacaktır, bu da şu anlama gelir: sosyoloji ve epistemoloji arasındaki ilişkiler, normalde olduğu düşünülen durumdan farklı ve daha yakın olmalıdır. […] Sosyolojinin temel sorunu, genel olarak felsefeye ait olan sosyal görüngünün doğasının dökümünü vermektir. l...l sosyolojinin bu bölümü gerçekten yanlışlıkla epistemolojiye dahil edilmiştir. ‘Yanlışlıkla dahil edilmiş’ dedim, çünkü sorunları çoğunlukla yanlış ortaya konmuş ve bilimsel sorunun bir türü olarak yanlış yönlendirilmiştir.”’
Bir davranışın, örneğin terbiye edilmiş bir köpeğin etkiye uyarılmış bir davranışının, doğal yasalara göre içine yerleştirilebileceği nesnel kuralları, eyleyenlerin kendilerinin yöneldikleri kurallardan ayırabiliriz. Bu tipte, kuralın yönlendirdiği eylem her zaman iletişimsel eylemdir, çünkü kurallar tek bir kişi için kişisel kurallar olamazlar, tersine en azından iki öznenin paylaştıgı bir yaşama biçimi için öznelerarasında geçerli olmalıdırlar. Normlarla yönetilmiş bir eylem, doğa yasalarının belirlediği ve bunlara uygun olarak önceden bilinebilir bir eylemle aynı değildir. Bir norm çiğnenebilir, ama bir doga yasası ilkesel olarak çiğnenemez. Yönlendiren norm açısından, bir eylem hatalı ya da doğru olabilir; bir doğa yasası ise hatalı tahminlerle çürütülür. Şunu söylemek istiyorum: bir insanın eylemlerinin bir kuralın uygulanışı olup olmadığının sınanması, onun bunu formüle edebilip edemeyişi değil, ne yaptığıyla bağlantılı olarak şeyleri yapışının doğru ve yanlış yolu arasında ayrım yapmanın anlamlı olup olmayışıdır. Anlamlı olması durumunda, kıstası formüle etmeyişi, belki de edemeyişi durumunda bile yaptıklarıyla bir kıstası uyguladığını söylemek de anlamlı olmalıdır.”
Bir kıstasın uygulanması, salt aynı davranışın (ya da işaretin) benzer koşullarda yeniden üretilmesini değil, bir kurala göre yeni davranış biçimlerinin üretilmesini de gerektirir: biz salt yineleyici değil, sentezleyici davranırız. “Yalnızca geçmiş bir örnek yeni bir tür vakaya uygulanmak zorunda kalındığında, kuralın önemi ve doğası görünür olur. Mahkeme, örnek kararın ne içerdiğini ve sorunun, kararın, özbilinç olmasa da, bir kuralın uygulanışı olarak ele alınabileceği bağlam dışında anlam içermedigini sormak zorundadır. Başka yerler-de kurallar bu kadar açık olmasa da, yasanın ötesinde, insan etkinliğinin diğer biçimlerinin doğruluğu da aynıdır. Yalnızca insan etkinlikleri, bizim şu anki davranışımıza ilişkin olarak geçmiş deneyimlerden bahsedebildiğimiz kuralları örneklediği için bu böyledir. Sorun yalnızca bir alışkanlıklar sorunu olsaydı, o zaman şu anki davranışımızm geçmişteki davranış tarzımızdan kesinlikle etkilenmesi gerekirdi: ama bazen rastlantısal etkiler de söz konusu olabilmekte. Bir köpek, geçmişte olanlardan dolayı şimdi N’in emirlerine belli tarzlarda yanıt verir; bana 100’den sonraki doğal sayılar dizisini sürdürmem söylense, geçmiş eğitimimden dolayı belli bir tarzda devam ederim. Bununla birlikte ‘dolayı’ sözcüğü her iki durumda farklı kullanılmıştır: köpek belli bir tarzda tepki vermeye koşullanmıştır, oysa ben, bana ögretilenler temelinde sürdürmemin doğru tarz olduğunu biliyorum.
Elbette, gözlemlenebilir davranış sıralarının bir ardarda sıralanışına bir kuralı salt isnat etmek yeterli değildir. Ancak, davranış serisini, eyleyenin yerine, çelişkiye düşmeden sürdürebildiğimizde, kurala uygun bir davranışı tanıladığımızdan emin olabiliriz. Geçerli bir kurala gerçekten rastlayıp rastlamadığımızı ancak katılanların tepkilerinden anlayabiliriz. ‘Bir kurala uyma’ kavramı, kuralların geçerliliğinin öznelerarasılığını içerir. Bu yüzden, kuralla yönlendirilen eylemin denetimi yalnızca öznelerarasılık düzleminde olanaklıdır: “Söz konusu davranışları kurala uyma kategorisi için aday olan birisinin yalnızca eylemlerinin değil, diğer insanların onun yaptıklarına tepkilerinin de gözönünde bulundurulması gerektiği önerilebilir.
Daha da özelleştirirsek, yalnızca, başka birisinin, benim uyduğum kuralı ilke- sel olarak keşfedebileceğinin varsayılmasının anlamlı olduğu bir durumda, benim, bir kurala tamamen uyduğum çok açık olarak söylenebilir.”
Winch, dilbilimsel yaklaşımdan. görüngübilimin sonuçlarıyla büyük ölçüde örtüşen yöntembilgisel sonuçlar çıkarıyor. Eylemler, dilsel olarak sağlanan etkileşimlerin bağlamlarında, gözlemlenebilir davranış biçimlerinde öznelerarası geçerli bir anlam ‘cisimlenmiş’ olmak üzere kurulurlar. Bu yüzden anlayıcı bir sosyoloji, esas olarak dil analizi işlemleri yapar: eylemi yöneten normları, gündelik dildeki iletişimin kurallarından kavrar. Kuram oluşumunun, yine, eyleyen öznelerin özanlayışına bağlı olmasının nedeni de budur. Winch de Schütz gibi, doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasındaki mantıksal ayrımı vurguluyor. “Mill’in görüşü sosyal bir kuruluşun katılımcılarının davranışında gözlemlenen düzenliliklerden ve bu düzenliliklerin genelleştirmeler biçiminde ifade edilmesinden ibaret olduğunun anlaşılmasıdır. Şimdi eğer sosyolojik araştırmacının (geniş anlamda) konumu, ana mantıksal hatlarıyla doga bilimcininkiyle karşılaştırmalı olarak ele alınabilirse şunlar söz konusu olabilir. Sosyologun yargısına göre aynı şeyin olduğu ya da aynı eylemin yapıldığı iki duruma göre kavramlar ve kıstas, sosyolojik araştırmayı yönlendiren kurallarla baglantılı olarak anlaşılabilir. Ama bu noktada, karşımıza bir güçlük çıkar: doğa bilimci yakasında yalnızca bilim adamının araştırmasının kendisini yönlendiren bir dizi kuralı gözetmek zorunda kalacaktık; oysa burada, sosyologun çalışma yaptığı alanda bir insan etkinliği ve bunun kurallara uygun sürdürülmesi söz konusudur. Ve bu kurallar sosyologun araştırmasını yönlendirmekten çok, etkinliğin türüne bağlı olarak ‘aynı tür şey’ kabul edilmesi için ne olması gerektiğini belirler.”
Winch’te, sosyolojide araştırmacının nesne alanıyla ilişkisinin, doğabilimcinin yöntembilgisel olarak yalnızca araştırma sürecine katılan öteki kişilerle iletişim kurduğu zaman girdiği, öznelerarasılık düzleminde kurulması gerektiğine de yeniden işaret edilmektedir.’ Winch, alçak sesle radikal düşünüyor: sosyolojiyi özel dil analizi içinde eritiyor. Ve buradaki idealizmi gizlemiyor. İnsanlar, konuştukları gibi eylerler; bu yüzden toplumsal ilişkiler, tümceler arasındaki ilişkilerle aynı türdendirler: “Eğer insanlar arasındaki sosyal ilişkiler yalnızca düşünceler içinde ve düşünceler aracılığıyla gerçekleşiyorsa, o zaman, düşünceler arasındaki ilişkiler içsel ilişkiler oldukları için, sosyal ilişkiler de içsel ilişkiler olmalıdırlar.” Ne var ki bu içsel ilişkiler yalnızca işaret sistemlerinin simgesel bağlamları değillerdir. Biçimsel dillerde yeniden kurabildiğimiz şey, zaten bir soyutlamadır, bu soyutlama tam da, simgesel bağlamlar olarak dillerin aynı zaman da empirik bağlamları serimlediklerini görmezden gelir. Gramer kuralları her zaman, kurulan iletişimlerin de kurallarıdırlar, ve bu iletişimler yalnızca yaşam, biçimlerinin sosyal bağlamında gerçekleşirler. Bu yüzden, anlayıcı bir sosyolojinin dil analiziyle temellendirilmesinin merkezinde dil oyununun ve yaşama biçiminin bağlantısı vardır .
Gerçi, yerleşmiş dil oyunları çerçevesindeki simgesel ilişkilerin aynı zamanda toplumsal etkileşimlerin nesnel ilişkileri oldukları iddiası nın temellendirilmesi gerekir. Winch, dilsel iletişimin, mantıksal ne denlerle sosyal eyleme gönderme yaptığını gösterebilmelidir. Dil ile praksisin bağlantısı, pragmatik dil analizinin rol sistemleri içindeki iletişimsel eylemde bulduğu bağlantının aynısıdır. Ama dilbilimsel felsefe karşıt yolu izler. Mead’in dil pragmatizmi gibi, genetik bir bakışla, organik uyum saglama davranışlarından yola çıkmaz, tersine, dilin toplumsal kurumlara yerleştirilmesini mantıksal olarak türetmeye çalışır. Winch’in analizi, bir imlemin nasıl tanılanabileceği sorusu üzerinden, kıstasların uygulanması sorunsalına götürür ve Wittgenstein’ın kuralla yönlendirilen davranış kavramıyla sonuçlanır. Bu arada, dilbilimsel kuralların geçerliliginin öznelerarasılığı hakkında, daha öteye götürmez; gramerin ve yaşama biçiminin bağlantısını eskisi gibi karanlıkta bırakır. Winch, bu birleşikliğin üzerinde gerçi anlaşılır bir biçimde durmamış olan Wittgenstein’dan daha iyi bir ipucu alabilirdi.
3. Wittgenstein dil oyunlarını dil ve pratiğin bir birleşikligi olarak kavrıyor. İlkel bir dil kullanımını, bu birleşiklığin bir bölümünün sözcükleri çağırıp, diger bölümünün de onlara göre eylemesi biçiminde anlıyor: “Çocuklar şu etkinlikleri yapmak, bu sırada şu sözcükleri kullanmak ve öteki kişilerin sözlerine şöyle tepki göstermek üzere eğitilirler.” (Phil. U. 6) Dil oyunu modeli, dili iletişimsel eylemle ilintilendirir: simgelerin kullanılması, davranış beklentilerine tepki verme ve buna eşlik eden, beklentilerin yerine getirilmesi hakkındaki görüş birliği, buna dahildir, bu görüş birliği bozulduğunda, eksik anlamanın düzeltilmesini gerektirir. Aksi durumda, etkileşim ke silir ve bozulur. Sonra dil artık işlemez olur. Wittgenstein bunu şöyle tanımlıyor: “ben tümüne: dile ve dille iç içe geçmiş olan etkinlikle re, dil oyunu diyeceğim.” (PhiL U. 7) Eger Wittgenstein, yüzeysel ya da önyargılı incelemecilere ara sıra göründüğü gibi, bir pragmacı olsaydı, dili ve praksisi baglayan dokuma ipliğini, dili anlamanm koşullarından mantıksal olarak türetmez, davranışın ve işaretleri kullanmanın bağlantısından empirik olarak türetirdi.
Wittgenstein her zaman, pragmacılıkla görünürde bir uyuşma içinde, bir dilin kullanılma biçimlerine göre incelenmesini ve sözcük imlemlerinin tümcelerin işleyişinden türetilmesini ister; ama Wittgenstein’ın düşündüğü işlev bağlamı, içinde simgelerin ve etkinliklerin her zaman zaten, tüm katılanların bir görüş birliğiyle, karşılıklı başarı denetimi altında birbirlerine bağlı oldukları bir dil oyunudur. Dilin ve pratiğin içsel bağı, mantıksal olarak, anlamı anlamanın özgün bir içermesinde gösterilebilir. Bir dili ‘anlamak’ için, o dile ‘hakim’ olmalıyız. O zaman anlamak: üzerinde çalışılmış ve öğrenilmiş bir şeyi anlamak, onu yapabilmek ya da ona hakim olmak demektir. “Açık ki, ‘bilme’ sözcüğünün grameri ‘yapabilme’, ‘yetebilme’ sözcüklerinin grameriyle yakın akrabalık içindedir. Ama ‘anlama’ sözcüğünün grameriyle de yakın akrabalık içindedir. (Bir teknige ‘hakim olma’).” (PhiI. U. 150) Dili anlama ve dili konuşabilme, insanın beceriler edindiğine, etkinliklerin yapılmasını öğrendiğine işaret eder. El bette, yinelenmiş olan ‘bir tekniğe hakim olma’ anlatımı yanıltıcıdır, çünkü Wittgenstein bu bağlamda araçsal eylemi değil, daha çok dil kurallarının. tekniklerini, yani iletişimsel eylemin kurallarını düşünmektedir. Her durumda, dili anlama, görmezden gelinemeyecek bir biçimde, pratik bir anlam içerir. Wittgenstein bunun ayırdına çok erkenden varır “Dikkat çekici bir biçimde, dili anlama sorunsalı, isteme sorunsalıyla ilgilidir. Bir emri, onu yerine getirmeden önce anlamanın, bir eylemi yapmadan Önce onu istemekle bir akrabalığı vardır.” (PhU. Bern. 13)
Anlama, kendi açılarından öğrenme süreçlerini gerektiren eylemlerin gücül olarak öncelenmeleriyle ilgilidir. Dili anlamak eyleyebilmeye işaret eder, burada elbette bu iletişimsel eylemin kendisi de simgeselleştirilmiş davranış beklentisiyle bağlantılıdır: dil ve eyleme aynı dil oyunu modelinin momentleridirler.
Iki moment arasındaki bağlantı, anlamı anlamanın bağlı olduğu öğrenme süreçlerinin türünde belirginleşir: anlamak demek, pratik olarak bir şeyi anlamayı öğrenmiş olmak demektir. Dili anlamın ufkunda, simgelerin ‘arı’ kavranışı diye bir şey yoktur. Ancak, monologsal olarak, yani hesaplar biçiminde kurulmuş olan, biçimselleştirilmiş diller, pratik öğrenme süreçleri görmezden gelinerek, soyut bir biçimde anlaşılabilirler. Çünkü hesap dillerinin anlaşılması, işaret sıralanışlarının biçimsel kurallara göre yeniden üretilmesini gerektirir, araçların monologsal olarak kullanılmasına kimi açılardan benzeyen, işaretlerle tek başına yapılan bir işlemdir bu. Gündelik dilin anlaşılmasının özgün yönü, tam da bir iletişimin anlaşılmasıdır. Burada işaretleri perse olarak kullanmayız, tersine karşılıklı davranış beklentilerini izleriz. İçinde konuşmayı öğrendiğim süreçler, bu yüzden bir eylemi öğrenmeyi içerirler. Bu süreçlerde, normların içselleştirildiği tüm süreçler gibi, bir parça bastırma vardır. Wittgenstein terbiye etmekten söz ediyor: “dilin öğretilmesi, açıklamak değil, terbiye etmektir.” (Phil. U. 6) Dilin, içkin anlamı gereği pratiğe bağlı oluşu, dil öğrenme süreçlerindeki bu şiddet momentinde öne çıkar — yeter ki, dili anlama ve dili öğrenme arasında, simgelenen anlamın kavranılmasıyla simgelerin doğru kullanımı için terbiye etme arasında mantıksal bir bağlantı gerçekten var olsun.
