3 Mayıs 2010 Pazartesi

Hayk Kirakosyan


Ülkemizin en önemli görüntü yönetmenlerinden Hayk Kirakosyan Plato Meslek Yüksek okulunda dersler vermeye başladı.

Daniel Garcia Andujar - Postkapital Arşiv 1989-2001


Sergi; Plato Meslek Yüksekokulu, Riva Egitim Kültür ve Sanat Vakfi ile Ispanya Disisleri Kültür Kurulusu (SEACEX) tarafindan ve Ispanyol Büyükelçiligi-Ankara ile Cervantes Enstitüsü-Istanbul destegiyle düzenlenmistir.

21Nisan-27Haziran 2010 tarihleri arasinda sergiyi gezebilirsiniz.

Proje, esit ölçekte, bir multimedya instalasyonu, sahne sunumu, açik veri tabani ve atölye çalismasi olarak tasarlanmistir ve sanatçinin geçtigimiz 10 yil içerisinde Internet’ten derledigi 250.000’in üzerinde belgeden (metinler, isitsel dosyalar, videolar vs.) olusmaktadir.


Postkapital, geride biraktigimiz 20 yillik zaman diliminde, dünya genelinde sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel ölçekte yasanan sert degisimi ve bu sürecin 1989’da Berlin Duvari’nin yikilmasi ve 2001 yilindaki 11 Eylül saldirilari ile simgelesen enstantanelerini eksen almaktadir. Andujar, Duvar’in yikilmasinin ardindan yasanan gelismeleri post-komünizm degil, post-kapitalizm unsurlari olarak degerlendirmektedir. Bu noktada beliren soru ise kapitalist toplumlarin bir zamanki esdegerlerinin yoklugunda ne ölçüde degistigi ve 1989 ile 2001 olaylarini takip eden küresel siyaset ortaminda baska hangi yeni duvarlarin örüldügüdür.


Kapitalizmin zafer iddialari ile Bati demokrasileri-eski Yugoslavya’daki çatismalarin, Irak’taki savasin ya da daha yakin tarihte ABD’de finansal piyasalarda yasanan dalgalanmalarin gösterdigi üzere, barisi, güveni ve istikrari saglayamamistir. “Postkapital”, 21. yüzyilin karmasik ve çeliskili olgularini, temsili yapi çerçevesinde ele almayi amaçlayan bir çalismadir; prelüdü Andujar tarafindan 1989 ve 2001 olaylari arasindaki zaman dilimi olarak gösterilen bir dönemin degerlendirilmesidir.


Ingilizce bir terim olan “postkapital”, hem finansal sermayeye hem de baskentlere atifta bulunmakta ve bu kapsamda, kapitalist toplumlardaki dönüsümleri ve kent merkezli güçlerinin degisimini arastirmaktadir.


Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçisin önemi, ilk olarak 1989 yilinda Cenevre Arastirma Enstitüsü (CERN) tarafindan saptanmistir. Bu nedenle “Postkapital”, yenik kapitalizmin ütopyalarindan çok, “network”lesmis enformasyon çaginin hem üretip hem de dayattigi, ve yasamin her alanini etkileyen karisikliklar üzerinde durmaktadir.


Günümüzün enformasyon ve depolama odakli medya ortaminda, sanatçinin teorisine göre, bilgi, arsiv ziyareti ile degil, networklesmis arsivlerden yasam araciligi ile edinilmektedir. Bu nedenle de, bilginin yorumlanmasina önemli bir rol düsmektedir. Bu açidan “Postkapital”, arsivlerin birbirleriyle çapraz baglantilar kurdugu açik bir modeldir; kullanisli ve uygulanabilir oldugu kadar mecazidir de...

Iris Dressler (Almanca-Ingilizce çeviri: Dawn Michelle D’Atri)



Türkiye 80’lerin basinda neo-liberal ekonomiye geçmesiyle birlikte çok hizli bir sekilde, çok büyük sosyal, siyasi, kültürel degisimlere sahne oldu. Biz herseyi birebir yasarken, ne bu degisimlerin kaydini tutabildik, ne de hizinin farkina varabildik. Hayatimizi dönüstüren bu degisikliklerin arkasinda yatan sebepleri, bize olan etkilerini sorgulamaya firsat vermeyen bu hizi yavaslatmak, görsel bir veriye dönüstürmek, hayatimizda olup bitenleri anlamak için, atladigimiz bir çok detayla tekrar yüzlesmemizi saglayacaktir.

Postkapital, geride biraktigimiz 20 yillik zaman diliminde, dünya genelinde sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel ölçekte yasanan sert degisimi ve bu sürecin 1989'da Berlin Duvari’nin yikilmasi ve 2001 yilindaki 11 Eylül saldirilari ile simgelesen enstantanelerini eksen almaktadir. Andújar, Duvar’in yikilmasinin ardindan yasanan gelismeleri post-komünizm degil, post-kapitalizm unsurlari olarak degerlendirmektedir. Bu noktada beliren soru ise kapitalist toplumlarin bir zamanki esdegerlerinin yoklugunda ne ölçüde degistigi ve 1989 ile 2001 olaylarini takip eden küresel siyaset ortaminda baska hangi yeni duvarlarin örüldügüdür.

Ingilizce bir terim olan “postkapital”, hem finansal sermayeye hem de baskentlere atifta bulunmakta ve bu kapsamda, kapitalist toplumlardaki dönüsümleri ve kent merkezli güçlerinin degisimini arastirmaktadir.*

Bugün, medya bizim için takip edilemez bir hizda ve miktarda imgeler topluyor ve dagitiyor. Bu imgeler tarafindan çevrilmis durumdayiz ve her zamankinden de fazla, bütün iletisim teknolojileri –geç kapitalizmin etkili aygitlari olarak– büyük ölçütlerdeki imge ataklariyla yasamimiza karisiyorlar. Ancak, yine ayni kaynaklarin bize ögrettigine göre herhangi bir imgenin anlami, baglamina göre degisir. Bizim için yaratilmis olan sadece imgeler degil, ayni zamanda ideolojiler ve imgelerin ardindaki gerçeklerdir.

Bu açidan “Postcapital”, Daniel García Andújar tarafindan gelistirilmis olan arsiv ironik bir sekilde sorgulayicidir, algimizdaki ve açiklamalarimizdaki siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal ve hatta teknolojik sartlari ve gerçeklerdeki atlamalari ortaya çikararak ayni silahla vurur. Böylece, Andújar, bilissel mekanizmalarimizi dizinler. Andújar’in projesi, genis ve kaotik bir yiginin medyatize edilmis imgeleri arasinda akla yatkin baglantilar kurmaya çalisir. Amaci, izleyiciye/kullaniciya on yillik farkli zaman dilimlerinin belirli dönemlerindeki olaylar arasinda, çok yönlü baglar yoluyla iliski kurmaya yardim eden bir sistem olusturmaktir.

Basak Senova

*Dressler, Iris. “Postkapital. Arsiv 1989-2001”. Lapses/*3. Ed. Basak Senova. (Almanca-Ingilizce çeviri: Dawn Michelle d’Atri Dawn, Ingilizce- Türkçe çeviri: : Nusin Odelli) Birinici Baski. IKSV. Istanbul, s.134-136. ISBN: 978-975-7363-77-

Fowles üzerine

Hikayeci, şair ve denemeci olan İngiliz romancı 1926’ da doğdu. Fowles, mit ve gizemi gerçekçilik ve varoluşçu düşünce ile birleştiren romanlarıyla yüzyılın önemli yazarları arasına girmiştir.

Gerilim romanı, Viktoryen romanı, ortaçağ öyküsü ve otobiyografi gibi geleneksel düzyazı biçimleriyle deneyler yapmış, bu biçimler aracılığıyla yirminci yüzyıl sanatını ve toplumunu yorumlamıştır. Fowles, karmaşık durumlar ve efsane, sanat ve tarihten alınma unsurlarla dolu sahneler yaratan, anıştırma ve betimleme tekniklerini sık kullanan bir yazardır. Romanların anlatı yapısı güçlü, karakterleri canlı, inandırıcıdır. Bu karakterlerin çoğu toplumun genel geçer kurallarının dışında yaşar; romanların dramatik gerilimi bu karakterlerin kendilerini yeniden değerlendirmelerini gerektiren can alıcı dönüm noktalarına ulaşmalarıyla sağlanır. Fowles’ın kadın kahramanları zeki ve bağımsızdır; erkek kahramanlar ise hayatlarındaki bulmacalara yanıt arayan genellikle kararsız ve yalıtılmış durumdadırlar. Çoğu zaman aradıkları basit çözümleri bulamadıkları gibi arayışları esrarın daha da artması ile sonuçlanır. Fowles, her şeyi bilen Tanrı yazar rolünü rededer; bu tavrı, romanlarına okuru tatmin edecek sonuçlar yazmayı reddetmeyi de içerdiği gibi, bazı okurlarını da kızdırmıştır. Oysa Fowles, yarattığı kahramanları kendi sınırları içinde seçme ve davranma özgürlüğü tanımanın yazar sorumluluğunun gereği olduğuna inanır. Bu uygulama, Fowles’ın iradesini ve bağımsız düşüncelerini kullanarak topluma uyum göstermeye direnen ve böylece şansın hayatı üzerindeki etkisini sınırlayan “sahici” insan anlayışına koşuttur.