Tractatus’u izleyerek, gelenekten öğrenilmiş tümceleri, analiz edilmemiş dilegetirimler olarak ele alabiliriz. Üzerinde konuşulabilen her şey hakkında, tam bir açıklıkla konuşulabilir. Bu koşullarda, dili anlama, indirgeyici dil analiziyle, yani evrensel dildeki önermelere çevirmeyle sınırlanırdı. İdeal dilin kendisiyle ilişki yalnızca onun gramerinin anlaşılmasına bağlıdır. Bu gramer izin verilen işaret işlemleri için üstdilsel göndermeler halinde verilebilirdi. Ancak, Wittgenstein da, bir üstdilin olanaklılığının koşullarından kuşkulandı. Bu yüzden, dil analizinin kullandığı, dilin betimsel geçerliliğini geri aldı; ama, gramer kurallarını apaçık kılacağından emin olarak, bu mecazi üstdilin uyandırıcı gücüne güvendi. Şimdi bu sorunu bir kenara bırakıyoruz. Belirleyici olan, ideal dilin gramer kurallarının, genel olarak bir ‘arı’ simgesel bağlamlar düzleminde anlaşılır olmaları gerektiğidir: Wittgenstein’ın o zamanlar kabul ettiği gibi sezgisel olarak ulaşılır olan, bu sözdizimi ister adeta görüngübilimsel bir biçimde kendini ‘göstersin’; isterse de Carnap’ın daha sonra önerdiği gibi, işlemsel olarak üretilsin ve bu yüzden yine bütünüyle saydam olsun. İndirgeyici dil analizi biçiminde dili anlama, hiçbir biçimde pratik bir anlam içermez.
Ama, tek dile ait bağlantı sisteminden vazgeçilmek zorunda olunduğunda, tam da bu içerme mantıksal olarak kaçınılmazlaşır. Bağlayıcı bir ideal dil olmadan, dili anlama artık indirgeme yoluyla ikame edilemez. Dil biçimlerimizin son analizi gibi bir şey artık var olamaz. Dile getirimleri, her şeye karşın formüle etme çabasının, pozitivist bir yanlış anlama olduğu görülür: “Tam olmayan, aslında bir aşağılamadır, ve ‘tam’ bir övgüdür. Ve bu demektir ki, tam olmayan, hedefine, tam olan kadar ulaşamamıştır. Bu da, bizim neyi ‘hedef’ diye adlandırdığımıza bağlıdır. Güneşin bizden uzaklığını 1 m. yaklaşıklıkla vermem, tam değilmidir; ve marangozun, masanın enini 0,00 1 mm yaklaşıklıkla vermesi, tam değil midir? Bir tamlık ideali öngörülmüş değildir: bununla neyi tasarımlayacağımızı bilmeyiz — meğer ki, neyin böyle adlandırılması gerektiğini sen kendin belirlemeyesin.” (Phil. U. 88)
Tamlık güvenceleyen bir evrensel dili keşfetmek ya da onun yerine biçimsel diller kurmak söz konusu olamaz: “Bir yandan açıktır ki […] belirsiz tümcelerimiz, henüz bütünüyle kusursuz anlamları yokmuş ve kusursuz bir dili önce bizim kurmamız gerekiyormuş gibi, bir ideale ulaşmaya çalışamayız. Öte yandan, anlamın olduğu yer de kusursuz bir düzenin olması gerektiği açık görünüyor. Yani, en müphem tümcede bile kusursuz düzen yeralmalıdır.” (Phil. U. 98) Dili anlamak o zaman doğal dile içkin bu düzeni analiz etmek anlamına gelir. Bu düzen açıkça gramer kurallarından oluşur. Ama bu sözdizimine artık, tek dilin grameriyle aynı düzlemde ulaşılabilir, yani ‘anlaşılabilir’ değildir: gündelik dili, gündelik dil olarak bozmadan, biçimselleştiremeyiz ve sonra üstdilsel olarak tanımlayamayız. Bizi sezgisel anlamanın eşiğine götüren bir mecazi üstdile de güvenemeyiz; çünkü bu ancak bir bütün olarak insan türü öznesine atfedilen, aşkınsal bir ‘genel olarak dil’ açısından inandırıcıdır.
Dil analizi şimdi bir üstdilden iki biçimde de yoksun bırakılmıştır; düşünsemeli dil kullanımına geri döner ve gelenekten öğrenilmiş bir dili, ancak o dilin kendi dilegetirimleriyle analiz edebilir. Dili anlama o zaman bir kısır döngüye girmiş olur: baglamı zaten her zaman anlamış olmalıdır. Düşünsemeci dil analizine, indirgemeci dil analizinin yolu kapanmıştır. Belirsiz bir dilegetirimi analiz etmek artık, onu yeniden biçimlendirmek ve daha net bir dilde yeniden kurmak anlamına gelemez. Önceleri, gelenekten öğrenilmiş dil biçimleri ile bütünüyle saydam bir dil arasında varmış gibi görünen mantıksal olarak uygun bağ, kopmuştur. Şimdi her dil, saydamlaştırılması gereken kendi düzenini, doğal gramer olarak içinde barındırır. Bu gramerler yalnızca ‘içerden’, yani, yine bu gramerlerin uygulanmasıyla aydınlatılabilirler. Tam da bu döngü, mantıksal bir zorlayıcılıkla, dilin praksisle ilişkisine gönderme yapıyor. Çünkü, bu koşullarda, gramer kuralları ve semantik imlemler nasıl açıklığa kavuşturulabilirler? Simgelerin kullanımlarının olası durumlarını tasarlamamız sayesinde:“Düşün ki, dili sana tümüyle yabancı olan, bilmedigin bir ülkeye araştırmacı olarak geldin. Hangi koşullarda, oradaki insanların (örneğin) emirler verdiklerini, emirleri anladıklarını, yerine getirdikleri ni, emirlere karşı koyduklannı vb., söyleyebilirsin? Ortak insani ey lem biçimi, onun aracılığıyla ya1 dilimizi yorumladığımız bağlantı sistemidir.” (Phil. U. 206)
Elbette, davranış biçimlerini gözlemlemek yeterli değildir. Dilini bilmedigi bir ülkeye gelen bir arıtropolog, gözlemledigi etkileşimlere, kendi dilsel önanlaması temelinde bir kural atfeder; bu tahmini ancak, bu kurala göre davrandığında, kuralın işleyip işlemediğini görmek için, gözlemlediği iletişime en azından gücül olarak katılarak, sınayabilir. Yapılan kabulün uygunluğunun kıstası, önceden alışılmış bir iletişime başarılı bir biçimde katılmaktır: etkileşimlerin bozulmayacagı bir biçimde eyleyebilirsem, kuralı anladım demektir. Bundan ancak iletişimin içinde emin olabilirim: “Doğru ve yanlış olan, insanların ne söyledikleridir; ve insanlar dilde uzlaşırlar. Bu göruşlerin değil, yaşam biçimlerinin bir uzlaşmasıdır.” (Phil. IL 241)
Birlikte eyleyenlerin sessiz görüş birliğinde onaylanması gereken doğruluk, simgelerin ve etkinliklerin bir birleşiminin ‘işlemesine’, öncelikle yalnızca görüşleri değil, bir yaşama biçimini de organize eden kurallara ‘hakim olmaya’ bağlıdır. Dilsel kuralları açıklığa kavuşturma çabası, beni, içkin bir zorlayıcılıkla bir yaşam praksisinin temeline götürür. Belirsiz bir dilegetirimi, kullanıldığı olası durumları üzerinde düşünerek analiz ederiz. Olası kullanılma durumlarını anımsamamız gerekir, onları basitçe yansıtamayız. Son kertede bu anımsama bizi, söz konusu dilegetirimi öğrenmiş olduğumuz duruma geri götürür. Dil analizi bir anlamda, öğrenme durumunu yineler. Bir dilegetirimi anlaşılır kılmak için, eğitim türünü, alıştırma süreci ni, yeniden bilince çıkarır: “Bu zorluk karşısında her zaman şu soruyu sor kendine: Bu sözcüğün imlemini biz nasıl öğrendik? Hangi örneklerde; hangi dil oyunlarıyla?” (Phil. 13. 77)
Dili anlamanın mantıksal analizi, gündelik bir dilin gramer kurallarından yalnızca, kendimizin bu kuralları ögrenirken yaptığımız alıştırmaları anımsamak yoluyla emin olabileceğimizi gösteriyor. Dili anlama, bir sosyalleşme sürecinin gücül olarak yinelenmesidir. Bu yüzden Wittgenstein ‘dil oyunu’ terimini, dili öğrenme süreçleriyle ilişkili olarak kullanıyor: “Sözcükleri kullanma sürecinin, çocukların ana dillerini ögrenirken oynadıkları oyunların süreci olduğunu da düşünebiliriz. Bu oyunlara dil oyunları diyeceğim.” (PhiI. 13. 7)
Dil oyunlarında, simgesel geçerlilik, mantıksal açıdan, anlamın doğuşundan ayrılamaz. Gelenekten öğrenilmiş. bir dil biçiminin ‘kusursuz düzenini’ belirleyen gramer kurallarının özgün bir statüsü vardır: bu kurallar artık simgelerin birbirine bağlanması için üstdilsel kurallar degil, dil eğitimi için didaktik kurallardırlar. Tam olarak söylenirse, dil oyunlarının grameri, çocukların belirli bir kültüre alıştırıldıkları kuralları içerirler. Gündelik dil, son üstdil olduğu için, içinde öğrenilebilecegi boyutu da içerir; bu yüzden bu dil, ‘salt’ dil değil, aynı zamanda praksistir. Bu bağlantı mantıksal olarak zorunludur, yoksa, gündelik diller sıkı sıkıya sürgülenmiş olurlardı; gelenekten öğrenilemezlerdi. Bu bağlantı, dili anlamanın içermelerin de, mantıksal olarak kanıtlanabilir. Ama gramer kuralları sadece simgelerin baglantısı degil, aynı zamanda, bu bağlantı aracılığıyla ögrenilebilen etkileşimleri de gösteriyorlarsa, o zaman, böyle bir sözdizimi” içiçe oldugu diller ve etkinlikler bütünüyle” ilişkili olmalıdır: — bir dili tasarımlamak demek, bir yaşam biçimini tasarımlamak demektir. (Phil. U. 19)
4. Winch, dil oyunu ve yaşama biçimi bağlantısını, dili anlamanın bu mantıksal yoluyla kanıtlamaktan kaçındı. Yoksa, dil analizini kullanarak çalışan bir sosyolojinin olanaklılığının koşullarını kendisi düşünsemek zorunda kalacaktı: çünkü dil analizi, dili anlamanın yal nızca belirgin bir biçimidir.
Her önerme yalnızca kendi dil oyununun bağlamı içinde anlamlıysa, ama öte yandan dil analizi monadsal dil oyunlarını, aile benzerliklerini ölçüp biçerek saydamlaştırıyorsa, o zaman, bu analizin hangi dil oyunundan yararlandığı sorulur. Wittgenstein bile dil analizinin üstdil oyunu sorusunu tutarlı bir biçimde yanıtlayamamıştır. Ama Wittgenstein’ın bu soruyu yanıtlaması gerekmez, bu soruyu reddedebilir. Bu yüzden, bu soru ancak, dil analizine ne zaman betimsel bir değer biçeriz, biçiminde sorulabilir. Wittgenstein’a dil analizinin ancak terapisel bir değeri vardır: dil analizi bir öğreti değil, bir etkinliktir. Dil analizinin ‘sonuçları’ aslına bakılırsa, söylenemezler, ancak gerçekleştirilebilirler; yani her defasında belirli bir dil oyununun işlemesine ya da boşa çıkmasına yarayan yardımlar olarak kullanılabilirler. Wittgenstein’ın Tractatus’u bitirdiği özgün tümceleri geri alması, Philosophische Untersuchungen için de geçerlidir. Winch bu çıkışa aldırmamaktadır. Dil analizini dil oyunlarının aşkınsal zihniyette bir etnografisi için, kendi kavrayışıyla, anlayıcı bir sosyoloji için öneriyorsa, tercüme etme sorununu ortaya koyması gerekir.
Winch, kuramsal bir istemde bulunuyor. Yani, içinde, bir dil oyununun gramerini, bir yaşama evreninin yapısı olarak betim1eyebiğim bir üstdili olanaklı görüyor. Uydurulmuş dil oyunlarının doğmatiği, kesin içkin bir yorumlama gerektiriyorsa ve değişik dil oyunlarının gramerlerini genel bir kurallar sistemine dayandırmayı dışlıyorsa,bu dil nasıl olan olabilir? Linch, soruşturmasının başına, Lessing’in Anti-Goeze’sinden aldığı bir ilkeyi koyuyor: “Ahlaki eylemlerin, çok değişik zamanlarda, çok değişik halklarda görülseler bile, kendi başlarına incelendiklerinde her zaman aynı kalmaları doğruysa, bu yüzden aynı eylemlere her zaman aynı adlar verilmiş değildir, ve onlara, kendi zamanlarında, kendi halkiarında verildiğinden başka bir ad vermek doğru değildir.”
Bu tümcede, bir sonraki yüzyılın tarihselciliği öncelenmiştir. Winch, Dilthey ’in bir dilbilimsel versiyonunu tasarlıyor görünmektedir. Dil analizcisi, muallaktaki bir konumdan, kendisi dil analizinin yükümlü tutulduğu özgün bir dil oyununun dogmatiğine bağlı kalmaksızın, etkinlikte bulunarak, gelişigüzel dil oyunlarının gramerinin içine girebilir. Winch, Schütz gibi naif bir biçimde, arı kuramın olanaklılığına güveniyor. Bu görüngübilimci de, eyleyen öznelerin yaşama evrenlerinin ona uyularak benmerkezci olarak kuruldukları yorumlama şemasına dayanıyor; kendisi ise sosyal bir çevreden kopmuştur. Çevreye bağlı, eyleme katılan biri perspektifinden, sosyal bir ortamın gözlemcisi perspektifine geçilen tutum değişikliği de bilimden önce yapılmıştır; bu yüzden bu tutum değişikliği Schütz için asla sorunlu olmamıştır. Elbette, Wittgenstein iletişimsel deneyimin koşullarını böyle etkileyici bir biçimde analiz ettikten sonra, dil bilimci bu masumiyeti artık paylaşamazdı.
Dil analizini betimsel bir niyetle yapar ve terapisel kendini sınırlamadan vazgeçersek, dil oyunlarının monadsal yapısı delinmek ve dil oyunlarının çoğulculuğunun içinde kurulduğu bağlam düşünsemek zorundadır. O zaman analizcinin dili de uzun süre her durumda ki nesne diliyle basitçe örtüşemez. Iki dil sistemi arasında, analiz edilen dil oyunlarının kendi aralarında oldugu gibi bir tercüme gerçekleşmelidir. Wittgenstein bu görevi,. benzerliklerin ya da aile benzerliklerinin bir analizi olarak belirliyor. Dil analizi ortak olanı görmeli ve ayrımları farklılaştırmalıdır. Ama bu iş artık terapisel bir işe bükülmeyecekse, karşılaştırmanın sistematik bakış açılarını gerektirir:karşılaştıran yorumcu rolündeki dil analizcisi, genel olarak bir dil oyunu kavramını ve çeşitli dillerin yakınsadıkları somut bir önanlamayı her zaman önceden varsaymalıdır. Yorumcu çeşitli sosyalleşme modelleri arasında iletimi sağlar; aynı zamanda bu tercüme sırasında, kendisinin içinde sosyal modele dayanır. Düşünsemeli dil analizi aslında, çeşitli dil oyunları arasında bir iletişim gerçekleştirir; kültürü ve dili yabancı bir ülkedeki antropolog örneğinin seçilmesi bir raslantı degildir. Wittgenstein, burada yalnızca bir sosyalleşmenin başka yaşam biçimleri içindeki gücül yinelenmesini görünür kılmakla, yeterince analiz yapmamış olmaktadır. Yabancı bir kültür için de bulunmak yalnızca, bu kültürle kendi kültürü arasında bir tercümenin başarılı olması ölçüsünde olanaklıdır.