1968 yılından itibaren Fowles, İngiltere’nin güneyinde, küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis’te yaşadı. Yaşadığı yerin yerel tarihine duyduğu ilgiden dolayı 1979’da Lyme Regis Müzesi’nin kuratörlüğüne atandı. 5 Kasım 2005'te öldü.
Yukarı



ABANOZ KULE
Çağdaş İngiliz edebiyatının en tartışmalı adlarından Fowles’u, varoluşçu deneyim ve aşk üçgeninin damıttığı yoğun bir uzun hikayesiyle sunuyoruz. Kitap, cinsel tutku ve sosyal görev, kutsal ve lanetli, soyutlama ve empati, romans ve gerçek gibi karşıt ve tamamlayıcı duyguların karmaşası, imgelerin yoğunluğu ve büyüleyiciliği ile yüreğe dokunan bir baş eser.
Çeviri : Münir H. Göle
İletişim Yayınları

FRANSIZ TEĞMENİN KADINI
İngiliz edebiyatının yaşayan belki de en büyük ustası olan John Fowles, anlatı kurmaktaki mahreti, çarpıcı üslubu ve deneyciliğiyle dikkati çeken bir yazar. Hiç abartmadan yüzyılın en iyi romanları arasında sayabileceğimiz Fransız Teğmenin Kadını'nda bu özellikler mükemmel bir bileşime ulaşıyor. Bir kere olağanüstü başarılı bir atmosfer yaratıyor yazar, Viktorya döneminde yaşamının en anlama geldiğini bütün netliğiyle ortaya seriyor. Sonra eşine az rastlanır bir gizem yaratıyor, kitap bittiğinde bile gizeminden bir şey kaybetmeyen bir gizem bu. Ve nihayet bilgeliğine sizi hemen ikna eden bilge ve son derece zeki bir denemeci üslubuyla varoluşculuğun "sahicilik" ve özgürlük arayan insan soyutlanmasını ete kemiğe büründürüyor, ama tanrı anlatıcı rolünü de sorgulamaktan geri kalmıyor.

Fowles dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden biri olan, her şeyin ve özellikle de edebiyatın sıkı kurallara ve "görev" bilincine bağlı olduğu Viktorya çağından aykırı bir aşk öyküsüyle sesleniyor okura. Roman başarısını büyük ölçüde nefis diyaloglarına ve iki karakter arasındaki gerilime borçlu. Kadınların "görev"lerinin boyun eğme ve çocuk yapmayla sınırlı olduğu bir dönemde, romanın kadın kahramanı Sarah, inanılmaz sezgi gücü, özgürlüğe olan tutkusu ve estetik olana duyduğu sevgiyle hemen romanın çekim merkezine yerleşiyor. Toplumsal kodları umursamaksızın sevmek neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmayan özgür bir kadın Sarah. Erkek kahraman Charles ise görmüş geçirmiş bir aristokrat, ama görmüş geçirmişlikte bir aristoktrattan beklenenler arasıdnaki dengeyi tutturmakta zorlanan biri. Sarah'yla tanıştıktan sonr bu bıçak sırtındaki denge darmadağın olur. Charles, çağının toplumsal statüsünün, eş dost çevresinin talepleri ile yolu aşktan geçen Aşkınlık ve Sahicilik, tek kelimeyle Özgürlük arayışı arasında bir seçim yapmak zorunda kalır...

Roman okumanın benzersiz hazzından haberdar olanlar, Nabokov'un deyimiyle "belkemiğini titreten" kitaplar okumayı özleyenler ve sahici bir aşk yolculuğuna çıkmak isteyenler için...
Çeviri : Aslı Biçen
Ayrıntı Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com



ARISTOS YAŞAM ÜZERİNE NOTLAR
Aristos başlığını taşıyan deneme kitabında "yaşam" üzerine tuttuğu notları bir araya getiriyor. Kitabın temel esin kaynağı, MÖ 5. yüzyılda, kendi ülkemizin topraklarında, Efes'te yaşamış olan filozof Herakleitos'un günümüze ulaşan notları. Kitaba ana başlığını veren "aristos" sözcüğü, Yunancada "en yüksek derecede iyi, türünün en iyi ya da en mükemmeli olan bir insan ya da nesne", anlamına geliyor. Fowles'a göre, aristos'u tümüyle barındıran hiçbir kurum yoktur; hiçbir ülke, hiçbir sınıf, hiçbir kilise, hiçbir siyasal parti.

Fowles, kitabında insan özgürlüğünün kendini ortaya koyduğu çeşitli biçimleri irdeliyor ve bu arada, sözgelimi "nemo" gibi, Freud kökenli gölgede kalmış kimi kavramları da, yeni bir boyut -siyasal boyut- katarak geliştiriyor. Fowles'a göre, sanatın kılgısı ve deneyimi, insan için özel değeri onun gerçekliğe bilimden daha yakın olmasıdır. Sanatın en iyi ele geçirdiği şey zamandır. Bir başka deyişle, insan hayatının boşunalığının, gelip geçiciliğinin asli duygusu olan nemo en iyi "sanat" aracılığıyla ortadan kaldırılmış olur.

Fowles bu temel kavramlar çerçevesi içinde; Hıristiyanlık, Lamacılık gibi dinlerin; hümanizm, varoluşçuluk, sosyalizm gibi önemli düşünce akımlarının ya da faşizm gibi bir sosyal hareketin temel görüşlerine tekrar tekrar değinerek günümüze damgasını vurmuş olan materyalist kültürle derinlikli bir hesaplaşmaya girişiyor ve kültürümüzün temellerini enine boyuna sorguluyor. İlk bakışta belki biraz kötümser, ama son derece çarpıcı ve güçlü bir sorgulama bu.

Aristos, bizlere büyük romancı Fowles'ın düşünce dünyasının derinliğini göstermekle kalmayıp geniş hayal dünyasına ilişkin kimi ipuçlarını da veriyor; sırf bu nedenle bile Fowles'ın kurmaca yapıtlarıyla tanışık olanların asla kayıtsız kalmamaları gereken bir yapıt...
Çeviri : Serdar Rifat Kırkoğlu
Ayrıntı Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com



KOLEKSİYONCU
Koleksiyoncu, İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından John Fowles'un, birçok yayınevinden geri çevrilme talihsizliğini yaşayan; ama yayımlandığında kendisine bugünkü ününü getiren ilk romanı. Fransız Teğmenin Kadını, Yaratık, Mantissa ve Büyücü gibi başyapıtların habercisi...

Koleksiyoncu, bir kelebek koleksiyoncusuyla, aşık olarak kaçırıp zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki "mecburi" ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles'un olağanüstü üslubu ve ustalığıyla, bu ilişki, başka birçok ilişkiye de gönderme yapmakta, ahlaki kaygılarla baskı altına aldığımız yabanıl doğallığımız içinde, aslında neyi nereye kadar haklı ve geçerli bulabileceğimiz gerçekliğiyle bizi yüzleştirmektedir.

Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki "iktidar" ve "teslim olma" isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında alt sınıfın üst sınıfa yaranma, üst sınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek "yığınları" mümkün olduğunda kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir.

Sadece bir psikolojik gerilim romanı olarak okunduğunda bile inanılmaz tatlar alacağınız Koleksiyoncu, bunun ötesine geçmekten ve kendi karanlıklarıyla yüzleşmekten korkmayanlara... Ya da Fowles'un dediği gibi "Her insan kendisi için bir giz olmalıdır" sözüne inananlar için.
Çeviri : Münir H. Göle Ayrıntı Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com



MANTISSA
Yazar ile esin perisi arasındaki çapraşık ama aynı zamanda şiddet ve sevecenlik dolu o kadim ilişkiyi anlatıyor Mantissa'da Fowles. Perinin sanatçıyla ilişkisi yoğun bir tensellikle donanmış olsa da, var olan yaşantı çok daha karmaşık bir duygusal gelgite dönüşüyor. Fransız Teğmenin Kadını, Yaratık ve Büyücü gibi başyapıtları arasında sayılabilecek bu romanında Fowles alaycı ve acımasız bakışını bir fener gibi okurun gözüne tutarken sorular soruyor, sorduruyor. Yazar esinini alıp edebi bir forma dönüştürürken periye ödenen bedel nedir gerçekte?

John Fowles, Mantissa'da ördüğü "ince ama güçlü ağ"da edebiyat, aşk ve erotizmi farklı düzlemlerde karşı karşıya getirirken okuru düşündürdğü gibi, eğlendirmeyi de elden bırakmıyor.

Bir hastane odasında yatan romancı Miles Green hafızasını yitirmiştir. Esin perisi Erato ise sırayla sevecen bir doktor; onu anti-feminist, burjuva elitisti olmakla eleştirip "edebi suçları"nı sayan bir punk; bir geyşa; otoriter bir roman perisi olarak sahneye çıkar Green'in yarı bulanık dünyasında. Tenin ve sözün çarpıcı diyaloglarının egemen olduğu bu fantastik kurguda gerçekliğin ve yaratıcılığın doğasını, sanatın yabancılaşmasını, günümüzde edebiyatın giderek kendine dönük bir üsluba geçişini, kadın-erkek ilişkilerini ve yaşam-sanat ekseninin bileşik kaplarında değişen dengeyi, Fowles'in zekice gözlemleriyle izleriz. Miles Green sonunda, kendine şu soruyu sorar: "Kadınlarla, gerçeklik batağında mücadele edersen, başka bir deyişle laf yarışına girersen, her zaman kaybedersin. (...) Acaba kadınlar, sırf intikam almak, kendilerinden daha iyi olan erkeklerin kafasını karıştırmak, dikkatini dağıtmak, hayati önem taşıyan entelektüel istek ve özlerini mantissalar için boşa harcatmak amacıyla mı edebiyatı icat ettiler?" Ne dersiniz?
Çeviri : Aysun Babacan
Ayrıntı Yayınları
On-line Satın Alabilirsiniz:
kitapyurdu.com http://www.kitapyurdu.com



Yukarı

BÜYÜCÜ
Nicholas'ın dertleri, kız arkadaşı Alison'u terk edip bir Yunan adasında İngilizce öğretmenliği görevini kabul etmesiyle başlar. Orada Büyücü'nün, Conchis'in ağına düşer. Böylece başlayan olağandışı tanrı oyunu, sorumsuz delikanlıya ahlaksız geçmişinin sonuçlarını öğretmek için hazırlanmıştır. Conchis öğrencisini bir gerçek yaşam oyununda düğümler ve duygularını çok çekici ikiz kardeşler June ve Julie aracılığıyla karıştırarak büyüsüne kaptırdığında, Büyücü onu yaşamını yeniden kurmaya zorlar. Oyun, insan bilinçaltına olağanüstü bir yolculuğa dönüşür. Nicholas'ın oyundan kurtulabilmesi için kendi taktığı maskeleri dış dünyaya yansıttığının bilincine varması, gerçekle kurguyu birbirlerinden ayırabilmesi, yanılsamalarını yıkıp gerçeği bulgulaması, aşkı ve cinselliği öğrenmesi, özgürlüğünü anlaması gerekmektedir. Bunun için de yolunu yitirmeli, yeniden, yeni bir dünyada bulmalıdır.

Çeviri: Münir H. Göle
Afa Yayınları
Yukarı

YARATIK
Yaratık, günümüz İngiliz edebiyatının en ilginç ve en çarpıcı gerilim romanlarından biri. Tıpkı Dostoyevski'nin romanlarında olduğu gibi, insanı saran paradokslarla dolu etki bir derinliğe, ama aynı zamanda da, Fowles'ın virtüözlük düzeyindeki hikaye anlatma tekniğinden kaynaklanan soluk kesici bir sürükleyicilğe sahip.

Yazarın zihninde aralıklarla beliren ve gitgide vücut kazanan, tuhaf bir imgedir anlatılan. Soğuk, karanlık bir ilkbahar gününde, sonsuz kıraç toprakların ufuk çizgisinde yol alan küçük bir atlı kafile imgesi.. gizemli bir kadının da dahil olduğu yolculuğu.. ve yolun sonundaki beklenmedik ölümün ardından gelen sorgulama... Sıradan bir polisiye olayın ötesine uzanıp metafizik boyutlara erişen ve bilimkurgusal tınılar da taşıyan girift bir anlatı.

Çeviri: Serdar Rifat Kırkoğlu
Ayrıntı Yayınları
Yukarı

WEB KAYNAKLARI :
http://www.ayrintiyayinlari.com
Yukarı





( Koleksiyoncu )

" “Kimi zamanlar umudumu bütünüyle yitiriyorum. Kimse hala yaşadığımı bilmiyor. Şimdiye kadar öldüğüme inanmışlardır. Gerçek durum bu. Bir de burada yatağa oturupkurudğum gelecekle ilgili konumlar var: Bir erkeğe duyduğum büyük aşk; yarım yamalak sevemeyeceğimi biliyorum, içimde sevme gücünün olduğunu biliyorum, kendimi bütünüyle vereceğim, yüreğimi ve bedenimi ve zihnimi ve ruhumu; tüm bunları beni aldatacağını hissettiğim G.P. gibi bir aşağılık bir herifin uğruna harcayacağım. Onunla birlikte yaşadığımı kurduğum hayallerde başlangıçta her şey yumuşak ve usa yatkın, ama gerçeğin böyle olmayacağını biliyorum. Tutku ve şiddet dolu olacak. Kıskançlık. Umutsuzluk. Acılık. İçimde bir şeyler ölecek. O da acı çekecek.

Beni gerçekten sevseydi yanından uzaklaştırmazdı.

Beni gerçekten sevseydi yanından uzaklaştırması gerekirdi.” "

Basım Yayın Teknolojileri bölümü Plato Meslek Yüksek Okulu

Bu program basım ve yayın alanında yeni teknolojileri kullanma becerisine sahip mezunlar yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Öğrencilerimiz sektörün İhtiyaç duyduğu baskı öncesi grafik tasarım ve diğer alanlarda beceri kazanmanın yanı sıra tüm baskı ve yayım süreçlerine hakim, nitelikli bireyler olarak iş yaşamına katılacaktır.
Programda, teorik ve uygulamalı olarak basım ve yayın teknolojileri, grafik tasarım dersleri yanında temel gazetecilik, iletişime giriş, haber toplama ve yazma, internet gazeteciliği ve web tasarımı gibi dersler verilmektedir. Basın ve yayın sektörü hızla elektronik yayıncılık ve gazeteciliğe yönelmektedir. Böyle bir ortamda İnternet yayıncılığı da ders programlan içinde yer almakta ve öğrenciler elektronik yayıncılık konusunda da yetkinlik sahibi olmaktadır.

Nerede Çalışabilirim?

Bu program mezunları baskı ve yayın kuruluşlarında gazetelerin, dergilerin, radyo ve televizyonların internet ünitelerinde, haber ajansları ve reklam şirketleri İle medya ve yapım şirketlerinde çalışma olanağına sahip olabileceklerdir.

UMD - University of Management and Design ile PLATO Meslek Yüksekokulu arasında İşbirliği


Plato Meslek Yüksekokulu ile Kırgızistan Cumhuriyeti’nde bulunan UMD – University of Management and Design ile işbirliği yapıcak.

Danışma, konferans ve proje planlama amaçlı üst düzey personelin kısa dönemli ziyaretleri,
Eğitim, lisansüstü eğitim ve ortak araştırma projelerine katılım amacıyla araştırma ve teknik personelin uzun dönem ziyaretleri,
Lisans, lisansüstü ve doktora öğrencilerinin eğitim, pratik eğitim ve uluslararası programlara katılmak için değişimi ve öğrencilerin yurtdışında edindikleri akademik çalışmaların eşdeğerliliğinin sayılması,
Üniversitelerin bulunduğu ülkelerde yapılacak ziyaretlerin planlanması ve uygulanması aşamasında karşılıklı destek sağlanması,
Ortak araştırma projeleri ve pilot projeler,
Ortak seminer, konferans, atölye ve benzeri toplantıların organizasyonu,
Eğitim ve araştırma amaçlı bilimsel yayınların ve diğer materyallerin değişimi,
Araştırma ve geliştirme alanlarında işbirliği,
Sanat eserlerinin, sergilerinin karşılıklı değişimi.

Meslek Yüksek Okulu tercih ederken; Plato Meslek Yüksek Okulu


Plato'yu seçmeniz için 9 altın neden!
Mezunların kolayca iş bulabileceği sektör odaklı programlar
Okulumuz eğitim alanlarıyla ilgili sanayi, ticaret ve hizmet bölgelerinin kesişme noktasındadır. Sahip olduğumuz felsefe, coğrafi konumumuz ve titizlikle hazırlanmış eğitim programlarımız ögrencilerimize endüstriye dayalı öğrenme ve staj olanakları sağlamaktadır.

Seçilen mesleklerde Türkiye’nin en iyisi olma fırsatı
Okulumuz sıradanlığı değil sıradışılığı hedeflemektedir. Ögrencilerimiz zirveye tırmanma arzusu, bilinci ve kapasitesi ile yetiştirilmektedir.


Tematik ve sektöre odaklı eğitim
Plato Meslek Yüksekokulu medya, sanat ve tasarım sektörüne yönelik ilk ve tek Meslek Yüksekokuludur. Okulumuzun tüm programları medya, sanat ve tasarım sektörüne odaklanarak kurulmuştur. Okulumuz gerek eğitim programları gerekse staj imkanları ile sektörün ihtiyacı olan nitelikli elemanların yetiştirilmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

Uluslararası eğitim zinciri üyesi olmanın avantajları
Okulumuza gerek uygulama alanlarından, gerekse akademik ortamdan kaliteli öğretim kadrosu temin edilmiştir. Güzel sanatlar eğitiminde dünyanın en ileri eğitim kuruluşları ile program, öğretim kadrosu ve öğrenci değişimi için işbirlikleri oluşturulmaktadır.

Türkçe ve İngilizce eğitim imkanı
Okulumuzda öğrencilerin istek ve ihtiyaçlarına göre Türkçe veya İngilizce eğitim alma şansı vardır.

İngilizce programlarda uluslararası tanınma ve diploma olanakları
İngilizce eğitim alan öğrencilerimiz, irtibatta olduğumuz yurt dışı okullarda eğitimlerine devam etme imkanına sahip olacaktır.


Burs imkanları
Ögrencilerimizin YGS başarı bursu, tercih bursu, dönem başarı bursu ve eğitime destek burslarından yararlanma olanakları bulunmaktadır.

Sektörle iç içe öğrenme fırsatı/sayısız staj imkanı
Teorik eğitimin yanında iş hayatının içinde edinecekleri deneyimle öğrencilerimiz, kendilerini çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatma fırsat ve ortamına sahip olacaktır.


Lisans tamamlama olanağı
Ögrencilerimiz almış oldukları kaliteli eğitimle dikey geçiş sınavlarında daha başarılı olarak lisans tamamlama yapabilecektir. Okulumuzun yurtdışında lisans tamamlama olanakları da mevcuttur.

Plato'nun Olanakları
Restore edilmiş tarihi binalardan oluşan çağdaş bir şehir yüksekokulu
Spor olanakları ve düzenli sosyal etkinlikler ile keyifli bir ögrencilik hayatı
Sektör ile iç içe uygulama alanları
Gelişmiş teknolojik altyapı, kampüste tüm ögrencilere 7/24 kablosuz internet bağlantısı
İstanbul’un kalbi olan tarihi yarımada da, Haliç’in kıyısında, surların içinde

Pratik Staj Olanakları ve iş imkânları

Staj yeri bulmada destek ve danışmanlık
Daha uzun süreli veya daha fazla sayıda staj ile ilgilenilen sektörleri tanıma fırsatı
Yarı zamanlı iş imkânları
Mezuniyet sonrası iş imkânları
Konaklama - Yemek

Han Ögrenci Evlerinde Plato’ya özel imkânlar
Modern kafeterya ve kafe olanakları

Ulaşım

Çok alternatifli, hızlı ve ucuz toplu taşıma
Kara ve deniz yolu ile ulaşım
Ögrenci evlerinden tüm kampüslere ring servis

Plato Meslek Yüksek Okulu ve Balat


Plato Meslek Yüksekokulu, İstanbul'un en eski yerleşim bölgesi Balat’ta kendisine ait tarihi mekanlarda hizmet vermeye devam ediyor. Plato Meslek Yüksekokulu sanat, medya ve tasarım dünyasına nitelikli bireyler yetiştirecek.