Böylelikle, Wittgenstein’ın içine adım atmadığı, yorumbilgisinin alanı açılmaktadır. Winch, dil analizinin ve özel bir dil analizi olarak temellendirmek istediği anlayıcı sosyolojinin yorumbilgisel özdüşünsemesinden ancak bir koşulla; kuram için, gelişigüzel gündelik dillerin gramerlerinin ona tercüme edilebildikleri bir üstdil bulsaydı, kaçınabilirdi. O zaman her bir ilksel dilin analizcinin diline çevirilmesi ve böylelikle analiz edilen dillerin birbirlerine çevrilmeleri biçimselleştirilmiş ve genel dönüştürme kurallarına göre yapılmış olurdu.Son üstdil olarak gündelik dilin düşünsemeli oluşunun, bizi içine soktuğu kısır döngu kırılmış olurdu Dil analizi artık dil oyunlarının pratiğine bağlı kalmazdı kuramsal yaklaşımda yorumbılgısıne gerek duyulmadan sosyolojı ıçın de verimlı hale getirilebilirdi.
Fodor ve Katz, Chomsky ’nin çalışmalarına dayanarak, dilin üst kuramı için bir program geliştirdiler.’ Öncelikle, burada yalnızca, gerçi Wittgenstein’ın bir bütünsel dil programından daha az iddialı olmayan bir düşüncenin açındırılması söz konusudur. Yeni pozitivizmin evrensel dili, empirik olarak anlamlı önermelerin biçimsel koşullarını bir gramerin bağlayıcılığıyla gösteren bir dil sistemi serimleme iddiasındayken Fodor ve Katz, gerçek dil davranışını, dilbilimsel kurallarla ilişki içinde açıklayan deneyim bılımsel bır kuram tasarlamaktadırlar. Dönüştürme grameri gündelik dille bağlantılı her gramerden bağımsız. olmalıdır; dönüştürme grameri, bir evrensel dil anlamında değil, bir evrensel gramer anlamında genel bir sistemdir. Gelenekten öğrenilmiş dillerden biriyle anlaşma sağlandığında iyi bilinen tüm sözdizimi ve semantik kurallarının betimlenişleri, bu kuramdan türetilebilmelidirler. Dilbilimsel kurallar sentez kurallarıdır:bu kuralları içselleştirmiş olan bir kişiye, belirsiz bir sayıdaki tüm ‘ anlamaya ve kendisi de üretmeye yetkin kılarlar. Anladığımız ve kurduğumuz tümceler sadece işittiğimiz ve öğrendiğimiz tümceler değildir daha önce hiç duymadığımız tümceleri de anlar ve kurarız yeter ki öğrendiğimiz kurallara göre biçimlendirilmiş olsunlar. Bu tür üretici kuralların betimlenişleri, nesnelerini gramerler ya da kuramlar oluşturduğu için, dilin bir üst kuramı olarak adlandırılabilecek bir kuramın nesne alanını oluştururlar: “Dilbilimsel kuram, doğal dilin dilbilimsel betimlenişlerinin özelliklerini ele alan bir üstkuram dır. Dilbilimsel kuram, özellikle, bu betimlenişlerin ortak yönlerinin ne olduklarıyla — dilbilimsel betimleyişin tümelleriyle, ilgilenir.’Elbette, Fodor ve Katz, sonra kuram dilinin, açıklanışlarına yarayacağı dil oyunlarının tikelciliğinden sistematik olarak bağımsız olduğunu varsaymak zorundadırlar. Bu kabul tartışılmaz.
Fodor ve Katz sadece, gelenekten öğrenilmiş bir dilden bağımsız olarak, yani arı kuramsal önermeler olası her gündelik dil için, betimleyici açıdan uygun bir gramer türetmeye izin veren genel bir dilbiliminin, kurucu ve terapisel dil analizinin butünleyici zorluklarından kaçınabileceğini gösteriyorlar: “Gündelik dil ve pozitivist yaklaşımlar dilin doğasının ve incelenişinin uyuşmaz kavramlarını sunar.
Pozitivistler doğal bir dilin yapısının, mantıksal bir sisteminki gibi aydınlatıcı olduğunu iddia ederler ve doğal dillerin mantıksal sistemlerin kurulmasıyla incelenebileceğini savunurlar. Gündelik dil filozofları mantıksal bir sistemin, doğal bir dilin zenginliğine ve karmaşıklığına ulaşabileceğini yadsırlar. Dil, diye iddia ederler, aşırı karmaşık bir sosyal davranış formudur ve tikel sözcükler ve ifadelerin ayrıntılı çözümlemeleri aracılığıyla incelenmesi gerekir. Bu şekil de pozitivistler, tam da doğal dil filozoflarının en çok kullanım olguları üzerinde durduğu noktada, rasyonel yeniden kurma ya da yeniden formüle etme gereksinimi üzerinde durma eğilimi gösterirler.” Ve daha ilerde: “Pozitivistler ve gündelik dil filozofları arasındaki uyuşmazlıklar, çeşitli noktalardaki vurgu farklılıklarını gölgeler. Pozitivistler esas olarak tümcelerin çözümlenmesi ve çıkarsama ilişkileriyle ilgilenirlerken, gündelik dil filozofları kendilerini daha çok sözcüklerin kullanımının incelenmesine verme eğilimindedirler. Bu fark, basit bir araştırma önceliklerine ilişkin bir uyuşmazlığı temsil etmez. Daha çok, gündelik dil filozofunun, pozitivistin bilimin dilinin mantıksal sözdiziminin yapısıyla ilgilenmesinin aksine, somut kişilerarası durumlarda dilin işleviyle ilgilenmesini temsil eder. Bu farkın arkasındaki çatışma, dilin en iyi, ifade edilebilir kurallarla eklemli bir sistem olarak görülebileceği inancı ile dilden söz etmenin, en temelde, belirsiz büyüklük ve çeşitte bir konuşma epizodları dizisinden söz etmek demek olduğu inancı arasındadır.”’
Gündelik dilin genel kuramı, iki bakış açısını, kuramsal düzlemdeki biçimselleştirilmiş bir dilin üstünlüklerini ve veriler düzlemin de doğal dil oyunlarının göz önünde bulundurulmasını birleştirecektir. Gündelik dilin bir biçimselleştirilmesi söz konusu değildir; çün kü bir yeniden kurma sırasında bu dil, gündelik dil olarak ortadan kaldırılır Hedeflenen daha çok gündelik dilin biçimselleştırılmış bir serimlenişidir, yani, verili bir dilde olası iletişimlerin temelinde yatan kuralların tümdengelim yoluyla gösterilmesidir.
Kurucu dil analizi şimdiye dek Principa Mathematica örneğıne sadık kalmış ve deneyımbılımsel kuramların serımlenışı ıçin kımı zaman uygun olan ama ılkesel olarak gundelık dıldekı gramerlerın serımlenışı ıçın uygun olmayan bağlamsız dillerin örneklerını üretmıştır Öte yandan terapısel dil analızı genel olarak kuramdan kaçar Kendinı gundelik dıldekı sezgılerın farklılaştırılmasıyla sınırlar Biraz ılıneksel bır içeriği vardır, çünkü bir dil kullanımının, somut koşullarda, kurumsallaştırılmış iletişim kurallarına çarpıp çarpmadığını, durumdan duruma açıklayabilir. Fodor ve Katz, böylelikle, her iki tarafın da karşı argümanlarını alıyorlar: “Gündelik dil filozofu, pozitiviste karşı çok doğru bir biçimde, bir formüle edişin, doğal bir dilin, yapısını yalnızca dilin yapısını yansıtana kadar açınlayan bir kuram olduğunu ileri sürer. Gereksinilen, rastgele. seçilmiş yapay dilin görece basit yapısını degil de, doğal bir dilin tam yapısal karmaşıklıgını esas alan ve temsil eden bir kuramdır.”’ Ve tersine olarak, şu bütünleyici itiraza da hak veriyorlar: “Pozitivistin gündelik dil filozofunu suçladığı, dogal bir dilin bütün yönlerden, formal yapısının bir özgülleştirilme sini kanıtlamayı başaramadıgı iddiasının fiiliyatta tatmin edici olmadığını kabul etmeliyiz. Üretici ilkeler dogal bir dilin bağlı olduğu sözdizimsel ve anlambilimsel karakteristiklerini belirlediği bu yapı dan dolayı bu böyledir. Bu ilkeler, dilin her ve bütün tümcelerinin nasıl yapılandığını ve tümceler ve ifadelerin nasıl anlaşıldığını belirlerler. Bu, gündelik dil filozofunun tümcelerinin ve önermesel cümlelerin yapısını incelemeyi göz ardı edişi açısından dilin tümleşik özelliklerinin sistematik karakterinin anlamını değerlendirmede başarısız oluşudur.”
Her iki dil analizci yaklaşım biçiminin birbirini bütünleyen zayıflıklarına işaret etme ne denli inandırıcı olsa da, ancak, gündelik dilin genel bir kuramının neden istenilir olduğuna ilgi uyandırabilir; bu programın uygulanılabilirliği için bir argüman vermez. Bir dönüştürme grameri hakkındaki, şimdiye dek varolan tüm makaleleri burada tartışamam öyle görünüyor ki, bu makaleler, karşılaştırmalı dilbilimi ve sosyal dilbilimi alanında, kabullerin işlemselleştirilmesi açısından büyük önem taşıyorlar. Böyle bir düşüncenin sadece tasarlanmakla ve deneysel olarak kanıtlanmakla kalmayıp, empirik olarak da yerine getirilip getirilmeyeceği, tartışmalıdır. Bu deneme, tin tarihsel düzlemde önce tarihselcilikte ortaya konulmuş olan ve günümüzde, dilbilimi düzleminde, Sapir ve Whorm’un çalışmaları sonucunda yenilenmiş olan görelilik kuramını ele alıyor. 192a Üstkuramın dili de belirli gündelik dillerin gramerine bağlı kalmıyor mu? Yoksa, salt dil yapılarının kusursuz betimlenişlerine izin vermekle kalmayıp. gelenekten öğrenilmiş her dili, yapı betimlemelerinin keyfi ya da rastlantısal bir dizisinden sistemli bir biçimde ayıran. biçimsel özellikteki tümcenin tamlanmasına izin veren, kültürden bağımsız bir çerçeve bulunabilir mi?
Yöntembilgisel bağlamımız açısından önem taşıyan, ilkesel bir zorluğa değinmek istiyorum. Gündelik dildeki yapıların genel bir kuramı, Chomsky ’nin ikna edici bir biçimde gösterdiği nedenlerden ötürü ,davranışsalcı bir tutum içinde olamaz. Yani bu kuram, yalnızca iletişimsel deneyimde veri olan verilere bağlıdır. Dil bilimi, kuruluşlarını öncelikle bir dil topluluğunun ortalama sosyalleşmiş üyelerininin sezgisel deneyimlerine dayamalıdır; bu ‘doğuştan konuşmacıların dil duygusu, kusursuz olarak biçimlendirilmiş tümceleri, gramer olarak sapma gösteren tümceler den ayırt etmeye yarayan kıstasları verir. Kuramsal kabuller de aynı dil sezgilerinde yeniden sınanmalıdırlar. ‘Bazen, işlemsel kıstasın, bu bağlamda, özel ve ayrıcalıklı bir konumu olduğu düşünülebilir, ama bu kesinlikle yanlıştır. En temel nosyonlar dışında hiç işlemsel kıstas olamayacağı konusunda tamamen emin olabiliriz. Ayrıca, açıklayıcı kuramlar gibi işlemsel testler de, eğer tam yerindeyseler. içebakışsal yargısına karşılık gelme koşuluna uymalıdırlar.
Elbette deneyim zemini ‘dil sezgisi’ ve ‘içe dönük yargılama’ ile yeterince belirlenmiş olmaz. Aslında, iletişim kurallarının öznelerarası geçerliliğini deneyimi söz konusudur: geleneksel dil toplulukları çerçevesindeki dil biçimlerinin ‘kusursuzluğu hakkındaki yargı, bu biçimlerin, işleyen dil oyunlarını parçaları olup olmadıkları ve etkileşimlerin pürüzsüz bir akışını sağlayıp sağlamadıkları deneyimine dayanır. ‘Doğuştan’ konuşmacıların dil sezgileri denilen şeyler, kesinlikle kişisel deneyimler değildir; bu sezgilerde her işleyen dil oyununa sessizce eşlik eden, kolektif görüş birliği deneyimi tortulanmıştır. İletişim kurallarının geçerliliğinin öznelerarasılığı, eylemlerin ve beklentilerin karşılıklılığında kendini gösterir. Bu karşılıklılığın oluştuğunu ya da başarısız kaldığını, yalnızca katılan taraflar deneyimleyebilirler; ama bu taraflar bu deneyimi öznelerarasında yaşarlar: bu konuda bir görüş ayrılığı olamaz, çünkü bu deneyim, ancak tarafların etkileşimin başarılması ya da başarısızlığa uğraması konusundaki görüş birliğiyle oluşur. Bununla, tam da, düşünsemeli dil analizinin içinde devindiği boyut tanımlanmıştır. Ama genel bir dil biliminin kuruluşu ve sınanması, bu boyuttaki kararlara bağlıysa, bu kuruluş, düşünsemenin Wittgenstein’ın önceden gösterdiği akışından dışarı zor çıkar.
Fodor ve Katz bu tehlikeyi görüyorlar: “Dilbilimsel kuramın kurallarının kurulmasında karşılaşılan ana tehlikelerden biri, onların yalnızca dilbilimsel sezgiye başvurulduğu anlarda çalışa bilir olarak formüle edilebilmeleridir. Bu da, kastedilen amaçlarına hizmet eden kurallar açısından, akıcı konuşan bir konuşmacının, bunların uygulanmasına kılavuzluk eden dilbilimsel becerilerini uygulamasının zorunlu olduğu anlamına gelir. Bu da bir kısırdöngü oluşturur: akıcı konuşan konuşmacının becerilerini yeniden kuranın kurallar olduğu varsayılır, ama bu kurallar, konuşmacı, bu becerilerini onlar uygulayarak kullanmadıkça bu işlevlerini yerine getiremezler. Kuralların, uygulanması için konuşmacının becerileri ne kadar gerekliyse, kuralların inşasının başarısızlığı için de en az o kadar gereklidir.”
Bu iki yazar, sadece tehlikeyi değil, tehlikenin kaynağını da görüyorlar; ancak, tehlikeden olası kaçınma biçimi pek inandırıcı gelmiyor: “Akıcı konuşan konuşmacıların sezgileri, dilbilimsel kuram açısından hesaba katılması gereken veriyi belirler. l...l Böylesi sezgiler açık vaka kümeleri kurar: bir yandan, gramatik olarak iyi biçimlendirilmiş sözcük dizileri, öte yandan gramatik olmayan sözcük dizileri. Sezgisel olarak belirlenmiş açık vakalar, dilbilimsel bir kuramın ku rulmasına empirik sınırlamalar getirir. dilbilimsel sezgiyi devreye sokmak, eklemli bir tanımlama sisteminde iyi tanımlanmış kuramsal yapıların yerine sezgileri geçirildiğinde ya da sezgilerin kuralların uygulanışını belirlemesine izin verildiğinde sorunu ispatlar. Uygun oranda sezgi, dilin incelenmesi için zorunludur, ama yanlış kullanılırsa incelemeye zarar verir.”