Deneyimli öğretim üyeleri aracılığı ile eğitim verilecek olan Plato’da, öğrenciler pratik staj olanaklarına sahip olurken iş imkanı da elde edebilecekler. Uygulamalı eğitimin verileceği okulda, amaç kreatif yanı güçlü insan kaynağı yetiştirmek.

Sanatçı, işadamı ve akademisyenler tarafından kurulan PLATO, yeni yönetimle Balat’ın kentsel dönüşümüne de önemli bir katma değer sağlayacak.

Plato’da, öğrencilerin mesleki yaşantılarında fark yaratacak becerileri elde etmeleri amaçlanıyor. Teori ve teknolojinin en iyi şekilde kullanılmasının planlandığı okulda öğrencilerin yaklaşım tarzları da zenginleşecek.

Öğrenme ortamını birinci sınıf olanaklar, yetkin akademik kadro, uluslararası işbirliği ağı ve mesleki ilişkiler ile zenginleştiren Plato, öğrencilerine sanat ve iş dünyasının seçkin temsilcileriyle bir arada olma fırsatı da sunacak.

Plato Meslek Yüksekokulu’nda eğitim - öğretim programları oluşturulurken mevcut ihtiyaçlar ve potansiyel gelişimler dikkate alınarak piyasa geçerliliği olan programlar öncelikli olarak seçilmiş. Halkla İlişkiler ve Tanıtım, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık, Radyo ve Televizyon, Basım ve Yayın Teknolojileri gibi devam eden programlara yeni bölümler de eklenecek. Bu yeniliklerin başında ise, Grafik Tasarım, Görsel İletişim, Mimari Restorasyon ve Çocuk Gelişimi bulunuyor.

Plato’nun en iddialı olduğu konu ise öğrencisini, bilginin değer kazandığı uygulama sürecine dahil etmesi. Öğrencilerin staj imkanı yaratmakta zorlanması ve iş fırsatlarını yakalayamaması ile ilgili sıkıntıların farkında olduklarını belirten Plato Meslek Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Atilla Yayla işin en kritik noktasına çözüm getirdiklerini belirtiyor. Bu engeli ortadan kaldıran Plato, öğrencilerine sağladığı uygulama fırsatları ile deneyimli meslek sahipleri yetiştireceklerine inanıyor.

UNESCO projesine destek olarak restorasyon projeleri arasında yer alan tarihi binalar Plato MYO eğitim birimleri olarak hizmet verecek.

Plato Meslek Yüksekokulu, semte getireceği enerjiyle Balat'ı İstanbul'un kemikleşmiş kültür sanat haritasının dışına çıkarmayı ve sanat / tasarım eğitimi ile kültürel etkinliklerin alternatif merkezlerinden biri haline getirmeyi amaçlıyor.

RIVA NETWORK
Plato Meslek Yükekokulu küresel bir eğitim ağının üyesidir. Bu ağ içerisinde yer alan Kırgızistan'daki University of Management and Design (UMD) ve takip edecek başka uluslararası eğitim kurumları ile gerçekleştirilen paralel çalışmalar, öğrencilerin ve öğretim elemanlarının sürekli değişimini sağlayacaktır.

Ulusal ve uluslar arası düzeyde kalite güvence sistemlerinin gereklerini yerine getirmek yanında kurumsal bir kalite güvence mekanizması oluşturmak da vakfın politikaları arasındadır.
PLATO; günümüz dünyasında ulusal ve evrensel değerleri sentezleyen, yaşadığımız çağın ve bilgi toplumunun beklentilerine yanıt verebilecek, bilinçli ve uygar bireyler yetiştirmeyi amaç edinen, demokratik ve özgürlükçü, her türlü bilimsel, kültürel, sanatsal ve sosyal yeniliğe açık, araştıran, üreten ve yaratan insanlar yetiştirecek nitelikte bir kurum olma özelliğini taşımaktadır.

16 Mart 2010 Salı

İletişim Güvence Kurumu güvence de değil!

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi hakkında, devlet televizyonu RAI'ye baskı yaptığı iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

İtalyan medyasının büyük bölümünü elinde tutan Berlusconi, devlet televizyonu üzerinde de baskı kurmaya çalışmakla suçlanıyor.

Berlusconi'nin, medya üzerinde baskı kurmak için RTÜK benzeri bir kurum olan "İletişim Güvence Kurumu"nu kullandığı iddia ediliyor.

Savcılık, "İletişim Güvence Kurumu" başkanının, RAI'nin haber müdürü ile yaptığı telefon konuşmalarını delil göstererek soruşturma başlattı.

İtalya Başbakanı Berlusconi, görevini kötüye kullanmak ve siyasi, idari ve hukuki birimlere tehdit suçlarıyla itham ediliyor.

Berlusconi ise, yerel seçimler öncesinde açılan soruşturmanın, kendisine yönelik siyasi bir hamle olduğunu öne sürüyor.

25 Şubat 2010 Perşembe

İtalyan yargısı, Google Video'ya ceza verdi

İtalyan yargısı, Google Video'ya yüklenen ve Down sendromlu bir çocuğun okul arkadaşları tarafından dövülmesini gösteren videoyu özel hayatın gizliliğinin ihlali olarak değerlendirdi.


Şirkete verilen ceza sektörde kaygı yarattı


Mahkeme, videonun siteye yüklenmesine göz yumdukları gerekçesiyle üç Google yöneticisini 6 ay ertelenmiş hapis cezasına çarptırdı.

Üç yönetici hakaret suçlamalarından ise beraat etti.

2006 yılında İtalya'nın Torino kentindeki bir okulda çekilen video, Google Video'ya yüklenmişti.

Ancak bir ay sonra, İtalyan polisinin başvurusu üzerine siteden kaldırıldı.

Şirket kısa bir süre sonra da YouTube'u satın aldı.

'Korkutucu'

Yargılanan isimlerden olan, Google'ın baş hukuk müşaviri David Drummond kararı tepkiyle karşıladı.

Kararın çok korkutucu bir kapı araladığını söyleyen Drummond, "Bu olayla, görüntülenmesiyle ya da Google Video'ya yüklenmesiyle hiçbir ilgisi olmayan ben ve meslektaşlarım, sadece şirketteki konumumuz nedeniyle bu cezaya çarptırılabiliyorsak, herhangi bir internet paylaşım sitesindeki herhangi bir çalışan da benzer bir cezaya çarptırılabilir" diye konuştu.

Drummond kararın temyizden döneceğine emin olduğunu da ekledi.

Özel hayatın gizliliği yasaları konusunda danışmanlık hizmetleri veren İngiliz uzman Richard Thomas ise, kararı "saçma" olarak nitelendirdi.

Thomas, "Hakaret içeren bir mektup nedeniyle posta idaresini dava etmeye benziyor" diye konuştu.

Google'dan yapılan açıklamada da, YouTube'a yüklenen görüntülerin önceden izlenmesinin mümkün olmadığının altı çizildi.

Ayrıca polisin bu konuya dikkat çekmesi üzerine videonun siteden hemen kaldırıldığı ve yükleyenler hakkında da ilgili makamlara bilgi verildiği kaydedildi.

Google'ın verdiği bilgi doğrultusunda Down sendromlu arkadaşlarını döven ve görüntüleyen öğrenciler okuldan atılmıştı.

12 Şubat 2010 Cuma

1978'de İtalya Başbakanı Aldo Moro'yu Öldüren, Kızıl Tugaylar'ın Lideri Ve Ömür Boyu Hapse Mahkûm Marıo Morettı'den Yeni Aktüel'e İtiraflar!

11 Mart 2008 tarihli İngiliz The Daily Telegraph G azetesi'nde yer alan bir haber, 30 yıl önce "Kızıl Tugaylar" tarafından işlenen Aldo Moro cinayetiyle ilgili yeni bir iddiayı içeriyordu. İddia, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın uluslararası kriz yönetimi uzmanı ve rehine olaylarında arabuluculuk faaliyetlerini yürüten Steve Pieczeni k'in "Aldo Moro'yu Biz Öldürdük" isimli yeni kitabında yeralıyordu. Buna göre, İtalya eski Başbakanı ve Hıristiyan Demokrat Partisi lid eri Aldo Moro parlamentoda Komünist Parti ile ittifak arayışına girince, ABD ile Sovyetler Birliği endişelenmiş ve Moro ABD taraf ından "kurban edilmişti". Kitaptaki bir başka iddia da, dönemin İçişleri Bakanı Francesco Cossiga başkanlığındaki kriz komitesinin 55 gün rehin tutulan Moro'nun devlet sırlarını vereceğinden kuşkulanıp, henüz öldürülmeden Kızıl Tugaylar adına sahte bir bildiri hazırlatarak Moro'nun öldürüldüğünün ilan edilmesi kararı aldığı yönündeydi. Nitekim Cossiga da birkaç hafta önce bu sahte belge iddiasını doğruladı. 30 yıl sonra yeniden gündeme gelen Moro cinayetinin faili, Kızıl Tugaylar'ın ömür boyu hapis cezasına mahkûm lideri Mario Moretti, Milano'da Yeni Aktüel'in soruların yanıtladı…

İtalya'da 1963-1968 ve 1974-1976 yılları arasında başbakanlık yapan Hıristiyan Demokrat Parti (DC) Genel Başkanı Aldo Moro, 16 Mart 1978'de Brigate Rosse (BR - Kızıl Tugaylar) adlı silahlı devrimci örgüt tarafından kaçırılarak BR'nin "halk hapishanesi" olarak adlandırdığı Roma'nın Via Gradoli Bölgesi'ndeki bir evde 55 gün rehin tutuldu. Örgütün aldığı kararla 9 Mayıs 1978'de Mario Moretti tarafından evin garajında vurularak öldürüldü, cesedi de Roma şehir merkezindeki Via Caetani'ye bırakıldı. 1981'de yakalanarak ömür boyu hapis cezası alan 1946 doğumlu Moretti, 2 Aralık 1997'den bu yana gecelerini (23.00-07.00 arası) hapishanede gündüzleri de evinde geçiriyor. İtalya yasalarına göre ayrıca yılda 25 gün hapis dışında "tatil" hakkına sahip.
Milano, Mailand'daki evinde buluştuğum Mario Moretti burada gazeteci eşi ve 11 yaşındaki kızıyla birlikte yaşıyor. Kitaplar, tablolar ve çiçeklerle dolu ev oldukça davetkâr ve sıcak bir atmosfere sahip. Beni terasa davet eden Moretti, dışarıya doğru yöneldiğimde gülüyor ve paltomu giymem gerektiğini söyleyerek, Alman "Kızıl Ordu Fraksiyonu'ndan (Rote Armee Fraktion-RAF) gelen yoldaşlar bu mevsimde hep şortla gezerlerdi. Kuzeyden gelenler soğuğa alışkın" diyor. Paltomu giyiyorum, Moretti beni büyük ve çiçeklerle dolu terasında gururla gezdiriyor. Bu kısa gezinin ardından da mutfağa geçip, sandviç ve kahve eşliğinde sohbete başlıyoruz
Moretti röportaj esnasında sık sık ayağa kalkıyor, geziniyor, tekrar tekrar kahve ya da su dolduruyor. Hafif sinirli bir hali olsa da röportajın sonuna değin ilgisini ve ciddiyetini koruyor.
Bir ara kızını okuldan alması için röportajı kesiyoruz. Bir saat sonra dönüyorlar ve kızı bizim için gitar çalıyor. Ardından fotoğraf işine koyuluyoruz. Rossana Rossanda ve Carla Mosca'yla ortak kitaplarında yayımlanmış fotoğrafını hiç sevmediğini ve bu sefer iyi bir fotoğraf istediğini belirtiyor. Kitaptaki o fotoğrafta Moretti parmaklıklar arasında ve oldukça bitkin bir halde görülüyor. Ben de kendisine elimden geleni yapacağımı belirtiyorum. Fotoğraf çekiminin ardından tekrar masaya oturuyoruz ve röportajı tamamlıyoruzİşte o röportaj

"Devletle ortak dili bulamadık"
- Gazetecilerle konuşmayı pek sevmediğinizi biliyorum...
Doğru, ama bazı konuları açıklığa kavuşturmak için konuşmaktan başka çarem yok. Açıkçası şu ana kadar iyi soru soran ve olguları objektif aktaran gazetecilere pek rastlamadım. Gerçekleri çarpıttıkları için uzun süredir İtalyan gazetecilere röportaj vermiyorum. Önyargıları değiştirmek zor oluyor.
- İki gazeteci; Rossana Rossanda ve Carla Mosca'yla 1993'te yaptığınız röportaj "Brigate Rosse: Bir İtalyan Tarihi" ismiyle kitaplaştı. Uzun süren suskunluğun ardından gelen açıklamalarınızla aynı zamanda birçok suçlamaya ve o ana değin karanlıkta kalan konulara değiniyorsunuz... (Bu sorunun Moretti'nin hoşuna gitmediğini hemen anlıyorum. Ayağa kalkıyor, BR'nin tarihi hakkında bir - iki kitap karıştırıyor.)
Öncelikle bu bir röportaj değildi. BR'nin ne olduğu ve 1970 ve 80'lerde neler yaşandığını kavramak istediler. Bu kitap üç kişilik bir sohbetin ürünüdür. İkincisi, bahsettiğiniz karanlık noktalar ya da suçlamaların hepsi yanlış. Tüm Brigadistler (BR üyeleri) uzun yıllar hapisteydi. Ben de 27 yıldır hapisteyim. Sadece Alessio Casimirri (Moro cinayetinden sonra Cezayir'e ardından da Nikaragua'ya kaçan ve Sandinist hükümet için çalışmaya başlayan BR üyesi) dışarıda. Bu suçlama ve karalamalar BR hareketinin tarihi ve gerçekliği üzerine leke sürmek için ortaya atıldı ve hâlâ dillendiriliyor.
- Peki BR nasıl oluştu?
Eylül 1970'te ilk BR hareketi oluştu. Başlangıçta ben, Renato Curcio, kız arkadaşı Margherita Cagol, Alberto Franceschini ve hareketin diğer öncüleri vardı. Fabrikalara ve yöneticilerinin, sahiplerinin arabalarına zarar vermek için eylemler yaptık. Örneğin Pirelli'nin kamyonunu yaktık. BR, 1972-73'e kadar Milano Mailand'da faaliyet gösteriyordu. Siemens, Alfa, Pirelli gibi fabrikalarda örgütlüydük. 1972'de Siemens'in mühendis ve yöneticisi Idalgo Macchiarini'yi kaçırdık. İtalyan demokrasisinde ilk kez işçiler bir fabrika yöneticisini kaçırıyordu. İki saat süren ve medyanın büyük ilgisini toplayan eylem aynı zamanda BR'nin propagandası anlamına geliyordu. O dönem tam anlamıyla bir yeraltı örgütü değildik fakat 1972'de üzerimizdeki polis baskısının artması ve Mayıs 1972'de neredeyse beş kişi dışında tüm BR militanlarının tutuklanmasıyla tümüyle yeraltına inme kararı aldık. Aktif Brigadistlerin hepsi hapiste olsa da hareketin destekçileri olan işçiler serbestti ve yeni örgütü kurdular. Örgütlenme süreci bir yılı buldu.
- Kendinizi politik ve ideolojik olarak nasıl tanımlıyordunuz?
Partizanlar'la ortak bir noktamız vardı. Aradığımız konsept Avrupa'da olmadığından yeni bir model arayışı içindeydik. Latin Amerika modellerinden Uruguay'ın şehir gerilla örgütü Tupamaros ve Kolombiya'daki Guevarist hareket bize yakın olsa da gerçekliğimizin yalnızca bir parçasını oluşturuyordu.
- BR'de entellektüel sayısının az olduğunu söylüyorsunuz. Teorik tartışmalarınız yeraltına indiğinizde mi yoğunlaşmaya başladı?
1960'larda İtalyan fabrikalarında uzmanlar, teknisyenler güç sahibiyken; 1970'lerde 'Fordizm'le birlikte yeni ve etkin bir işçi sınıfı kitlesi oluşmaya başladı. Bizim kültürümüz de buradan geliyordu. Avrupa'nın en iyi sahte kimlik ve pasaportlarını yapıyorduk. Sıradan işçiler, hedefi iktidarı ele geçirmek olan bir örgüt kurmuşlardı ve biz de bu amaca ulaşmak için somut adımlar atmalıydık. Yani teorik tartışmalar ve kitap yazmak bizim işimiz değildi.
- Organizasyonun ideolojik konseptini geliştirenler kimlerdi? Örneğin kuruculardan Renato Curcio'nun rolü neydi?
Curcio üniversiteli olmasına rağmen Milano'ya geldi ve Pirelli'de işçi olarak sınıf savaşına katıldı. Biz işçilerin liderliğinde silahlı bir örgüt kurmuştuk. Ünlü İtalyan gazeteci Giorgio Bocca bir röportajımız sırasında bana yönelttiği "Gerçekte organizasyonun başında kim var" sorusuna "Bizim entellektüellerimiz, teorisyenlerimiz yoktu, hepimiz işçiydik" cevabını vermem üzerine bana "Aslında hiç var olmamanızı isterdik" demişti.
- İtalyan Komünist Partisi (PCI) ile ilişkiniz var mıydı?
Primo Linea ( İlk Çizgi) devrimci hareketin içinde yeralan ve sosyalistler tarafından kurulmuş çok büyük bir hareketti. Üç kişilik organizasyonlar da kendilerini hareketin bir parçası olarak görüyordu. Örneğin feminist organizasyonlar bir jinekoloğu vurmuşlardı. Ancak bu örgütler işçi sınıfının içinde değillerdi. PCI ile bir ilişkimiz yoktu. Onlar bizim dostumuz değil, devletin ortakçılarıydılar. Biz bir sınıf savaşı istiyorduk ve hedefimiz devrim yapmaktı. PCI ise kapitalizmle uzlaşmayı ve ekonomik durumu düzeltmek için ortaklık yapmayı istiyordu. Bu bizim açımızdan bir alternatif değildi.
- RAF, ETA, IRA ya da FKÖ gibi örgütlerle ilişkileriniz nasıldı?
Biz farklı gerçekliklerde yaşıyorduk, yönlerimiz de farklıydı. IRA, ETA ve FKÖ gibi hareketler Marksist değildi. RAF, Marksist olsa da ayrıştığımız çok nokta vardı. Yine de BR birçok açıdan FKÖ'ye sempatiyle bakıyor ve kendini ona yakın buluyordu.
- RAF ya da FKÖ ile silah alışverişiniz var mıydı?
Şehirlerde yürütülen sınıf savaşında silaha çok fazla ihtiyaç olmadığından bu önemli bir sorun değildi. Başlangıçta silahları Partizanlar'ın İkinci Dünya Savaşı ertesinde sakladığı yerlerden almıştık. Örneğin Idalgo Macchiarini'yi kaçırdığımızda çektiğimiz fotoğraftaki silah Almanlar'dan kalmaydı. Açıkçası İtalya'da silah bulmak ya da satın almak bir sorun değil. Bu açıdan da pek bir problemimiz yoktu.
- Bu gruplarla ortak eylemleriniz var mıydı? Örneğin 15 Şubat 1984'te, Roma'da Sina Uluslararası Gücü ve Gözlem Grubu'nun ABD'li Başkanı Ray Leamon Hunt'ın, Lübnanlı bir örgüt ve BR'nin bir devamı olan Savaşan Komünist Partisi (BR-PCC) tarafından vurulması...
Biz BR olarak iki kez Silahlı Proleter Örgütü (NAP) ile eylem yaptık. Yabancı örgütlerle eylem yaptığımızı hatırlamıyorum. 1984 tarihinde neler yapıldı pek bilmiyorum çünkü benim açımdan BR 1984'e gelindiğinde artık yaşamıyordu!
-Aldo Moro'nun kaçırılmasına gelelimdeyiminizle "devleti kalbinden vurmak" istiyordunuz. Hukuk sistemine, sermayeye, polise saldırmıştınız ve Aldo Moro'nun kaçırılmasıyla da devlete saldırmayı hedefliyordunuz. Bunu başardınız mı?
Sözünü ettiğiniz saldırılar önemli tabii ama bizim için asıl önemli olan hükümlülerin durumuydu. 1970 ve 80'lerde bizden ve diğer sol örgütlerden 2 bin 500 solcu hapse girmişti. Soruşturmaları sürenlerin sayısıysa 120 bindi. Tabii bunlar devletin resmi rakamları. Hedefe ulaşmak ve devletle ortak bir dil yakalamak için anlaşma ve diyalog arayışımız vardı. Ne var ki bu ortak dili bulamadık.