Fodor ve Katz, ‘sezgi’nin, yani dil duygusu denilen şeyin altında neyin yattığını açıklığa kavuşturamadıklari için, bu kavramla bir biçimde başa çıkmış olan empirik bilimlerin avadanlıgına naif bir biçimde güveniyorlar. Ama dil sezgileri dil kuramlarının sınanması için yalnızca, araştırma teknigiyle çözülebilecek genel bir sorun deği kuramın yapısına sistemli bir biçimde bağlı olan bir sorun oluşturuyorlar. Kuramsal dilegetirimler, birincil dilde formüle edilmedikleri için, uygulamanın genel kuralları gereklidir. Bu kurallar bilindiği gibi, ölçme yönergeleri biçimindedirler. Ancak, genel bir dil biliminin kendini göstermesi gereken veriler, sadece, bir dil oyununa katılan tarafların iletişimsel deneyiminde verilidirler. Kuramın yapı betimlemelerini sınamak isteyen kimse, bu deneyime başvurmalıdır.
Bu yüzden ölçme araçları, kendisine soru sorulan her ‘doğuştan’ konuşmacının, kuram dilini kendi diline çevirmeyi bizzat üstlendiğini görmezden gelemezler. Burada, konuşmacı, kendi dilinin gramerine uyar. Böylelikle, “dil sezgi1erinin uygulama kurallarını da belirlemeleri”nden kaçınılamaz.
Sosyal Bilimlerin Mantığı Üzerine-Jürgen Habermas-Çev: Mustafa Tüzel-Kabalcı Yayınevi.
1.Günümüzde(1967), geleneksel bilinç sorunsalının yerine, dil sorunsalı geçti: dilin aşkınsal eleştirisi, bilinç eleştirisini ortadan kaldırıyor. Husserl ’in “yaşama evrenleri” ne karşılık düşen, Wittgenstein ’ın “yaşama biçimleri” , artık bir bilincin sentezi kurallarına değil, dil oyunlarının gramer kurallarına uyuyorlar. Bu yüzden dilbilimsel felsefe ve eylem arasındaki bağlamı çoktandır, görüngübilim gibi, anlam bağlamlarının bir kuruluşundan, yani bilinç edimleri üzerine kurulu bir dünyanın aşkınsal çerçevesi içinde kavramıyor.
Yönelimsel eylemin incelenmesinin de karşısına çıkan, yönelimlerin birbirine bağlanışı, artık ‘anlam’ın aşkınsal bir doğuşu ile değil, dilsel imlemlerin mantıksal bir analiziyle açıklanıyor.
Dilbilimsel yaklaşım da, görüngübilimsel yaklaşım gibi, sosyal eylemi öznelerarasılık düzleminde inceleyen, anlayıcı bir sosyolojiye götürüyor. Ama artık öznelerarasılık, bir yaşama evreninin karşılıklı olarak sınırlanmış ve gücül olarak birbirinin yerine geçirilebilir perspektifleri aracılığıyla oluşmaz; tersine, simgelerle yönetilen etkileşimlerin gramer kurallarıyla verilmiştir. Yaşama evrenlerinin yapılanmasının aşkınsal kuralları, şimdi iletişim süreçlerinin kurallarında dil analiziyle kavranabileceklerdir.
Analitik yaklaşım biçiminin kaydırılması, inceleme düzleminin yer değiştirmesiyle telafi edilir: sosyal eylemler şimdi, simgeler arasındaki iç ilişkilerin analiz edildiği biçimde analiz edilebilirler. Aşkınsal tutumda bir empirik inceleme yolundaki paradoksal talebin, artık yanlış anlamalara vardırması gerekmez; bu istem, basit bir biçimde, dil analiziyle karşılanabilir. Çünkü, simgelerin birbirlerine bağlanmasındaki dilbilimsel kurallar, bir yandan, betimsel olarak ele alınabilen nesne durumları olarak, empirik bir analize açıktırlar, ama öte yandan olgular düzleminde değil, olgular üzerine tümceler düzleminde kurulan, daha yüksek düzeyde verilerdir.
Dilbilimsel incelemeler, zaten her zaman empirik doğrultudaki mantıksal analizler olmuşlardır. Şimdi, anlayıcı sosyolojinin dikkati de bu düzleme çekilmektedir. Bunun, netlik gibi bir yararı vardır. Artık şimdiye dek felsefeye ayrılmış olan ve yalnızca belirli bir gelenekte dışlanmış olan aşkınsal mantıksal işlem biçimleriyle bağlantı kurmak gerekmemektedir.
Bu düşünseme düzleminin, deneysel olarak sınanabilir tümceler düzlemiyle karıştırılma olasılığı yoktur. Dil analizi, kavramların analizi olarak, yanlış anlamaya yol vermeyecek bir biçimde, yasa hipotezlerinin sınanmasının karşısına koyulmuştur.
Dilbilimsel yaklaşım biçimi bu netliği, davranışsalcılıkla keskin bir karşıtlık içinde olmasına borçludur. Davranışsalcılık , eylemi davranışa indirgeyerek, toplumu doğayla özdeşleştirir ve nesne alanlarının yapısal farklılıkları karşısında kararlı bir bilinemezci tavır alırken, dilbilimi, simgesel olarak sağlanan davranış biçimlerinden, doğal yönü bütünüyle silmekte ve toplumu idealist bir biçimde, bir simgeler bağlamına yüceltmektedir.
Dilbilimsel yaklaşım, sosyal olguları bütünüyle işaret sistemlerinin yanına koymaktadır. Deneyimbilimi olarak bir sosyoloji için her iki konum da aynı temele: tümceler ile olgular arasında kesin bir ayrıma, dayanırlar. İşaretler arasındaki içsel ilişkiler mantıksaldır, olaylar arasındaki dışsal ilişkiler empiriktir.
Nasıl ki davranışsalcı yaklaşım, sosyal eylemi bir taraf için istiyorsa, dilbilimsel yaklaşım da öbür taraf için istemektedir — bu anlamda ikisi de birbirini bütünleyici bir tutum içindedir. Yine de, dilbilimsel felsefe dili salt bir işaretler sistemi olarak ele alırsa, toplumsal ilişkilerin içsel bağlantılarla özdeşleştirilmesi, dışsal bağlantılarla pozitivist özdeşleştirmeden daha az ikna edici olacaktır.
Sosyal eylem alanına dil analiziyle yaklaşma, simgeler arasındaki içsel ilişkiler, eylemler arasındaki bağlantıları açıkladıklarında inandırıcıdır. Dillerin grameri o zaman içkin anlamlarına göre, iletişimin ve olası pratiğin bağlamlarını saptayan bir kurallar sistemi olur: “Sosyal ilişkilerin önermeler arasındaki mantıksal ilişkiler gibi olması gerektiği, önermeler arasındaki mantıksal ilişkilerin kendilerinin insanlar arasındaki sosyal ilişkilere bağlı olduğundan daha az gariptir.”
Dil analizi, anlayıcı bir sosyolojinin yöntembilgisi için ancak, mantıksal pozitivizm , özeleştirinin iki aşamasından geçtikten sonra önem kazanabilir: düşünsemenin iki aşaması, Wittgenstein ’ın imzasını taşıyor. Tractatus istenilen bilimsel evrensel dilin aşkınsal bilincini bilince çıkarıyor. Philosophische Untersuchungen, aşkınsal “dilin kendisinin kurgu olduğunu görüyorlar ve gündelik dilde yapılan iletişin gramerlerinde, yaşam biçimlerinin kuruluşunun kurallarını keşfediyor. Aşkınsal düşünseme aşamasını, sosyal dilbilimsel olanından ayırabiliriz. Wittgenstein’ın biyografi kesitinde, görüngübilimin Schütz tarafından benzer bir biçimde geliştirilmesinde öne çıkmayan, sistemli bir geçiş belirginleşiyor. Böylece, buradan, sosyolojik olarak verimli kılınmış bir görüngübilim genel olarak yaşama evreninin aşkınsal analizini ve mevcut bulunmuş yaşama evrenlerinin analizleri arasındaki uçurumun aynı ölçüde ilkesel olarak bilincine vardığında ortaya çıkan sorunlara ışık tutuluyor.
Wittgenstein’ın ilk dönemindeki dil aşkınsalcılığı, Stenius’un net bir biçimde gördüğü ve Apel’in üzerinde çalıştığı gibi, bazı açılardan, Kant ’ın aşkınsal felsefesine benzer: aşkınsal bilinç genel olarak, dünyayı resmeden evrensel dile karşılık düşer. Bu dilin mantıksal biçimi, a priorı olarak nesne durumları hakkındaki olası önermelerin koşullarını saptar. Nesne durumları, mevcut olduklarında, olgulardır; tüm olguların cisimlenişi dünyadır, Kant’ın diliyle konuşulacak olursa: görüngüler dünyası.
Olası deneyimin ve bilginin nesnelliğinin aşkınsal koşulları olarak görü ve anlık kategorilerine, olduğu gibi olan hakkında empirik açıdan anlamlı önermelerin içinde a priori olanaklı oldukları modeli belirleyen sınırları çizen bilimsel evrensel dilin sözdizimi karşılık düşer . Bu dil aşkınsalcılığı, saf aklın eleştirisini, dil eleştirisel bir biçimde aşar. Aynı zamanda, yeni pozitivizmin yeniden benimsediği eski nominalist dil eleştirisini sona erdirir.
Dil eleştirisi zaten her zaman, arı düşünceyi çarpıtan bir gündelik dilin belirginleştirilmesiyle uğraşmıştır. Dil eleştirisinin varsayımı düşüncenin biçimiyle gündelik dildeki dilegetirimin yapısı arasındaki farktır . Witggenstein geç döneminde adeta dilsel kategorileri, içinde anlam kazanabilecekleri biricik yer olan mantıksal bağlamın ötesinde kullanmamız sonucunda ortaya çıkan aşkınsal bir görünüşü hesaba katıyor.
Saf aklın eleştirisi, dil eleştirisi düzleminde, “Anlığımızın, dilimizin araçlarıyla büyülenmesine karşı savaşım” biçimini alıyor. Ama Tractatus dönemindeki Wittgenstein, daha sonraki görüşüne karşıt olarak, dilin doğru çalışmasının ölçütlerini veren anlığın mantıksal biçiminin, gündelik dilin alışılmış gramerinde aranmaması gerektiği inancındadır: “Ondan [gündelik dili], dilin mantığını dolaysız olarak çıkarmak, insan için olanaksızdır. Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamiyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.”
Ama gündelik dildeki formüllendirmeler, dünyayı serimleyen bir ideal dil ölçütüne göre ölçülebilirler, bu dilin yapısı empirik açıdan olası anlamlı önermeler evrenini saptar. Demek ki, geleneksel her tümce için bir ve yalnız bir eksiksiz analiz vardır; bu analiz tümcenin, dilin mantıksal açıdan saydam dilinde yeniden kurulmasıyla eş anlamlıdır. Bu dönüşüme yatkın olmayan tüm doğal tümceler, anlamsız oldukları için elenebilirler.
Principia Mathematika , bilimsel bütünlük dili için bir model veriyor. Evrensel dil atomik bir yapıdadır: her karmaşık tümce, basit tümcelere ayrılabilir. Bu durum doğruluk açısından işlevseldir tümcelerin doğruluk değerleri, argümanlarının doğruluk değerlerine bağlıdır. Bu değer, bir serimleme işlevi anlamında, gerçeklikle bağdaşır:her basit tümceye bir olgu karşılık gelir. Wittgenstein’ın asıl radikalliği, böyle bir evrensel dili önermesinden çok, bu dilin değerini düşünsemesinde kendini gösterir.
Pozitivizm dil analizini yöntembilgisel bir amaçla yapar ve biçimsel bir bilim halinde kurarken, Wittgenstein, indirgemeci düşünmenin gidişine karşı, dilin gerçekliğin bilinmesini nasıl olanaklılaştırdığı biçimindeki bilgi kuramsal soruya geçerlilik kazandırıyor. Bu bakış açısıyla, bütünlük dilinin mantıksal sözdiziminin, kesin anlamda aşkınsal bir mantık olduğu ortaya çıkıyor. Çıkış noktası, dilin düşünseme özelliğini dışlayan, nominalist bir kavrayıştır: “Hiçbir tümce kendi üzerine bir şey söyleyemez, çünkü tümce işareti kendi kendisinin içinde kapsanamaz” (3.332). Wittgenstein , Russel’in tipler kuramını, bilgikuramsal bir biçimde kullanarak, evrensel dile uyguluyor: “tümce bütün gerçekliği ortaya koyabilir, ama gerçekliği ortaya koyabilmek için onunla ortaklaşa sahip olması gereken şeyi — mantıksal biçimi, ortaya koyamaz. Mantıksal biçimi ortaya koyabilmek için kendimizi tümceyle birlikte mantığın dışına çıkarabilmemız gerekirdi, yani dünyanın dışına. Tümce mantıksal biçimi ortaya koyamaz; o, onda, yansır. […] Dilde kendini dilegetireni, biz onunla dile getiremeyiz.” (4.12, 4.121).
Evrensel dilde izin verilen tümceler, sadece, eğer varsalar, dünya içindeki olgular olan tümcelerle bağdaşırlar. Tractatus’un tümceleri gibi, mantıksal biçimi dile getiren, onlarla nesne durumlarını anlamlı bir biçimde serimleyebildiğimiz tümceler, evrensel dille düşünsemeli olarak ilişkilidirler ve bu yüzden o dile ait olamazlar. Empirik anlamlı önermelerin mantıksal koşullarını yerine getirmezler. Konuşulamaz olanı formüle ettiklerinden, dilin aşkınsal değerine dikkat çekerler.
Wittgenstein da, Husserl gibi, ufukların karşılaştırılmasından yararlanıyor: optik olarak algılanabilen her şey, bir görüş alanı içinde verilmiştir, ama gören gözün gövde merkezli kesitini, perspektifi, böyle göremeyiz — perspektif, kendini, algılananın ufkunda gösterir. Dilin mantığında da durum budur; dünya içinde olup bitenler üzerinde düşünülebilir tüm önermelerin mantıksal biçimiyle, dünyanın kendisinin yapılarını da saptar: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler.” (5.6) Ama bu dil ötesi tümcelerin doğruluğu, onların mantıksal olanaksızlığında belli olur: dilin mantığı, dünya içinde olanları kavrayışımızın çerçevesini, yani dünyanın nasıl olduğunu, aşkınsal zorunlu bir biçimde saptarken. bu durum, kendisini bu dilin içinde dilegetiremez. “Mantık dünyayı doldurur; dünyanın sınırları onun da sınırlarıdır. Mantıkta, bu yüzden, şunu söyleyemeyiz: Dünyada şu şu var, şu yok. Bu çünkü, görünürde, bazı olanakları dışarıda bırakabildigimizi varsayar, ve bu da öyle olamaz, çünkü o zaman mantığın, dünyanın sınırlarının ötesine geçmiş olması; yani, bu sınırlara öteki yandan da bakabiliyor olması gerekirdir; o zaman, düşünmediğimizi, söyleyemeyiz de.” (5.61)
Wittgenstein, Hegel ’in sınır diyalektiğinden kaçınıyor, çünkü Kant’ın aklın kullanımını eleştirel bir biçimde akla uygun bilgiyle sınırlandırmasını, yalnızca özeleştirisel bir kırılma içinde yineliyor:kendi aşkınsal felsefesinin dili artık evetleyici değil.
Mantığın aşkınsal olduğuna ilişkin temel ilkeyi. Wittgenstein şu tümceyle irdeliyor:“Mantık bir öğreti değil, dünyanın bir ayna tasarımıdır.” (6.13) Bu, mantığın. basit tümcelerin tekil olguları resmetmesi gibi, dünyayı bir bütün olarak resmeden bir tümceler sistemi olarak formüllendirilebileceği anlamına gelmez — bir öğreti özellikle değildir. Daha çok, mantıksal biçimdeki tümcelerin kullanılışı, dünyanın yapısını kendini konuşmada gösteren ama tümcelerle dile getirilemeyen, adeta verili bir şey olarak yansıtır. Geç dönem felsefesine bir ön hazırlık olan Philosophlschen Bemerkungen’de, bu dilsiz spekülasyon anlamında, mantıktan şöyle söz edilir: ‘Dünyanın özüne ait olan üzerinde konuşulamaz. Ve felsefe, bir şey söyleyebilecek olsaydı, dünyanın özünü betimlemesi gerekirdi. Ama dilin özü dünyanın özünün bir resmidir; ve gramerin yöneticisi olarak felsefe, gerçekten de dünyanın özünü kavrayabilir; ancak, dilin tümcelerinde değil, dil için konulmuş anlamsız işaret bağlantılarını dışlayan, kurallarda.”