"Devlete karşı silahlı
mücadelenin tek sonucu olabilir"
- Aldo Moro'nun öldürülmesi BR için dönüm noktası oldu diyebilir miyiz? Bunun sebeplerinden birini de devletin uyguladığı baskının çok artması olarak düşünebilir miyiz?
Aslında baskı daha önceden başladı. Aldo Moro'yla birlikte anladık ki devlete karşı silahlı mücadelemizin sadece tek sonucu olabilir; ya kazanacağız ya da BR hareketi ve tüm sol hareket çökecek.
- Komünistler ve Hıristiyan Demokratlar'ın (DC) Aldo Moro'yu kurtarmak için BR ile diyaloğa açık olmamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Moro'nun belirttiği gibi NATO'nun devlet üzerinde bir baskısı söz konusu muydu?
Moro'nun siyaset dışına itilmesi BR açısından meselenin asıl önemli olan noktasını oluşturmuyordu. Moro, en önemli partinin başkanı olarak devletle BR arasında aracı olabileceğini düşünüyordu ancak devlet bu diyaloğu kabul etmeyeceğini kesin bir şekilde ifade etti. Moro'yu da şaşırtan bu yanıt şu anlama geliyordu: "Yanıtımız ancak askeri olabilir!" Yolsuzluk skandalıyla ilgili DC'li politikacıların yargılanması gerekiyordu. Moro kaçırılmasından bir - iki ay önce parlamentoda kimsenin DC'yi yargılayamayacağını söylemiş ve politikacıları koruma altına almıştı. Ama BR, Moro'yu kaçırarak DC'yi yargılamayı başardı. Ayrıca Moro'nun kaçırılması devletle diyalog kurmanın mümkün olmadığını da gösterdi. Bundan böyle devletin cevabı ancak askeri olabilirdi.
- Başlangıçta devletin sizi dinleyeceğini düşünmüş müydünüz?
Evet. Ancak DC ve PCI'nin yönetimi bizimle herhangi bir anlaşma ve uzlaşma istemedi.
"Eylemlerin politik karşılığı
yoktu artık!"
- BR hareketinin sonu neden ve ne zaman başlıyor?
Yeni yasalar çıkaran hükümet, tüm sol hareketlere karşı son derece baskıcı bir tutum aldı. Hapishane yapısı değiştirildi, tek hücreli cezaevleri kuruldu. Hatta dönemin başbakanı Francesco Cossiga şunu söylemişti: "Önümüzdeki birkaç sene için demokrasiden söz edemeyiz! Olağanüstü hal yasalarına ihtiyacımız var çünkü olağanüstü hali yaşıyoruz." İkinci neden, kapitalizmin yapısının değişmesiydi. Bugün globalizm denen süreç 70'lerde başlamıştı. BR değişimi anlamış ve 1977'de bu yeni süreç üzerine yazılar yayımlamıştı. Biz bu değişimi globalizm olarak değil "çokuluslu şirketlerin emperyalist devleti" olarak adlandırmıştık. Yeni süreç yalnızca İtalya'da değil birçok yerde yaşanmaktaydı. Üçüncü olarak da işçi sınıfının değişmesini söyleyebiliriz. Sınıf hareketine başladığımız fabrikalar artık aynı değildi. Örneğin Pirelli artık aslen kurulduğu yerde değil, Fiat da eskisi kadar güçlü değildi. Artık yıllarca yüzdüğümüz suda yüzmediğimizi gördük.
- Sınıf mücadelesinin sonu mu gelmişti yani? 1981'de BR'nin Fransa'da, RAF ve Action Directe ile kurduğu "antiemperyalist" pakt ne anlama geliyordu?
Biz savaşı kaybetmiştik. 1980'li yılların başında hapse giren solcuların sayısı artarken bize katılan insanların sayısının azaldığını gördük. Yeni yanıtlarımız, yeni fikirlerimiz yoktu. Bu durum yalnızca bizim için de geçerli değildi. Avrupa'da bu yıllarda devrim hakkında yeni bir söz söyleyebilen kimse yoktu. Bu tüm sol hareketin sonuydu aynı zamanda.
- BR tarafından örgütün hızla bir şiddet döngüsüne girdiği, birçok yanlış ve haksız eylemde bulunulduğu ve kitleler açısından eski saygınlığını yitirmeye başladığı söylendi. Sizce BR hareketi ne zaman bitmişti?
1981'de ben hapse girdikten birkaç ay sonra BR üç önemli eylem gerçekleştirdi. Napoli'de DC'nin yerel yöneticisi Ciro Cirillo, Venedik yakınlarında petrokimya tesisi müdürü Giuseppe Taliercio ve Milano'dan Alfa Romeo'nun yöneticisi Renzo Sandrucci kaçırıldı. Bu üç kaçırma eyleminin üç farklı sonucu oldu. Benim için önemli olansa artık BR'nin yaptığı eylemlerin politik bir karşılığı olmadığını anlamaktı! Bu üç eylem ne sınıf ne kitleler tarafından anlamlı bulunmuş ne de ilgi toplamıştı. Bu noktadan sonra, resmi olarak olmasa da kendi kendime "Artık BR kendi sonuna gelmiştir" dedim!
- BR'den ayrılan gruplar birkaç yeni örgüt kurmuşlardı. Militanların da büyük bir çoğunluğu BR'nin bittiğini açıkladı. Bu süreç resmi olarak nasıl gelişti?
Büyük bir örgüt krize girdiğinde bazıları çözümü dışarıda arar ve küçük organizasyonlar eşliğinde yeni bir yol tutmaya çalışırlar. Biz parti değildik, 'bekle ve gör' anlayışıyla çalışmıyorduk. Karar almalı ve savaş vermeliydik. Savaşmak için savaşmıyor, öldürmek için öldürmüyorduk. Bizim için her saldırı politik bir amaç taşıyordu. 1980'lerin ortalarında bazı militanların hâlâ eylem yürütmesine rağmen artık yapılan saldırıların hiçbir politik karşılığı olmadığını gördük. 1986'da BR'nin tüm yönetici kadrolarının bulunduğu bir davada örgütün artık var olmadığını açıklayan ortak bir metin yayınladık.
- Tutuklu militanlarla dışarıdakiler arasında yaşanan bir gerilim söz konusu. BR bu gerilimin altında ezildi uzun zaman. Sizin açınızdan hapishaneden yani 'içeriden' bakmanın farkı ne?
27 yıldır hapisteyim. İçeride neler olup bittiğini çok iyi biliyor, dışarıyı da görebiliyorum. Örneğin bir grev ya da saldırıyıbu eylemlerin politik anlamını kavramanız çok güç. 'İçeride' her türlü eyleme iki kat anlam biçiliyor. Çünkü dışarıdaki yoldaşların senin için her şeyi yapacağına ve kısa bir zamanda kurtarılacağına inanmak istiyorsun. Ama bu bir illüzyon, içeriden gerçekliği bulanık görüyorsun yani. Normalde hapisteki militanlar karar almazlar. Ancak 1986 yılında BR'nin tüm yönetici kadroları içerdeydi. Renato Curcio, Barbara Barzerani, Piero Bertolazzi ve ben bu davada birlikteydik. İki yıl boyunca dışarıda olanlar eylemlere devam etti. Ancak bu eylemler bizim açımızdan artık bir şey ifade etmiyordu. Sadece örgüt değil, nesnel gerçeklik de çok değişmişti. Artık devam etmek için bir sebep kalmamıştı.

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 141. sayısında bulabilirsiniz!

Lazer Yazıcıya Gönderilen Ya Da Fotokopi Cihazında Çoğaltılan Kâğıt Belgelerdeki Görünmeyen İzlerle Belgenin Kaynağı Belirlenebiliyor

Dijital çağda insan haklarını korumak için çalışan ABD'deki Electronic Frontier Foundation'ın (EEF - Elektronik Sınır Vakfı) araştırmalarına göre modern yazıcı markalarının neredeyse tümü, basılan her belgeye gözle görülmeyen minik sarı boyalarla cihazın kimlik numarasını ve baskı tarihini atıyor. Bu mikroskobik izler sayesinde ele geçen bir belge, mektup ya da herhangi bir basılı evrakın ne zaman ve hangi kimlik numaralı yazıcıdan çıktığını öğrenmek mümkün. Yazıcının nerede, ne zaman ve kim tarafından satın alındığı ticari kayıtlarda mevcut olduğu için yapbozun parçalarını birleştirmek çok kolay. Resmi gerekçeye göre amaç dolar kalpazanlığıyla mücadele ama uzmanlara göre asıl hedef uluslararası terörizmle savaş!

Teknolojinin sağladığı nimetlerden yararlanan tüketiciler bu teknolojinin birey hakları ve temel özgürlükler için ne gibi tehlikeler içerdiğinin pek farkında değil! Sokaklara ya da şirketlere yerleştirilen güvenlik kameralarıyla insanların suçlu suçsuz ayrımı yapılmadan izlendiği ve kayda alındığı biliniyor. Hatta birçok insanın internetten gönderdiğimiz herhangi bir elektronik mektupta bilgisayarımızın elektronik imzasının bulunduğundan da haberi var! Ama bilgisayarımızdan bir süper lazer yazıcıya gönderilerek çıkış alınan ya da fotokopi cihazında çoğaltılan bir kâğıt belgenin de görünmeyen izler taşıdığını kaçımız biliyor?
Merkezi ABD'de bulunan ve elektronik cihazlarla ilgili temel özgürlükleri korumak için mücadele veren Electronic Frontier Foundation (EEF) tarafından ortaya çıkarılan olay, dünyada "Büyük Birader"in artık ne amaçla olduğu bile bilinmeyen bir şekilde günlük hayatımızı bir ahtapot gibi sarıp bizi izlediğini ortaya çıkardı. Dijital çağda insan haklarını korumak için çalışan EFF'nin araştırmalarına göre, modern yazıcı markalarının neredeyse tümü, basılan her belgeye gözle görünmeyen minik sarı boyalarla, cihazın kimlik numarasını ve de baskı tarihini atıyor
.
Resmi gerekçe dolar kalpazanlığı
EFF tarafından bu gizli izlerin keşfedilmesi büyük yankı uyandırınca konu önce geçiştirilmeye çalışıldı ama izlerin Amerikan istihbarat kurumlarının talebi üzerine üreticiler tarafından geliştirilip yazıcılara yerleştirildiğinin ortaya çıkması skandala neden oldu. Resmi gerekçeye göre amaç, bu modern cihazlar aslından ayırt edilemeyen mükemmellikte belgeler üretebildiği için dolar kalpazanlığına karşı önlem almak. Ama uzmanlara göre, yazıcıların bu özelliğinin tüketiciye anlatılmamış olması gösteriyor ki asıl hedef uluslararası terörün ya da başka şeylerin izini sürebilmek! Çünkü bilgisayarlardaki bu mikroskobik izler ele geçen bir belgenin, bir mektubun ya da herhangi bir basılı evrakın ne zaman ve hangi kimlik numaralı yazıcıdan çıktığını kanıtlıyor. Bu yazıcının nerede, ne zaman ve kim tarafından satın alındığı ise ticari kayıtlarda mevcut. Yani artık yapbozun parçalarını biraraya getirmek çok daha kolay.

AB mevzuatına aykırı
Bu gerçeğin ortaya çıkmasıyla gündeme gelen soruysa şu: Uluslararası terörle mücadele adına, özel hayatımızın bu kadar hoyrat biçimde izlenmesi kabul edilebilir mi? Bu durum ABD'de yürürlükte olan yasalara aykırı değil ama Avrupa Birliği yetkilileri bu gelişmeden fena halde huzursuz. Avrupa Birliği Komisyonu Başkan Vekili ve temel özgürlük haklarından sorumlu komisyonun üyesi olan Franco Frattini, Avrupa Parlamentosu'nda verilen bir soru önergesi üzerine bu tür ajanlık yapan teknolojilerin, mesela kalpazanların enselenmesinde ya da çok önemli suçların kanıtlanmasında kullanılmaya elverişli olduğunu kabul ediyor. Frattini'ye göre AB yasalarında yazıcılarla ya da fotokopi makineleriyle ilgili özel bir düzenleme yok. Ama söz konusu durum 1995'te yayınlanan ve vatandaşların özel hayatını korumayı garanti altına alan AB mevzuatına aykırı. AB Komisyonu'nun en yetkili isimlerinden olan Frattini'ye göre bu uygulama AB yasalarının ihlali anlamına da geliyor. Ama AB'nin yetkili kurumları birçok örnekte olduğu gibi "yazıcılardaki gizli izler" konusunda da insan hakları ihlaline sadece "sözde" karşı çıkmakla yetiniyor. Çünkü hayat devam ediyor ve Avrupa'nın binlerce yerleşim biriminde her gün on binlerce tüketici, birilerinin kendini izlediğinden habersiz ajanlık yapan yazıcıları satın alıp evine götürüyor, çıkış aldığı her belgede imzasının bulunduğunu bilmeden hayatını sürdürüyor.


Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 141. sayısında bulabilirsiniz!

İtalyan Prof. Marco Clementı İle Terör, Derin devlet, Mafya Ve Bir Başbakan Cinayeti Üzerine…


Geçen hafta, Aldo Moro'yu öldüren ve Kızıl Tugaylar'ın ömür boyu hapis cezasına mahkûm lideri Mario Moretti ile yaptığımız söyleşiyi okumuştunuz. Bu kez sorularımızı yanıtlayan, Mart 1978'de kaçırılan Aldo Moro'nun rehin tutulduğu 55 gün boyunca İtalyan politikacıların tutumu ve üyelerinin çoğunu sıradan işlerde çalışan kamufle insanların oluşturduğu Kızıl Tugaylar'ın (Brigate Rosse- BR) tarihi üzerine kitapları bulunan, Kalabrien Üniversitesi'nden Prof. Marco Clementi. Bu cinayetin İtalyan siyaseti için bir utanç olduğu görüşünde. İşte, Moro'nun Papa'ya yazdığı mektup, Kızıl Tugaylar'ın mafya ve gizli örgütlerle bağlantıları ve kısa süre önce ortaya atılan "cinayetin ardında CIA var" iddiasına ilişkin, Prof. Clementi'nin söyledikleri…

Aldo Moro İtalyan politikasında nasıl bir rol oynuyordu ve neden bu kadar önemliydi?
Moro o dönemde İtalyan Hıristiyan Demokrat Partisi'nin (DC) başkanıydı. Geçmişte de başbakan ve dışişleri bakanlığı yapmıştı. İtalya'da kurmak istediği yeni bir demokraside merkezi bir rol oynamasını istediği DC'nin de 30 yıllık iktidarın ardından reforma ihtiyacı vardı. 1960'larda Moro, İtalyan Sosyalist Partisi (PSI) ile bir koalisyon hükümeti kurmuş, 1970'lerde de İtalyan Komünist Partisi (PCI) ile diyalog arayışına girmişti.
- Moro'nun öldürülmesinin DC ve PCI üzerinde etkisi ne oldu?
Moro, DC içinden PCI ile diyalog yürütebilecek tek politikacıydı. Öldürülmesinin ardından DC ve PCI üç ay süren bir koalisyon kurdu, ardından da DC hükümette, PCI muhalefette kaldı.
- Moro, rehin tutulduğu 55 günde kurtarılma ümidini ne zaman yitirdi? Hükümete gönderdiği mektuplardaki politikacılara yönelik öfke ve tehditleri siyasal mı kişisel mi yoksa her ikisi birden miydi?
Moro, Papa'ya bir mektup yazarak insani yardım çağrısında bulundu. Papa da Moro'nun bu çağrısı üzerine BR'ye bir mektup yazdı ve "Karşılığında herhangi bir talepte bulunmadan Aldo Moro'yu bırakmanızı rica ediyorum" dedi. Bunun üzerine Moro'nun son ümidi de ortadan kalktı. Hükümet ve partisi tarafından yalnız bırakılmış, siyasi gücü de bu 55 günlük süreçte bir anda sıfırlanmıştı. Büyük bir siyasetçi için bu çok zor bir durum. Öfkeli, kırgın ve yapayalnızdı. Yani her ikisi de olabilir.
- Moro'nun tutukluluğu sırasında bir rahibin gizlice yanına getirildiği doğru mu?
Moro'nun gizlendiği hücrede Mario Moretti ve diğer üç Brigadist (BR üyesi) dışında kimse yoktu ve eve başkası giremiyordu. Böyle bir ziyaret de zaten çok riskli olurdu.
- Moro'nun ölmesini isteyen güçler var mıydı?
Hayır. Moro'nun kaçırılması ve öldürülmesinin ardında böyle bir politik komplo söz konusu değildi. Onun öldürülmesini radikaller dahil, tüm sol yapılanmalar istemiyordu. BR için de öldürmek en son çözümdü. Hatta bu 55 günde taleplerini sadece "tanınma" noktasına kadar indirgemişlerdi. Hükümete en son "BR diye bir hareketin olduğunu tanımanızı ve onu siyasal muhatap olarak aldığınızı duymak istiyoruz" talebini bildirmişti. Yani tutukluların serbest bırakılması isteminden geri adım atmışlardı. Ancak hükümet herhangi bir tanıma ya da diyalog girişimini kabul etmedi.
- İtalya Başbakanı'nın komünistlerle işbirliğine gittiği için ABD tarafından gözden çıkarıldığını iddia eden Steve Pieczenik (ABD Dışişleri Bakanlığı'nın uluslararası kriz yönetimi uzmanı"Aldo Moro'yu Biz Öldürdük" adlı kitabın yazarı.) CIA ajanı mıydı? Amerika'nın Moro olayıyla bağlantısı nedir? Francesco Cossiga'nın (Eski İtalya İçişleri Bakanı. Başbakan kaçırılınca kurulan Kriz Komitesi'nin, henüz Moro öldürülmeden öldüğünü iddia eden sahte bir bildiri yayımlama kararı aldığını birkaç hafta önce doğruladı.) yaptığı açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Steve Piecznik CIA ajanı değil. ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Moro'nun kaçırılması olayı üzerine İtalya'ya gönderiliyor. Cossiga o dönemde İçişleri Bakanı, onunla birlikte çalışıyor. İtalyan devletinin BR ile herhangi bir diyaloga oturmasını istemiyor. Vaktin Moro'yu arayarak geçirilmesi gerektiğini düşünüyor. İtalyan polisi iyi çalışmıyor ve Piecznik Nisan 1978'de İtalya'yı terk ediyor. Hükümet, BR ile görüşmemenin Moro'nun ölümü anlamına geldiğini biliyordu. Cossiga 2005'te de bu açıklamayı yapıyor. Yani İtalyan devleti nisan ayında Moro'yu feda ediyor.
-BR ile diyaloğa girilmemesi konusunda hükümetteki tüm parti ve güçler neden bu kadar katı ve yekvücuttu?
PCI parlamentoda çoğunluktaydı ve BR ile herhangi bir diyalog girişimini kesinlikle reddediyordu. DC ile diyalog kurmak belki daha kolay olurdu. Ancak bu da yalnızca kapalı kapılar ardında gerçekleşebilirdi. BR ise kamuoyunun gözü önünde bir görüşme istiyordu.
- Aldo Moro hükümet, devlet ve politikacılar hakkında karanlık ilişkiler ve çeşitli suçlamaları da içeren açıklamalarda bulunmuştu. Moro'nun yazılarının BR tarafından yok edildiği doğru mu?
BR hiçbir yazıyı yok etmedi. Hatta başlangıçta her şeyi açık etmeyi düşünüyorlardı. Ancak bunu yaz döneminden sonra yapmaya karar verdiler. Milano'da bu konuyla ilgili çalışan Brigadistler'in ekim ayında yakalanmasıyla arşivler de polisin eline geçti. Şu anda orijinal dokümanlar ve kopyaları arşivlerde bulunabilir.