Dil eleştirisi, dil ötesi tümcelerin anlamsızlığını kanıtlamakla, üzerinde konuşulmayanın, kendini pekala gösterdiğini, bilince çıkarır: “Söylenebilir olanı açıkça ortaya koymakla, söylenemez olanı imleyecektir. “(4.115) Wittgenstein, mistik geleneklerle uyum içinde, dil eleştirisi alıştırmasını, sesini çıkarmayanın, dünyanın üzerinde konuşulamaz özünü görmesini sağlayan egzersiz olarak öneriyor.
Wittgenstein, düşünsemenin, anlık adına dışlanmasını acımasız bir biçim de sürdürmek ve tümdengelimli serimlemenin zorlaması ile dolaysız görünün coşkusu arasında hiçbir orta bırakmamak için yeterince pozitivisttir. Ama ilk dönemindeki Wittgenstein da, pozitivist büyünün dışına, dilin mantığını olgular blokunun etrafına gerilmiş aşkınsal bir ağın mantığı olarak anladığı ölçüde çıkmıştır. Dil eleştirisinin araftaki çabalarının da, karşı koyduğu dil kadar metafizik, ve bununla birlikte hiç olmayan deneyimleri gösteren bir dilden yararlanmaları gerektiğine dikkat çekiyor. Dolaylı yoldan konuşan mistiğin bu kendini yadsıyan yöntemiyle, Wittgenstein aşkınsal felsefesel görüşü yineliyor: “Özne, dünyada değildir, dünyanın sınırlarından biridir.”(5.632)
Bu aşkınsal öznenin tekliği, evrensel dilin tekliğiyle parçalanır. Wittgenstein’ın Tractatus’da bilgikuramsal olarak temellendirdiği ve yöntembilgisel düzlemde bir tek bilim programına tercüme edilen programın, uygulanamaz olduğu görülmüştür. Dilsel anlatımların indirgeyici analizinin karşısına çıkan ilkesel zorlukları, burada bir kez daha saymam gerekmiyor. Bağımsız basit tümcelerden oluşan bir zemin bulunamaz; elbette ki, bir dilin basit bileşenleri de, ancak bir tümceler sisteminin parçaları olarak anlamlıdırlar. Doğruluk açısından işlevsellik talebi, yalnızca fizikselcilik pahasına yerine getirilebilir. Ama, yönelimsel önermelerin, onlara uyularak kapsamlı bir dile tercüme edilebildikleri kurallar verilemez. Sonunda, tek dilin resmetme işlevinin de metafizik bir kabul olduğu görülmüştür. Yalnızca, işaretlerin ve nesne durumlarının betimsel bir düzenlenişini geçerli kılan nominalist dil kavrayışı, dil kiplerinin indirgenemez çeşitliliğinin hakkını veremez. Tümcelerin gerçeklik üzerinde ayrıcalıklı bir uygulanma türü yoktur: “ ‘İşaretler, ‘sözcükler’, ‘tümceler’ dediğimiz her şeyin sayısız kullanım biçimi vardır. Ve bu çeşitlilik sabit, bir defalığına verilmiş bir şey değildir, tersine, dilin, dil oyunları diyebileceğimiz yeni tipleri ortaya çıkarlar, ve ötekiler eskirler ve unutulurlar [….] Dilin araçlarının ve onların kullanılış biçimlerinin çeşitliliğini, sözcük ve tümce türlerinin çeşitliliğini, mantıkçıların (ve Mantıksal Felsefi makalenin yazarının da) dilin yapısı üzerine söyledikleriyle karşılaştırmak ilginç olacaktır.”
Nominalizmin , tek geçerli betimsel karşılıklı konum biçimi olarak kabul ettirmek istediği adlandırma, üstelik türetilmiş bir kiptir:“Diyebiliriz ki: adlandırmadan sonra, ancak onunla bir şeye başlamak isteyenler anlamlı sorular sorabilir.” Kopyalama işlevi, dilin kendisiyle değişiklik gösteren, dilin temel uygulanma türlerini zaten varsayar: “Emir verme, sorma, anlatma, sohbet etme de yürüme, yeme, içme ve oynama kadar, bizim doğal tarihimize dahildir.”
Wittgenstein bir zamanlar ulaşmak istediği ideal dil, aşkınsal bir ‘genel olarak dil’den betimsel zorlaycılıkla ortaya çıkmaz. İncelmiş dilleri yine de, geleneksel kurallardan elde edebiliriz. Carnap , dil analizini böylelikle, bilim dillerinin bir kuruluşu biçiminde geliştirmiştir. Dil analizi sonra, yöntembilgisi için bir yardımcı bilim statüsüyle yetinir. Tractatus’un ulaştığı, düşünsemenin aşkınsal mantıksal düzleminden, bu arada artık hiçbir yol pozitivizme geri götürmez. Olası biçimselleştirilmiş dillerin hiyerarşisi de, gündelik dili, kaçınılmaz bir biçimde son üst dil olarak varsayar. Düşünseyen dil analizi, bu geride kalan tabakayı sahiplenir ve, Tractatus’un insanlar için olanaksız ilan ettiği şeye: dilin mantığı gündelik dilin kendisinden elde etmeye, çalışır. Philosophischen Bemerkungen’de şöyle denilir:Mantık, bizim dilimizi değil de ideal bir dili ele alsaydı, ne tuhaf olurdu. Çünkü bu ideal dil neyi dile getirecekti ki? Elbette, bizim şimdi, bildik dilimizde dilegetirdiklerimizi; o zaman mantık da bu dili incelemelidir. Ya da başka bir şeyi: ama bunun ne olduğunu ben nasıl bileyim? — Sahip olduğumuz bir şeyin mantıksal analizi, sahip olmadığımız bir şeyin değil. Demek ki o, oldukları gibi olan tümcelerin analizidir. (İnsan toplumu şimdiye dek, doğru bir tümce kurmadan konuşmuş olsaydı, tuhaf olurdu.)”
Dil analizi, ancak bu yön değiştirmeyle, anlayıcı bir sosyolojinin temellendirilmesi için önem kazanır.
2. Evrensel dilin tamamlanması, yöntembilgisel açıdan yalnızca ‘doğabilimlerinin tartışmalı alanının’ (4.113) sınırlanmasını içerirdi. Tractatus, bilimler açısından felsefeye, yalnızca araftaki, “Söylenebilir olandan, yani doğabilimi tümcelerinden —yani, felsefeyle hiçbir ilgisi olmayan bir şeyden— başka bir şey söylememek” (6.53) görevini vermişti. Dilin mantığı açısından elverişli önermelerin anlamı, doğa- bilimsel tümceler modeline göre belirleniyor; bu yüzden, anlamsızlı ğı elemiş olan dil analizi, doğa bilimleriyle olumsuz bir ilişki içinde kalıyor. Tractatus’un sonunda, bu düşünceyi bir kez daha irdeleyen, tuhaf bir düşünüş yer alıyor. Olası olguları aşan tümcelere izin verilmediği için, anlamlı bir biçimde, etik tümceleri olamaz: Tümceler hiçbir yüksek şeyi dilegetiremezler (6.42). Etik tümcelerin normatif bir anlamı vardır; bu normlar dünyada olgulara karşılık düşmezler. Postulatlar, eyleyen öznelerin istencine yönelirler; ama bu postulatlar iç dünyaya ait olanın özelliğini taşımazlar. Bu yüzden etik tümceler olsa olsa bütün olarak bir dünyayı karakterize edebilirler. Bir etik olsa bile, aşkınsaldır: “iyi ya da kötü isteme dünyayı değiştirecekse, dünyanın ancak sınırlarını değiştirebilir, olguları değil; dille sözü edilebilir olanı değil. Kısacası, bu yolla dünyanın o zaman tümüyle başka bir dünya olması gerekir. Sanki bütün olarak batması ya da çıkması gerekir. — Mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.” (6.43)
Varsayımsal düşünüşün önemi, etik tümceler örneğinde bir kez daha evrensel dilin ve böylelikle genel olarak anlamlı konuşmanın sınırlarına açıklık kazandırması gereken bir düşünce deneyimi olmasıdır. Etik tümceler normatif bir düzeni ortaya koyarlar. Yalnızca olgu önermelerine izin veren bir dilde bir anlamları olamaz. Aşkınsal düzlemde, etik olarak tasarlanmış düzene aynı zamanda gramatik olarak zorunlu bir düzenin bağlayıcılığı düşerse, etik tümcelere de bir anlam düşebilir. Resmetme bağlantısı dil ve gerçeklik ilişkisini bir ve son defa olmak üzere ontolojik olarak belirlediği sürece, bu düşünce saçmadır. Ancak bu önkoşul ortadan kalktığında, içinde dilin grameriyle birlikte aynı zamanda dilin gerçekliği uygulamasının da değişebileceği bir boyut belirginleşir. Dilin aşkınsallığı o zaman bir ölçüde etikleşir; gramer, benim dünyamın ilkesel olarak değişebilir sınırlarını kendisi belirleme gücünü kazanır.
Wittgenstein’ın tek düşüncesinden ve bu dilde kendini pozitivist bir biçimde kopyalayan olgular dünyası düşüncesinden vazgeçmesi gerektiğinde, bu düşünce deneyimi konusunda ciddiydi. Empirik diller çeşitli ve değişken dünya görüşlerini yine de aşkınsal bağlayıcı bir biçimde belirlediklerinde, dilsel olarak sabitlenmiş bir dünya, sadece kuramsal olan anlamını yitirir. Dilin mantığı ve gerçeklik ilişkisi pratikleşir. Gramatik olarak belirlenmiş dünya şimdi, içinde gerçekliğin yorumlanacağı ufuktur. Gerçekliği farklı yorumlamak, ayni bağlantı sisteminin içinde betimlenebilir olgulara değişik seçmeci yorumlar vermek demek değildir; gerçekliği farklı yorumlamak daha çok, değişik bağlantı sistemleri tasarımlamak demektir. Bu sistemler artık işaretlerin ve nesne durumların bağdaşıklığı kuramsal ölçütüne göre belirlenmezler. Bağlantı sistemlerinden her biri daha çok, işaretlerin nesne durumlarıyla verili bir ilişkisine örnek oluşturan pratik tutumları belirler: gramerlerin sayısı kadar ‘nesne durumları’ tipi vardır.
Gerçekliği farklı yorumlamak, bu dile aşkınsal düzlemde onları ‘yalnızca’ farklı yorumlamak da değildir, bu, gerçekliği değişik yaşam biçimlerine entegre etmek anlamına gelir. Wittgenstein’ın geç dönem felsefesinde doğabilimlerinin erksizleştirilmiş tekel dili, gerçekliği artık kuramsal olarak tek bir dünya görüşü çerçevesine değil, pratik bir biçimde değişik yaşama evrenlerine kapatan doğal dillerin çoğulcuğuna yer açar. Bu dil oyunlarının kuralları, hem dillerin hem de yaşama biçimlerinin gramerleridirler. Her etiğe ya da yaşama biçimine bir kendi mantığı, yani belirli ve indirgenemeyen bir dil oyununun grameri karşılık düşer. Etik tümceler şimdi de söylenemezler; ancak, şimdi, dil analiziyle saydam kılabileceğim gramerin kendisi etiktir: artık evrenin ve olguların tek dilinin mantığı değil, sosyal bir yaşama evreninin kurucu düzenidir.
Böylelikle pozitivist dil analizi ikinci aşamaya, sosyal dilbilimsel özdüşünseme aşamasına ulaşır. Dil eleştirisi, arı aklın eleştirisinden, pratik aklın eleştirisine geçişi gerçekleştirir. Dilin ve yaşama biçiminin özdeşleştirilmesiyle, pratik akıl evrenselleşir: doğa bilimlerinin dili de şimdi birçokları arasında bir dil oyununun yaşam pratiği çerçevesi içinde kurulur. Dil analizi, Tractatus’da iddia edebildiği bilim mantıksal önemini, bu düzlemde yitirir: artık doğa bilimlerinin tartışmalı alanını sınırlamaz. Buna karşılık sosyal bilimler için özel bir önem kazanır: sosyal eylemin alanını sınırlamakla kalmaz, onu belirler.
Evrensel dilin mantıksal aydınlatılışının, bilimsel araştırma için ancak, empirik bir dilin kurallarıyla, empirik anlamlı olası önermelerin alanını sınırlamaya yönelik öneğitimsel bir görevi olabilirdi. Buna karşılık, gündelik dilin mantıksal analizi, yaşama biçimlerinin gramerinde, sosyal bilimlerin nesne alanına kendisi girer. Felsefe “gramerin yöneticisi” olarak, yalnızca dolaylı bir biçimde de olsa, dünyanın özünü ele alır. Bu dünya eskiden doğanın dünyasıydı; dünyadaki olgular, doğa olaylarıydılar, yani doğa bilimlerinin konusuydular. Bu olaylar dünyanın içindekilerle ilintilidirler, ‘dünyanın özü’yle değil. Tractatus’dan vazgeçildikten sonra, dil analizi çok sayıda grameri ele alır; bu gramerlerde dünyaların özü yansır. Ama toplum böylesi yaşama evrenlerinden kuruluyorsa, bunların kendileri de, sosyolojinin ilişkili olması gereken ‘olgular’dır. Bu yüzden sosyal olguların statüsü doğa olaylarınınkinden farklıdır, ve sosyal bilimlerin statüsü de doğa bilimlerinkinden farklıdır. Dil analizi eskiden, genel olarak bilimle özdeşleştirilmiş olan doğa bilimleri için, yalnızca aşkınsal mantıksal ön koşulları aydınlatabilmiş ve aydınlatması gerekmişken; şimdi yapısı gereği, anlayıcı bir sosyolojiye benzer. İkisi de, sosyal yaşama evrenlerinin biçimleri olarak dil oyunlarının kurallarını analiz ederler.
Peter Winch, Wittgenstein’a dayanarak, anlayıcı sosyolojiyi dilbilimsel olarak temellendirmeye giriştiğinde, bağlantı noktası budur:“Epistemoloğun başlangıç noktasının sosyologunkinden çok farklı olduğu doğrudur, ama eğer Wittgenstein’ın argümanları sağlamsa, o (yani bir ‘yaşam formu’ kavramı) eninde sonunda kendisiyle ilgilenmek zorunda kalacaktır, bu da şu anlama gelir: sosyoloji ve epistemoloji arasındaki ilişkiler, normalde olduğu düşünülen durumdan farklı ve daha yakın olmalıdır. […] Sosyolojinin temel sorunu, genel olarak felsefeye ait olan sosyal görüngünün doğasının dökümünü vermektir. l...l sosyolojinin bu bölümü gerçekten yanlışlıkla epistemolojiye dahil edilmiştir. ‘Yanlışlıkla dahil edilmiş’ dedim, çünkü sorunları çoğunlukla yanlış ortaya konmuş ve bilimsel sorunun bir türü olarak yanlış yönlendirilmiştir.”’
Bir davranışın, örneğin terbiye edilmiş bir köpeğin etkiye uyarılmış bir davranışının, doğal yasalara göre içine yerleştirilebileceği nesnel kuralları, eyleyenlerin kendilerinin yöneldikleri kurallardan ayırabiliriz. Bu tipte, kuralın yönlendirdiği eylem her zaman iletişimsel eylemdir, çünkü kurallar tek bir kişi için kişisel kurallar olamazlar, tersine en azından iki öznenin paylaştıgı bir yaşama biçimi için öznelerarasında geçerli olmalıdırlar. Normlarla yönetilmiş bir eylem, doğa yasalarının belirlediği ve bunlara uygun olarak önceden bilinebilir bir eylemle aynı değildir. Bir norm çiğnenebilir, ama bir doga yasası ilkesel olarak çiğnenemez. Yönlendiren norm açısından, bir eylem hatalı ya da doğru olabilir; bir doğa yasası ise hatalı tahminlerle çürütülür. Şunu söylemek istiyorum: bir insanın eylemlerinin bir kuralın uygulanışı olup olmadığının sınanması, onun bunu formüle edebilip edemeyişi değil, ne yaptığıyla bağlantılı olarak şeyleri yapışının doğru ve yanlış yolu arasında ayrım yapmanın anlamlı olup olmayışıdır. Anlamlı olması durumunda, kıstası formüle etmeyişi, belki de edemeyişi durumunda bile yaptıklarıyla bir kıstası uyguladığını söylemek de anlamlı olmalıdır.”
Bir kıstasın uygulanması, salt aynı davranışın (ya da işaretin) benzer koşullarda yeniden üretilmesini değil, bir kurala göre yeni davranış biçimlerinin üretilmesini de gerektirir: biz salt yineleyici değil, sentezleyici davranırız. “Yalnızca geçmiş bir örnek yeni bir tür vakaya uygulanmak zorunda kalındığında, kuralın önemi ve doğası görünür olur. Mahkeme, örnek kararın ne içerdiğini ve sorunun, kararın, özbilinç olmasa da, bir kuralın uygulanışı olarak ele alınabileceği bağlam dışında anlam içermedigini sormak zorundadır. Başka yerler-de kurallar bu kadar açık olmasa da, yasanın ötesinde, insan etkinliğinin diğer biçimlerinin doğruluğu da aynıdır. Yalnızca insan etkinlikleri, bizim şu anki davranışımıza ilişkin olarak geçmiş deneyimlerden bahsedebildiğimiz kuralları örneklediği için bu böyledir. Sorun yalnızca bir alışkanlıklar sorunu olsaydı, o zaman şu anki davranışımızm geçmişteki davranış tarzımızdan kesinlikle etkilenmesi gerekirdi: ama bazen rastlantısal etkiler de söz konusu olabilmekte. Bir köpek, geçmişte olanlardan dolayı şimdi N’in emirlerine belli tarzlarda yanıt verir; bana 100’den sonraki doğal sayılar dizisini sürdürmem söylense, geçmiş eğitimimden dolayı belli bir tarzda devam ederim. Bununla birlikte ‘dolayı’ sözcüğü her iki durumda farklı kullanılmıştır: köpek belli bir tarzda tepki vermeye koşullanmıştır, oysa ben, bana ögretilenler temelinde sürdürmemin doğru tarz olduğunu biliyorum.
Elbette, gözlemlenebilir davranış sıralarının bir ardarda sıralanışına bir kuralı salt isnat etmek yeterli değildir. Ancak, davranış serisini, eyleyenin yerine, çelişkiye düşmeden sürdürebildiğimizde, kurala uygun bir davranışı tanıladığımızdan emin olabiliriz. Geçerli bir kurala gerçekten rastlayıp rastlamadığımızı ancak katılanların tepkilerinden anlayabiliriz. ‘Bir kurala uyma’ kavramı, kuralların geçerliliğinin öznelerarasılığını içerir. Bu yüzden, kuralla yönlendirilen eylemin denetimi yalnızca öznelerarasılık düzleminde olanaklıdır: “Söz konusu davranışları kurala uyma kategorisi için aday olan birisinin yalnızca eylemlerinin değil, diğer insanların onun yaptıklarına tepkilerinin de gözönünde bulundurulması gerektiği önerilebilir.
Daha da özelleştirirsek, yalnızca, başka birisinin, benim uyduğum kuralı ilke- sel olarak keşfedebileceğinin varsayılmasının anlamlı olduğu bir durumda, benim, bir kurala tamamen uyduğum çok açık olarak söylenebilir.”
Winch, dilbilimsel yaklaşımdan. görüngübilimin sonuçlarıyla büyük ölçüde örtüşen yöntembilgisel sonuçlar çıkarıyor. Eylemler, dilsel olarak sağlanan etkileşimlerin bağlamlarında, gözlemlenebilir davranış biçimlerinde öznelerarası geçerli bir anlam ‘cisimlenmiş’ olmak üzere kurulurlar. Bu yüzden anlayıcı bir sosyoloji, esas olarak dil analizi işlemleri yapar: eylemi yöneten normları, gündelik dildeki iletişimin kurallarından kavrar. Kuram oluşumunun, yine, eyleyen öznelerin özanlayışına bağlı olmasının nedeni de budur. Winch de Schütz gibi, doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasındaki mantıksal ayrımı vurguluyor. “Mill’in görüşü sosyal bir kuruluşun katılımcılarının davranışında gözlemlenen düzenliliklerden ve bu düzenliliklerin genelleştirmeler biçiminde ifade edilmesinden ibaret olduğunun anlaşılmasıdır. Şimdi eğer sosyolojik araştırmacının (geniş anlamda) konumu, ana mantıksal hatlarıyla doga bilimcininkiyle karşılaştırmalı olarak ele alınabilirse şunlar söz konusu olabilir. Sosyologun yargısına göre aynı şeyin olduğu ya da aynı eylemin yapıldığı iki duruma göre kavramlar ve kıstas, sosyolojik araştırmayı yönlendiren kurallarla baglantılı olarak anlaşılabilir. Ama bu noktada, karşımıza bir güçlük çıkar: doğa bilimci yakasında yalnızca bilim adamının araştırmasının kendisini yönlendiren bir dizi kuralı gözetmek zorunda kalacaktık; oysa burada, sosyologun çalışma yaptığı alanda bir insan etkinliği ve bunun kurallara uygun sürdürülmesi söz konusudur. Ve bu kurallar sosyologun araştırmasını yönlendirmekten çok, etkinliğin türüne bağlı olarak ‘aynı tür şey’ kabul edilmesi için ne olması gerektiğini belirler.”
Winch’te, sosyolojide araştırmacının nesne alanıyla ilişkisinin, doğabilimcinin yöntembilgisel olarak yalnızca araştırma sürecine katılan öteki kişilerle iletişim kurduğu zaman girdiği, öznelerarasılık düzleminde kurulması gerektiğine de yeniden işaret edilmektedir.’ Winch, alçak sesle radikal düşünüyor: sosyolojiyi özel dil analizi içinde eritiyor. Ve buradaki idealizmi gizlemiyor. İnsanlar, konuştukları gibi eylerler; bu yüzden toplumsal ilişkiler, tümceler arasındaki ilişkilerle aynı türdendirler: “Eğer insanlar arasındaki sosyal ilişkiler yalnızca düşünceler içinde ve düşünceler aracılığıyla gerçekleşiyorsa, o zaman, düşünceler arasındaki ilişkiler içsel ilişkiler oldukları için, sosyal ilişkiler de içsel ilişkiler olmalıdırlar.” Ne var ki bu içsel ilişkiler yalnızca işaret sistemlerinin simgesel bağlamları değillerdir. Biçimsel dillerde yeniden kurabildiğimiz şey, zaten bir soyutlamadır, bu soyutlama tam da, simgesel bağlamlar olarak dillerin aynı zaman da empirik bağlamları serimlediklerini görmezden gelir. Gramer kuralları her zaman, kurulan iletişimlerin de kurallarıdırlar, ve bu iletişimler yalnızca yaşam, biçimlerinin sosyal bağlamında gerçekleşirler. Bu yüzden, anlayıcı bir sosyolojinin dil analiziyle temellendirilmesinin merkezinde dil oyununun ve yaşama biçiminin bağlantısı vardır .
Gerçi, yerleşmiş dil oyunları çerçevesindeki simgesel ilişkilerin aynı zamanda toplumsal etkileşimlerin nesnel ilişkileri oldukları iddiası nın temellendirilmesi gerekir. Winch, dilsel iletişimin, mantıksal ne denlerle sosyal eyleme gönderme yaptığını gösterebilmelidir. Dil ile praksisin bağlantısı, pragmatik dil analizinin rol sistemleri içindeki iletişimsel eylemde bulduğu bağlantının aynısıdır. Ama dilbilimsel felsefe karşıt yolu izler. Mead’in dil pragmatizmi gibi, genetik bir bakışla, organik uyum saglama davranışlarından yola çıkmaz, tersine, dilin toplumsal kurumlara yerleştirilmesini mantıksal olarak türetmeye çalışır. Winch’in analizi, bir imlemin nasıl tanılanabileceği sorusu üzerinden, kıstasların uygulanması sorunsalına götürür ve Wittgenstein’ın kuralla yönlendirilen davranış kavramıyla sonuçlanır. Bu arada, dilbilimsel kuralların geçerliliginin öznelerarasılığı hakkında, daha öteye götürmez; gramerin ve yaşama biçiminin bağlantısını eskisi gibi karanlıkta bırakır. Winch, bu birleşikliğin üzerinde gerçi anlaşılır bir biçimde durmamış olan Wittgenstein’dan daha iyi bir ipucu alabilirdi.
3. Wittgenstein dil oyunlarını dil ve pratiğin bir birleşikligi olarak kavrıyor. İlkel bir dil kullanımını, bu birleşiklığin bir bölümünün sözcükleri çağırıp, diger bölümünün de onlara göre eylemesi biçiminde anlıyor: “Çocuklar şu etkinlikleri yapmak, bu sırada şu sözcükleri kullanmak ve öteki kişilerin sözlerine şöyle tepki göstermek üzere eğitilirler.” (Phil. U. 6) Dil oyunu modeli, dili iletişimsel eylemle ilintilendirir: simgelerin kullanılması, davranış beklentilerine tepki verme ve buna eşlik eden, beklentilerin yerine getirilmesi hakkındaki görüş birliği, buna dahildir, bu görüş birliği bozulduğunda, eksik anlamanın düzeltilmesini gerektirir. Aksi durumda, etkileşim ke silir ve bozulur. Sonra dil artık işlemez olur. Wittgenstein bunu şöyle tanımlıyor: “ben tümüne: dile ve dille iç içe geçmiş olan etkinlikle re, dil oyunu diyeceğim.” (PhiL U. 7) Eger Wittgenstein, yüzeysel ya da önyargılı incelemecilere ara sıra göründüğü gibi, bir pragmacı olsaydı, dili ve praksisi baglayan dokuma ipliğini, dili anlamanm koşullarından mantıksal olarak türetmez, davranışın ve işaretleri kullanmanın bağlantısından empirik olarak türetirdi.
Wittgenstein her zaman, pragmacılıkla görünürde bir uyuşma içinde, bir dilin kullanılma biçimlerine göre incelenmesini ve sözcük imlemlerinin tümcelerin işleyişinden türetilmesini ister; ama Wittgenstein’ın düşündüğü işlev bağlamı, içinde simgelerin ve etkinliklerin her zaman zaten, tüm katılanların bir görüş birliğiyle, karşılıklı başarı denetimi altında birbirlerine bağlı oldukları bir dil oyunudur. Dilin ve pratiğin içsel bağı, mantıksal olarak, anlamı anlamanın özgün bir içermesinde gösterilebilir. Bir dili ‘anlamak’ için, o dile ‘hakim’ olmalıyız. O zaman anlamak: üzerinde çalışılmış ve öğrenilmiş bir şeyi anlamak, onu yapabilmek ya da ona hakim olmak demektir. “Açık ki, ‘bilme’ sözcüğünün grameri ‘yapabilme’, ‘yetebilme’ sözcüklerinin grameriyle yakın akrabalık içindedir. Ama ‘anlama’ sözcüğünün grameriyle de yakın akrabalık içindedir. (Bir teknige ‘hakim olma’).” (PhiI. U. 150) Dili anlama ve dili konuşabilme, insanın beceriler edindiğine, etkinliklerin yapılmasını öğrendiğine işaret eder. El bette, yinelenmiş olan ‘bir tekniğe hakim olma’ anlatımı yanıltıcıdır, çünkü Wittgenstein bu bağlamda araçsal eylemi değil, daha çok dil kurallarının. tekniklerini, yani iletişimsel eylemin kurallarını düşünmektedir. Her durumda, dili anlama, görmezden gelinemeyecek bir biçimde, pratik bir anlam içerir. Wittgenstein bunun ayırdına çok erkenden varır “Dikkat çekici bir biçimde, dili anlama sorunsalı, isteme sorunsalıyla ilgilidir. Bir emri, onu yerine getirmeden önce anlamanın, bir eylemi yapmadan Önce onu istemekle bir akrabalığı vardır.” (PhU. Bern. 13)
Anlama, kendi açılarından öğrenme süreçlerini gerektiren eylemlerin gücül olarak öncelenmeleriyle ilgilidir. Dili anlamak eyleyebilmeye işaret eder, burada elbette bu iletişimsel eylemin kendisi de simgeselleştirilmiş davranış beklentisiyle bağlantılıdır: dil ve eyleme aynı dil oyunu modelinin momentleridirler.
Iki moment arasındaki bağlantı, anlamı anlamanın bağlı olduğu öğrenme süreçlerinin türünde belirginleşir: anlamak demek, pratik olarak bir şeyi anlamayı öğrenmiş olmak demektir. Dili anlamın ufkunda, simgelerin ‘arı’ kavranışı diye bir şey yoktur. Ancak, monologsal olarak, yani hesaplar biçiminde kurulmuş olan, biçimselleştirilmiş diller, pratik öğrenme süreçleri görmezden gelinerek, soyut bir biçimde anlaşılabilirler. Çünkü hesap dillerinin anlaşılması, işaret sıralanışlarının biçimsel kurallara göre yeniden üretilmesini gerektirir, araçların monologsal olarak kullanılmasına kimi açılardan benzeyen, işaretlerle tek başına yapılan bir işlemdir bu. Gündelik dilin anlaşılmasının özgün yönü, tam da bir iletişimin anlaşılmasıdır. Burada işaretleri perse olarak kullanmayız, tersine karşılıklı davranış beklentilerini izleriz. İçinde konuşmayı öğrendiğim süreçler, bu yüzden bir eylemi öğrenmeyi içerirler. Bu süreçlerde, normların içselleştirildiği tüm süreçler gibi, bir parça bastırma vardır. Wittgenstein terbiye etmekten söz ediyor: “dilin öğretilmesi, açıklamak değil, terbiye etmektir.” (Phil. U. 6) Dilin, içkin anlamı gereği pratiğe bağlı oluşu, dil öğrenme süreçlerindeki bu şiddet momentinde öne çıkar — yeter ki, dili anlama ve dili öğrenme arasında, simgelenen anlamın kavranılmasıyla simgelerin doğru kullanımı için terbiye etme arasında mantıksal bir bağlantı gerçekten var olsun.
Tractatus’u izleyerek, gelenekten öğrenilmiş tümceleri, analiz edilmemiş dilegetirimler olarak ele alabiliriz. Üzerinde konuşulabilen her şey hakkında, tam bir açıklıkla konuşulabilir. Bu koşullarda, dili anlama, indirgeyici dil analiziyle, yani evrensel dildeki önermelere çevirmeyle sınırlanırdı. İdeal dilin kendisiyle ilişki yalnızca onun gramerinin anlaşılmasına bağlıdır. Bu gramer izin verilen işaret işlemleri için üstdilsel göndermeler halinde verilebilirdi. Ancak, Wittgenstein da, bir üstdilin olanaklılığının koşullarından kuşkulandı. Bu yüzden, dil analizinin kullandığı, dilin betimsel geçerliliğini geri aldı; ama, gramer kurallarını apaçık kılacağından emin olarak, bu mecazi üstdilin uyandırıcı gücüne güvendi. Şimdi bu sorunu bir kenara bırakıyoruz. Belirleyici olan, ideal dilin gramer kurallarının, genel olarak bir ‘arı’ simgesel bağlamlar düzleminde anlaşılır olmaları gerektiğidir: Wittgenstein’ın o zamanlar kabul ettiği gibi sezgisel olarak ulaşılır olan, bu sözdizimi ister adeta görüngübilimsel bir biçimde kendini ‘göstersin’; isterse de Carnap’ın daha sonra önerdiği gibi, işlemsel olarak üretilsin ve bu yüzden yine bütünüyle saydam olsun. İndirgeyici dil analizi biçiminde dili anlama, hiçbir biçimde pratik bir anlam içermez.
Ama, tek dile ait bağlantı sisteminden vazgeçilmek zorunda olunduğunda, tam da bu içerme mantıksal olarak kaçınılmazlaşır. Bağlayıcı bir ideal dil olmadan, dili anlama artık indirgeme yoluyla ikame edilemez. Dil biçimlerimizin son analizi gibi bir şey artık var olamaz. Dile getirimleri, her şeye karşın formüle etme çabasının, pozitivist bir yanlış anlama olduğu görülür: “Tam olmayan, aslında bir aşağılamadır, ve ‘tam’ bir övgüdür. Ve bu demektir ki, tam olmayan, hedefine, tam olan kadar ulaşamamıştır. Bu da, bizim neyi ‘hedef’ diye adlandırdığımıza bağlıdır. Güneşin bizden uzaklığını 1 m. yaklaşıklıkla vermem, tam değilmidir; ve marangozun, masanın enini 0,00 1 mm yaklaşıklıkla vermesi, tam değil midir? Bir tamlık ideali öngörülmüş değildir: bununla neyi tasarımlayacağımızı bilmeyiz — meğer ki, neyin böyle adlandırılması gerektiğini sen kendin belirlemeyesin.” (Phil. U. 88)
Tamlık güvenceleyen bir evrensel dili keşfetmek ya da onun yerine biçimsel diller kurmak söz konusu olamaz: “Bir yandan açıktır ki […] belirsiz tümcelerimiz, henüz bütünüyle kusursuz anlamları yokmuş ve kusursuz bir dili önce bizim kurmamız gerekiyormuş gibi, bir ideale ulaşmaya çalışamayız. Öte yandan, anlamın olduğu yer de kusursuz bir düzenin olması gerektiği açık görünüyor. Yani, en müphem tümcede bile kusursuz düzen yeralmalıdır.” (Phil. U. 98) Dili anlamak o zaman doğal dile içkin bu düzeni analiz etmek anlamına gelir. Bu düzen açıkça gramer kurallarından oluşur. Ama bu sözdizimine artık, tek dilin grameriyle aynı düzlemde ulaşılabilir, yani ‘anlaşılabilir’ değildir: gündelik dili, gündelik dil olarak bozmadan, biçimselleştiremeyiz ve sonra üstdilsel olarak tanımlayamayız. Bizi sezgisel anlamanın eşiğine götüren bir mecazi üstdile de güvenemeyiz; çünkü bu ancak bir bütün olarak insan türü öznesine atfedilen, aşkınsal bir ‘genel olarak dil’ açısından inandırıcıdır.
Dil analizi şimdi bir üstdilden iki biçimde de yoksun bırakılmıştır; düşünsemeli dil kullanımına geri döner ve gelenekten öğrenilmiş bir dili, ancak o dilin kendi dilegetirimleriyle analiz edebilir. Dili anlama o zaman bir kısır döngüye girmiş olur: baglamı zaten her zaman anlamış olmalıdır. Düşünsemeci dil analizine, indirgemeci dil analizinin yolu kapanmıştır. Belirsiz bir dilegetirimi analiz etmek artık, onu yeniden biçimlendirmek ve daha net bir dilde yeniden kurmak anlamına gelemez. Önceleri, gelenekten öğrenilmiş dil biçimleri ile bütünüyle saydam bir dil arasında varmış gibi görünen mantıksal olarak uygun bağ, kopmuştur. Şimdi her dil, saydamlaştırılması gereken kendi düzenini, doğal gramer olarak içinde barındırır. Bu gramerler yalnızca ‘içerden’, yani, yine bu gramerlerin uygulanmasıyla aydınlatılabilirler. Tam da bu döngü, mantıksal bir zorlayıcılıkla, dilin praksisle ilişkisine gönderme yapıyor. Çünkü, bu koşullarda, gramer kuralları ve semantik imlemler nasıl açıklığa kavuşturulabilirler? Simgelerin kullanımlarının olası durumlarını tasarlamamız sayesinde:“Düşün ki, dili sana tümüyle yabancı olan, bilmedigin bir ülkeye araştırmacı olarak geldin. Hangi koşullarda, oradaki insanların (örneğin) emirler verdiklerini, emirleri anladıklarını, yerine getirdikleri ni, emirlere karşı koyduklannı vb., söyleyebilirsin? Ortak insani ey lem biçimi, onun aracılığıyla ya1 dilimizi yorumladığımız bağlantı sistemidir.” (Phil. U. 206)
Elbette, davranış biçimlerini gözlemlemek yeterli değildir. Dilini bilmedigi bir ülkeye gelen bir arıtropolog, gözlemledigi etkileşimlere, kendi dilsel önanlaması temelinde bir kural atfeder; bu tahmini ancak, bu kurala göre davrandığında, kuralın işleyip işlemediğini görmek için, gözlemlediği iletişime en azından gücül olarak katılarak, sınayabilir. Yapılan kabulün uygunluğunun kıstası, önceden alışılmış bir iletişime başarılı bir biçimde katılmaktır: etkileşimlerin bozulmayacagı bir biçimde eyleyebilirsem, kuralı anladım demektir. Bundan ancak iletişimin içinde emin olabilirim: “Doğru ve yanlış olan, insanların ne söyledikleridir; ve insanlar dilde uzlaşırlar. Bu göruşlerin değil, yaşam biçimlerinin bir uzlaşmasıdır.” (Phil. IL 241)
Birlikte eyleyenlerin sessiz görüş birliğinde onaylanması gereken doğruluk, simgelerin ve etkinliklerin bir birleşiminin ‘işlemesine’, öncelikle yalnızca görüşleri değil, bir yaşama biçimini de organize eden kurallara ‘hakim olmaya’ bağlıdır. Dilsel kuralları açıklığa kavuşturma çabası, beni, içkin bir zorlayıcılıkla bir yaşam praksisinin temeline götürür. Belirsiz bir dilegetirimi, kullanıldığı olası durumları üzerinde düşünerek analiz ederiz. Olası kullanılma durumlarını anımsamamız gerekir, onları basitçe yansıtamayız. Son kertede bu anımsama bizi, söz konusu dilegetirimi öğrenmiş olduğumuz duruma geri götürür. Dil analizi bir anlamda, öğrenme durumunu yineler. Bir dilegetirimi anlaşılır kılmak için, eğitim türünü, alıştırma süreci ni, yeniden bilince çıkarır: “Bu zorluk karşısında her zaman şu soruyu sor kendine: Bu sözcüğün imlemini biz nasıl öğrendik? Hangi örneklerde; hangi dil oyunlarıyla?” (Phil. 13. 77)
Dili anlamanın mantıksal analizi, gündelik bir dilin gramer kurallarından yalnızca, kendimizin bu kuralları ögrenirken yaptığımız alıştırmaları anımsamak yoluyla emin olabileceğimizi gösteriyor. Dili anlama, bir sosyalleşme sürecinin gücül olarak yinelenmesidir. Bu yüzden Wittgenstein ‘dil oyunu’ terimini, dili öğrenme süreçleriyle ilişkili olarak kullanıyor: “Sözcükleri kullanma sürecinin, çocukların ana dillerini ögrenirken oynadıkları oyunların süreci olduğunu da düşünebiliriz. Bu oyunlara dil oyunları diyeceğim.” (PhiI. 13. 7)
Dil oyunlarında, simgesel geçerlilik, mantıksal açıdan, anlamın doğuşundan ayrılamaz. Gelenekten öğrenilmiş. bir dil biçiminin ‘kusursuz düzenini’ belirleyen gramer kurallarının özgün bir statüsü vardır: bu kurallar artık simgelerin birbirine bağlanması için üstdilsel kurallar degil, dil eğitimi için didaktik kurallardırlar. Tam olarak söylenirse, dil oyunlarının grameri, çocukların belirli bir kültüre alıştırıldıkları kuralları içerirler. Gündelik dil, son üstdil olduğu için, içinde öğrenilebilecegi boyutu da içerir; bu yüzden bu dil, ‘salt’ dil değil, aynı zamanda praksistir. Bu bağlantı mantıksal olarak zorunludur, yoksa, gündelik diller sıkı sıkıya sürgülenmiş olurlardı; gelenekten öğrenilemezlerdi. Bu bağlantı, dili anlamanın içermelerin de, mantıksal olarak kanıtlanabilir. Ama gramer kuralları sadece simgelerin baglantısı degil, aynı zamanda, bu bağlantı aracılığıyla ögrenilebilen etkileşimleri de gösteriyorlarsa, o zaman, böyle bir sözdizimi” içiçe oldugu diller ve etkinlikler bütünüyle” ilişkili olmalıdır: — bir dili tasarımlamak demek, bir yaşam biçimini tasarımlamak demektir. (Phil. U. 19)
4. Winch, dil oyunu ve yaşama biçimi bağlantısını, dili anlamanın bu mantıksal yoluyla kanıtlamaktan kaçındı. Yoksa, dil analizini kullanarak çalışan bir sosyolojinin olanaklılığının koşullarını kendisi düşünsemek zorunda kalacaktı: çünkü dil analizi, dili anlamanın yal nızca belirgin bir biçimidir.
Her önerme yalnızca kendi dil oyununun bağlamı içinde anlamlıysa, ama öte yandan dil analizi monadsal dil oyunlarını, aile benzerliklerini ölçüp biçerek saydamlaştırıyorsa, o zaman, bu analizin hangi dil oyunundan yararlandığı sorulur. Wittgenstein bile dil analizinin üstdil oyunu sorusunu tutarlı bir biçimde yanıtlayamamıştır. Ama Wittgenstein’ın bu soruyu yanıtlaması gerekmez, bu soruyu reddedebilir. Bu yüzden, bu soru ancak, dil analizine ne zaman betimsel bir değer biçeriz, biçiminde sorulabilir. Wittgenstein’a dil analizinin ancak terapisel bir değeri vardır: dil analizi bir öğreti değil, bir etkinliktir. Dil analizinin ‘sonuçları’ aslına bakılırsa, söylenemezler, ancak gerçekleştirilebilirler; yani her defasında belirli bir dil oyununun işlemesine ya da boşa çıkmasına yarayan yardımlar olarak kullanılabilirler. Wittgenstein’ın Tractatus’u bitirdiği özgün tümceleri geri alması, Philosophische Untersuchungen için de geçerlidir. Winch bu çıkışa aldırmamaktadır. Dil analizini dil oyunlarının aşkınsal zihniyette bir etnografisi için, kendi kavrayışıyla, anlayıcı bir sosyoloji için öneriyorsa, tercüme etme sorununu ortaya koyması gerekir.
Winch, kuramsal bir istemde bulunuyor. Yani, içinde, bir dil oyununun gramerini, bir yaşama evreninin yapısı olarak betim1eyebiğim bir üstdili olanaklı görüyor. Uydurulmuş dil oyunlarının doğmatiği, kesin içkin bir yorumlama gerektiriyorsa ve değişik dil oyunlarının gramerlerini genel bir kurallar sistemine dayandırmayı dışlıyorsa,bu dil nasıl olan olabilir? Linch, soruşturmasının başına, Lessing’in Anti-Goeze’sinden aldığı bir ilkeyi koyuyor: “Ahlaki eylemlerin, çok değişik zamanlarda, çok değişik halklarda görülseler bile, kendi başlarına incelendiklerinde her zaman aynı kalmaları doğruysa, bu yüzden aynı eylemlere her zaman aynı adlar verilmiş değildir, ve onlara, kendi zamanlarında, kendi halkiarında verildiğinden başka bir ad vermek doğru değildir.”
Bu tümcede, bir sonraki yüzyılın tarihselciliği öncelenmiştir. Winch, Dilthey ’in bir dilbilimsel versiyonunu tasarlıyor görünmektedir. Dil analizcisi, muallaktaki bir konumdan, kendisi dil analizinin yükümlü tutulduğu özgün bir dil oyununun dogmatiğine bağlı kalmaksızın, etkinlikte bulunarak, gelişigüzel dil oyunlarının gramerinin içine girebilir. Winch, Schütz gibi naif bir biçimde, arı kuramın olanaklılığına güveniyor. Bu görüngübilimci de, eyleyen öznelerin yaşama evrenlerinin ona uyularak benmerkezci olarak kuruldukları yorumlama şemasına dayanıyor; kendisi ise sosyal bir çevreden kopmuştur. Çevreye bağlı, eyleme katılan biri perspektifinden, sosyal bir ortamın gözlemcisi perspektifine geçilen tutum değişikliği de bilimden önce yapılmıştır; bu yüzden bu tutum değişikliği Schütz için asla sorunlu olmamıştır. Elbette, Wittgenstein iletişimsel deneyimin koşullarını böyle etkileyici bir biçimde analiz ettikten sonra, dil bilimci bu masumiyeti artık paylaşamazdı.
Dil analizini betimsel bir niyetle yapar ve terapisel kendini sınırlamadan vazgeçersek, dil oyunlarının monadsal yapısı delinmek ve dil oyunlarının çoğulculuğunun içinde kurulduğu bağlam düşünsemek zorundadır. O zaman analizcinin dili de uzun süre her durumda ki nesne diliyle basitçe örtüşemez. Iki dil sistemi arasında, analiz edilen dil oyunlarının kendi aralarında oldugu gibi bir tercüme gerçekleşmelidir. Wittgenstein bu görevi,. benzerliklerin ya da aile benzerliklerinin bir analizi olarak belirliyor. Dil analizi ortak olanı görmeli ve ayrımları farklılaştırmalıdır. Ama bu iş artık terapisel bir işe bükülmeyecekse, karşılaştırmanın sistematik bakış açılarını gerektirir:karşılaştıran yorumcu rolündeki dil analizcisi, genel olarak bir dil oyunu kavramını ve çeşitli dillerin yakınsadıkları somut bir önanlamayı her zaman önceden varsaymalıdır. Yorumcu çeşitli sosyalleşme modelleri arasında iletimi sağlar; aynı zamanda bu tercüme sırasında, kendisinin içinde sosyal modele dayanır. Düşünsemeli dil analizi aslında, çeşitli dil oyunları arasında bir iletişim gerçekleştirir; kültürü ve dili yabancı bir ülkedeki antropolog örneğinin seçilmesi bir raslantı degildir. Wittgenstein, burada yalnızca bir sosyalleşmenin başka yaşam biçimleri içindeki gücül yinelenmesini görünür kılmakla, yeterince analiz yapmamış olmaktadır. Yabancı bir kültür için de bulunmak yalnızca, bu kültürle kendi kültürü arasında bir tercümenin başarılı olması ölçüsünde olanaklıdır.
Böylelikle, Wittgenstein’ın içine adım atmadığı, yorumbilgisinin alanı açılmaktadır. Winch, dil analizinin ve özel bir dil analizi olarak temellendirmek istediği anlayıcı sosyolojinin yorumbilgisel özdüşünsemesinden ancak bir koşulla; kuram için, gelişigüzel gündelik dillerin gramerlerinin ona tercüme edilebildikleri bir üstdil bulsaydı, kaçınabilirdi. O zaman her bir ilksel dilin analizcinin diline çevirilmesi ve böylelikle analiz edilen dillerin birbirlerine çevrilmeleri biçimselleştirilmiş ve genel dönüştürme kurallarına göre yapılmış olurdu.Son üstdil olarak gündelik dilin düşünsemeli oluşunun, bizi içine soktuğu kısır döngu kırılmış olurdu Dil analizi artık dil oyunlarının pratiğine bağlı kalmazdı kuramsal yaklaşımda yorumbılgısıne gerek duyulmadan sosyolojı ıçın de verimlı hale getirilebilirdi.
Fodor ve Katz, Chomsky ’nin çalışmalarına dayanarak, dilin üst kuramı için bir program geliştirdiler.’ Öncelikle, burada yalnızca, gerçi Wittgenstein’ın bir bütünsel dil programından daha az iddialı olmayan bir düşüncenin açındırılması söz konusudur. Yeni pozitivizmin evrensel dili, empirik olarak anlamlı önermelerin biçimsel koşullarını bir gramerin bağlayıcılığıyla gösteren bir dil sistemi serimleme iddiasındayken Fodor ve Katz, gerçek dil davranışını, dilbilimsel kurallarla ilişki içinde açıklayan deneyim bılımsel bır kuram tasarlamaktadırlar. Dönüştürme grameri gündelik dille bağlantılı her gramerden bağımsız. olmalıdır; dönüştürme grameri, bir evrensel dil anlamında değil, bir evrensel gramer anlamında genel bir sistemdir. Gelenekten öğrenilmiş dillerden biriyle anlaşma sağlandığında iyi bilinen tüm sözdizimi ve semantik kurallarının betimlenişleri, bu kuramdan türetilebilmelidirler. Dilbilimsel kurallar sentez kurallarıdır:bu kuralları içselleştirmiş olan bir kişiye, belirsiz bir sayıdaki tüm ‘ anlamaya ve kendisi de üretmeye yetkin kılarlar. Anladığımız ve kurduğumuz tümceler sadece işittiğimiz ve öğrendiğimiz tümceler değildir daha önce hiç duymadığımız tümceleri de anlar ve kurarız yeter ki öğrendiğimiz kurallara göre biçimlendirilmiş olsunlar. Bu tür üretici kuralların betimlenişleri, nesnelerini gramerler ya da kuramlar oluşturduğu için, dilin bir üst kuramı olarak adlandırılabilecek bir kuramın nesne alanını oluştururlar: “Dilbilimsel kuram, doğal dilin dilbilimsel betimlenişlerinin özelliklerini ele alan bir üstkuram dır. Dilbilimsel kuram, özellikle, bu betimlenişlerin ortak yönlerinin ne olduklarıyla — dilbilimsel betimleyişin tümelleriyle, ilgilenir.’Elbette, Fodor ve Katz, sonra kuram dilinin, açıklanışlarına yarayacağı dil oyunlarının tikelciliğinden sistematik olarak bağımsız olduğunu varsaymak zorundadırlar. Bu kabul tartışılmaz.
Fodor ve Katz sadece, gelenekten öğrenilmiş bir dilden bağımsız olarak, yani arı kuramsal önermeler olası her gündelik dil için, betimleyici açıdan uygun bir gramer türetmeye izin veren genel bir dilbiliminin, kurucu ve terapisel dil analizinin butünleyici zorluklarından kaçınabileceğini gösteriyorlar: “Gündelik dil ve pozitivist yaklaşımlar dilin doğasının ve incelenişinin uyuşmaz kavramlarını sunar.
Pozitivistler doğal bir dilin yapısının, mantıksal bir sisteminki gibi aydınlatıcı olduğunu iddia ederler ve doğal dillerin mantıksal sistemlerin kurulmasıyla incelenebileceğini savunurlar. Gündelik dil filozofları mantıksal bir sistemin, doğal bir dilin zenginliğine ve karmaşıklığına ulaşabileceğini yadsırlar. Dil, diye iddia ederler, aşırı karmaşık bir sosyal davranış formudur ve tikel sözcükler ve ifadelerin ayrıntılı çözümlemeleri aracılığıyla incelenmesi gerekir. Bu şekil de pozitivistler, tam da doğal dil filozoflarının en çok kullanım olguları üzerinde durduğu noktada, rasyonel yeniden kurma ya da yeniden formüle etme gereksinimi üzerinde durma eğilimi gösterirler.” Ve daha ilerde: “Pozitivistler ve gündelik dil filozofları arasındaki uyuşmazlıklar, çeşitli noktalardaki vurgu farklılıklarını gölgeler. Pozitivistler esas olarak tümcelerin çözümlenmesi ve çıkarsama ilişkileriyle ilgilenirlerken, gündelik dil filozofları kendilerini daha çok sözcüklerin kullanımının incelenmesine verme eğilimindedirler. Bu fark, basit bir araştırma önceliklerine ilişkin bir uyuşmazlığı temsil etmez. Daha çok, gündelik dil filozofunun, pozitivistin bilimin dilinin mantıksal sözdiziminin yapısıyla ilgilenmesinin aksine, somut kişilerarası durumlarda dilin işleviyle ilgilenmesini temsil eder. Bu farkın arkasındaki çatışma, dilin en iyi, ifade edilebilir kurallarla eklemli bir sistem olarak görülebileceği inancı ile dilden söz etmenin, en temelde, belirsiz büyüklük ve çeşitte bir konuşma epizodları dizisinden söz etmek demek olduğu inancı arasındadır.”’
Gündelik dilin genel kuramı, iki bakış açısını, kuramsal düzlemdeki biçimselleştirilmiş bir dilin üstünlüklerini ve veriler düzlemin de doğal dil oyunlarının göz önünde bulundurulmasını birleştirecektir. Gündelik dilin bir biçimselleştirilmesi söz konusu değildir; çün kü bir yeniden kurma sırasında bu dil, gündelik dil olarak ortadan kaldırılır Hedeflenen daha çok gündelik dilin biçimselleştırılmış bir serimlenişidir, yani, verili bir dilde olası iletişimlerin temelinde yatan kuralların tümdengelim yoluyla gösterilmesidir.
Kurucu dil analizi şimdiye dek Principa Mathematica örneğıne sadık kalmış ve deneyımbılımsel kuramların serımlenışı ıçin kımı zaman uygun olan ama ılkesel olarak gundelık dıldekı gramerlerın serımlenışı ıçın uygun olmayan bağlamsız dillerin örneklerını üretmıştır Öte yandan terapısel dil analızı genel olarak kuramdan kaçar Kendinı gundelik dıldekı sezgılerın farklılaştırılmasıyla sınırlar Biraz ılıneksel bır içeriği vardır, çünkü bir dil kullanımının, somut koşullarda, kurumsallaştırılmış iletişim kurallarına çarpıp çarpmadığını, durumdan duruma açıklayabilir. Fodor ve Katz, böylelikle, her iki tarafın da karşı argümanlarını alıyorlar: “Gündelik dil filozofu, pozitiviste karşı çok doğru bir biçimde, bir formüle edişin, doğal bir dilin, yapısını yalnızca dilin yapısını yansıtana kadar açınlayan bir kuram olduğunu ileri sürer. Gereksinilen, rastgele. seçilmiş yapay dilin görece basit yapısını degil de, doğal bir dilin tam yapısal karmaşıklıgını esas alan ve temsil eden bir kuramdır.”’ Ve tersine olarak, şu bütünleyici itiraza da hak veriyorlar: “Pozitivistin gündelik dil filozofunu suçladığı, dogal bir dilin bütün yönlerden, formal yapısının bir özgülleştirilme sini kanıtlamayı başaramadıgı iddiasının fiiliyatta tatmin edici olmadığını kabul etmeliyiz. Üretici ilkeler dogal bir dilin bağlı olduğu sözdizimsel ve anlambilimsel karakteristiklerini belirlediği bu yapı dan dolayı bu böyledir. Bu ilkeler, dilin her ve bütün tümcelerinin nasıl yapılandığını ve tümceler ve ifadelerin nasıl anlaşıldığını belirlerler. Bu, gündelik dil filozofunun tümcelerinin ve önermesel cümlelerin yapısını incelemeyi göz ardı edişi açısından dilin tümleşik özelliklerinin sistematik karakterinin anlamını değerlendirmede başarısız oluşudur.”
Her iki dil analizci yaklaşım biçiminin birbirini bütünleyen zayıflıklarına işaret etme ne denli inandırıcı olsa da, ancak, gündelik dilin genel bir kuramının neden istenilir olduğuna ilgi uyandırabilir; bu programın uygulanılabilirliği için bir argüman vermez. Bir dönüştürme grameri hakkındaki, şimdiye dek varolan tüm makaleleri burada tartışamam öyle görünüyor ki, bu makaleler, karşılaştırmalı dilbilimi ve sosyal dilbilimi alanında, kabullerin işlemselleştirilmesi açısından büyük önem taşıyorlar. Böyle bir düşüncenin sadece tasarlanmakla ve deneysel olarak kanıtlanmakla kalmayıp, empirik olarak da yerine getirilip getirilmeyeceği, tartışmalıdır. Bu deneme, tin tarihsel düzlemde önce tarihselcilikte ortaya konulmuş olan ve günümüzde, dilbilimi düzleminde, Sapir ve Whorm’un çalışmaları sonucunda yenilenmiş olan görelilik kuramını ele alıyor. 192a Üstkuramın dili de belirli gündelik dillerin gramerine bağlı kalmıyor mu? Yoksa, salt dil yapılarının kusursuz betimlenişlerine izin vermekle kalmayıp. gelenekten öğrenilmiş her dili, yapı betimlemelerinin keyfi ya da rastlantısal bir dizisinden sistemli bir biçimde ayıran. biçimsel özellikteki tümcenin tamlanmasına izin veren, kültürden bağımsız bir çerçeve bulunabilir mi?
Yöntembilgisel bağlamımız açısından önem taşıyan, ilkesel bir zorluğa değinmek istiyorum. Gündelik dildeki yapıların genel bir kuramı, Chomsky ’nin ikna edici bir biçimde gösterdiği nedenlerden ötürü ,davranışsalcı bir tutum içinde olamaz. Yani bu kuram, yalnızca iletişimsel deneyimde veri olan verilere bağlıdır. Dil bilimi, kuruluşlarını öncelikle bir dil topluluğunun ortalama sosyalleşmiş üyelerininin sezgisel deneyimlerine dayamalıdır; bu ‘doğuştan konuşmacıların dil duygusu, kusursuz olarak biçimlendirilmiş tümceleri, gramer olarak sapma gösteren tümceler den ayırt etmeye yarayan kıstasları verir. Kuramsal kabuller de aynı dil sezgilerinde yeniden sınanmalıdırlar. ‘Bazen, işlemsel kıstasın, bu bağlamda, özel ve ayrıcalıklı bir konumu olduğu düşünülebilir, ama bu kesinlikle yanlıştır. En temel nosyonlar dışında hiç işlemsel kıstas olamayacağı konusunda tamamen emin olabiliriz. Ayrıca, açıklayıcı kuramlar gibi işlemsel testler de, eğer tam yerindeyseler. içebakışsal yargısına karşılık gelme koşuluna uymalıdırlar.
Elbette deneyim zemini ‘dil sezgisi’ ve ‘içe dönük yargılama’ ile yeterince belirlenmiş olmaz. Aslında, iletişim kurallarının öznelerarası geçerliliğini deneyimi söz konusudur: geleneksel dil toplulukları çerçevesindeki dil biçimlerinin ‘kusursuzluğu hakkındaki yargı, bu biçimlerin, işleyen dil oyunlarını parçaları olup olmadıkları ve etkileşimlerin pürüzsüz bir akışını sağlayıp sağlamadıkları deneyimine dayanır. ‘Doğuştan’ konuşmacıların dil sezgileri denilen şeyler, kesinlikle kişisel deneyimler değildir; bu sezgilerde her işleyen dil oyununa sessizce eşlik eden, kolektif görüş birliği deneyimi tortulanmıştır. İletişim kurallarının geçerliliğinin öznelerarasılığı, eylemlerin ve beklentilerin karşılıklılığında kendini gösterir. Bu karşılıklılığın oluştuğunu ya da başarısız kaldığını, yalnızca katılan taraflar deneyimleyebilirler; ama bu taraflar bu deneyimi öznelerarasında yaşarlar: bu konuda bir görüş ayrılığı olamaz, çünkü bu deneyim, ancak tarafların etkileşimin başarılması ya da başarısızlığa uğraması konusundaki görüş birliğiyle oluşur. Bununla, tam da, düşünsemeli dil analizinin içinde devindiği boyut tanımlanmıştır. Ama genel bir dil biliminin kuruluşu ve sınanması, bu boyuttaki kararlara bağlıysa, bu kuruluş, düşünsemenin Wittgenstein’ın önceden gösterdiği akışından dışarı zor çıkar.
Fodor ve Katz bu tehlikeyi görüyorlar: “Dilbilimsel kuramın kurallarının kurulmasında karşılaşılan ana tehlikelerden biri, onların yalnızca dilbilimsel sezgiye başvurulduğu anlarda çalışa bilir olarak formüle edilebilmeleridir. Bu da, kastedilen amaçlarına hizmet eden kurallar açısından, akıcı konuşan bir konuşmacının, bunların uygulanmasına kılavuzluk eden dilbilimsel becerilerini uygulamasının zorunlu olduğu anlamına gelir. Bu da bir kısırdöngü oluşturur: akıcı konuşan konuşmacının becerilerini yeniden kuranın kurallar olduğu varsayılır, ama bu kurallar, konuşmacı, bu becerilerini onlar uygulayarak kullanmadıkça bu işlevlerini yerine getiremezler. Kuralların, uygulanması için konuşmacının becerileri ne kadar gerekliyse, kuralların inşasının başarısızlığı için de en az o kadar gereklidir.”
Bu iki yazar, sadece tehlikeyi değil, tehlikenin kaynağını da görüyorlar; ancak, tehlikeden olası kaçınma biçimi pek inandırıcı gelmiyor: “Akıcı konuşan konuşmacıların sezgileri, dilbilimsel kuram açısından hesaba katılması gereken veriyi belirler. l...l Böylesi sezgiler açık vaka kümeleri kurar: bir yandan, gramatik olarak iyi biçimlendirilmiş sözcük dizileri, öte yandan gramatik olmayan sözcük dizileri. Sezgisel olarak belirlenmiş açık vakalar, dilbilimsel bir kuramın ku rulmasına empirik sınırlamalar getirir. dilbilimsel sezgiyi devreye sokmak, eklemli bir tanımlama sisteminde iyi tanımlanmış kuramsal yapıların yerine sezgileri geçirildiğinde ya da sezgilerin kuralların uygulanışını belirlemesine izin verildiğinde sorunu ispatlar. Uygun oranda sezgi, dilin incelenmesi için zorunludur, ama yanlış kullanılırsa incelemeye zarar verir.”
Fodor ve Katz, ‘sezgi’nin, yani dil duygusu denilen şeyin altında neyin yattığını açıklığa kavuşturamadıklari için, bu kavramla bir biçimde başa çıkmış olan empirik bilimlerin avadanlıgına naif bir biçimde güveniyorlar. Ama dil sezgileri dil kuramlarının sınanması için yalnızca, araştırma teknigiyle çözülebilecek genel bir sorun deği kuramın yapısına sistemli bir biçimde bağlı olan bir sorun oluşturuyorlar. Kuramsal dilegetirimler, birincil dilde formüle edilmedikleri için, uygulamanın genel kuralları gereklidir. Bu kurallar bilindiği gibi, ölçme yönergeleri biçimindedirler. Ancak, genel bir dil biliminin kendini göstermesi gereken veriler, sadece, bir dil oyununa katılan tarafların iletişimsel deneyiminde verilidirler. Kuramın yapı betimlemelerini sınamak isteyen kimse, bu deneyime başvurmalıdır.
Bu yüzden ölçme araçları, kendisine soru sorulan her ‘doğuştan’ konuşmacının, kuram dilini kendi diline çevirmeyi bizzat üstlendiğini görmezden gelemezler. Burada, konuşmacı, kendi dilinin gramerine uyar. Böylelikle, “dil sezgi1erinin uygulama kurallarını da belirlemeleri”nden kaçınılamaz.
Sosyal Bilimlerin Mantığı Üzerine-Jürgen Habermas-Çev: Mustafa Tüzel-Kabalcı Yayınevi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)