Ruh çağırma seansında Prodi de vardı!
- BR'nin Aldo Moro'ya NATO'yla ilgili yönelttiği sorular nelerdi?
BR, Moro'dan NATO'nun "antiguerriglia" (anti gerilla) stratejisinin olup olmadığı, bu stratejinin boyutları ve ABD'nin İtalyan terör karşıtı politikasındaki rolü üzerine de Moro'dan açıklama yapmasını istemiş; ancak Moro'nun bu konuda anlatacak fazla bir şeyinin olmadığı kanısına varmıştı.
- Peki Moro'nun Gladio'ya ilişkin açıklamaları var mıydı?
Gladio İtalyan devletine karşı yapılacak her türlü saldırıya karşı kurulmuş bir devlet örgütlenmesi. Moro'nun bu konuyla ilgili açıklamaları yok.
- Moro'nun rehinelik sürecinde Yunanistan ve Almanya, İtalyan hükümetine neden baskı yaptı?
Her ikisi de kendi ülkelerindeki "sol terörden" ötürü "teröristlerle" diyalog kurulmasını kesinlikle istemiyorlardı. Bu nedenle İtalya'da da BR hareketine ilişkin böyle bir baskı uyguladılar.
- Eski İtalya Başbakanı Romano Prodi, Moro'nun nerede tutulduğuyla ilgili doğru bir bilgi vermişti. Bu bilgiyi nereden edinmiş olabilir?
Olay şöyle gelişiyor: Bolonya'dan Prodi ve diğer genç profesörler bir "ruh çağırma" seansına katılıyor. Bu seansta "Gradoli" ismi ortaya çıkıyor. Moro'nun Gradoli'de olduğu ihtimalinde karar kılınıyor. Prodi de bu bilgiyi devlete bildiriyor. Ancak Gradoli bir bölge zannedilip, Via Gradoli bölgesinde çok kapsamlı bir araştırma yapılsa da bir şey bulunamıyor çün-
kü Moro Roma'da Via Gradoli isimli bir semtte tutuluyor. Roma'da bu semti araştırmak polisin aklına gelmiyor yani.
- Serbest bırakılsaydı Moro'nun hükümete ve politikacılara zarar vereceği iddia ediliyor. Sizce Moro salıverilseydi devlet için sorun olabilir miydi?
Belki bu durum politika ve güç dengelerinde birçok şeyi değiştirirdi, bunu bilemeyiz. Ancak İtalyan partilerinin büyük bir geçmişi var. Bence Moro'nun tek başına tüm bu partilere karşı bir gücü olmazdı.
- Moro'nun rehin olduğu sırada hükümete yönelik mektuplarında yazdığı gibi "Aldo Moro olayı İtalyan siyasetinin üzerinde bir kara leke olarak" kaldı mı gerçekten?
İtalyan siyasetçiler Moro'yu kurtarmayı başaramadılar. Bu açıdan baktığımızda evet öyle. Moro'nun ölmesi İtalyan politik dünyası açısından bir utançtır.
-14 Mart'ta Ferrara Üniversitesi'nde Aldo Moro hakkında bir konferans gerçekleştirildi. Moro İtalyan politikası için neden hâlâ bu denli önemli?
Önemli çünkü Moro'dan sonra İtalyan politikası bir daha değişmedi. Moro'yla birlikte önemli bir fırsat kaçırılmış oldu.
"BR, FKÖ'den roket aldı!"
- İsrail gizli servisi Mossad'ın BR'yi desteklediğine yönelik görüşler var. Bu doğru mu?
1970'li yılların başında Brigadist Alberto Franceschini, BR'nin Mossad'la iletişime geçmesini öneriyor ancak bu fikir BR içinde kabul görmüyor.
-İtalyan politikacı ve yazar Leonardo Sciascia"Moro Olayı" adlı kitabında BR'in İtalyan mafyasını andıran bir yapılanması olduğunu söylüyor. Bunda bir gerçeklik payı var mı sizce?
BR silahlı bir politik sol örgüttü. Hedefi siyasaldı ve İtalya'da proletarya devrimiyle siyasal iktidarı ele geçirmek istiyordu. BR kaybetti ve devlet tarafından yok edildi. Mafya ise illegal, kara para yoluyla uyuşturucu ve silah ticareti yapan bir örgüt. Mafya İtalya'da hâlâ mevcut, devlet mafyayı hiçbir zaman için tümüyle elimine etmedi.
- BR'nin Bulgaristan, Çekoslovakya ve Lübnan'ın gizli devlet örgütleriyle ilişkileri var mıydı?
BR'nin FKÖ, IRA, ETA ve diğer sol örgütlerle politik kontakları vardı ancak devletler ve gizli örgütlerle bir bağlantısı olmamıştı.
- Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ile BR'nin ortak eylemleri oldu mu? FKÖ'yle BR'nin Lübnan'da silah alışverişi olmuş muydu?
RAF ile 1986-87 yıllarında kısa süreli bir ortaklık oldu. Bu çok önemli bir siyasal ortaklık değildi. BR, FKÖ'den Lübnan yakınlarında roket aldı. Ancak bu roketleri İtalya'da hiç kullanamadı.
- BR'de silah çekenler kimlerdi?
BR üyelerinin çoğu silahlı eylemlere katılmamıştı. Bu tür eylemlere katılanlar örgütte en fazla sorumluluk taşıyanlardı. Mario Moretti çok büyük sorumluluğa sahipti ve hemen hemen tüm silahlı eylemlere katılmıştı. Aldo Moro'nun öldürülmesinde de Mario Moretti'nin tetiği çeken kişi olmasındaki neden budur.
- BR'den itirafçılar oldu mu?
Dikkate alınacak kadar çok sayıda değil. İtirafçılardan ikisi yeni kimlikleriyle, biri de gerçek kimliğiyle yaşantılarına devam ediyor.
- Kaç Brigadist serbest, kaçı hâlâ hapiste? Mario Moretti dışında ömür boyu hapis cezası alan var mı?
Bugün serbest olan Brigadistler 70'li yılların ortalarında tutuklananlar. Diğerlerinin durumu ise birbirinden oldukça farklı. Hâlâ hapiste olan bir kısmının, dışarıda çalışma hakları var ancak geceyi hapishanede geçirmeleri gerekiyor. Serbest olan ancak belli bir şehirde yaşamaları zorunlu olanlar var. Genele baktığınızda çoğu ya hapiste ya da bir şekilde hapishaneye bağlı yaşamak zorundalar. Çoğu ömür boyu ceza almış durumda.
- BR'den kaç politik mülteci var?
Çok yok. BR, Autonomia ve diğer gruplarla ilişkisi olan 200 kadar kişi var. Bunlar şu anda Fransa'da yaşıyor. Aralarında en ünlüleri de yazar Cesare Battisti.

aktüel dergisi
Röportaj: Güneş Koç

9 Şubat 2010 Salı

Facebook blogları vurdu!

Sosyal ağlara yönelen gençler internet günlüğü tutmaktan uzaklaşıyor. Ayrıca medyada adı çokça geçen Twitter, Facebook'un aksine, gençler arasında o kadar da popüler değil.ABD’de yapılan araştırmaya göre kişisel blog (internet günlüğü) tutan gençlerin oranı üç yılda yarı yarıya geriledi. Bunun nedeniyse gençlerin Facebook ve MySpace gibi sosyal ağlarda varolmayı tercih etmesi. Bir diğer ilginç sonuç da kamuoyunda yüksek bilinirliğe sahip olan Twitter’ın gençler arasında sanıldığı kadar popüler olmaması.

Pew Internet and American Life projesi kapsamında yürütülen araştırma, internet kullanan Amerikalı gençlerin yüzde 14’ünün blog tuttuğunu gösteriyor. Bu oran 2006’da yüzde 28’di. Öte yandan gençler arasında Twitter kullanma oranı da sadece yüzde 8 olarak belirlendi.

Araştırma ekibinden Aaron Smith, kişisel bloglardaki düşüşü Facebook gibi sosyal ağların hızla yayılmasına bağlıyor. Elde edilen sonuçlara göre 12-17 yaş grubundaki Amerikalı gençlerin yüzde 73’ü her hangi bir sosyal ağa üye ve sıklıkla durumunu güncelliyor.

Yenilikleri herkesten önce benimseyen gençlerin Twitter’a aynı ilgiyi göstermemesi ise araştırmadan çıkan ilginç sonuçlardan. Adını bilse de gençlerin sadece yüzde 8’i Twitter kullanıyor. Smith’e göre bunun nedeni mikroblogging sitesinin ‘ünlüler’ veya şirketler için bir duyuru platformu olarak görülmesi. Gençler, düşünce veya eylemlerini Twitter’da kamuoyuna anlatmak yerine Facebook’ta kendi sosyal çevresine anlatmayı tercih ediyor.

Ayrıca gençlerin interneti, artan oranda mobil cihazlarındaki tarayıcılar veya kısa mesajlar yoluyla kullandığı da elde edilen diğer sonuçlardan.

Araştırmaya göre 12-17 yaş aralığındaki gençlerle 18-29 arasındaki genç yetişkinler blog tutmaktan uzaklaşsa da, yaşı 30’un üstünde olanların sayısında bir değişme gözlenmiyor.

ntv

George Orwell'ın günlükleri


The TLS reviews George Orwell's diaries:

Diaries brings together the eleven individual journals that George Orwell compiled between 1931 and 1949. The final entry, written in September 1949, describes the daily routines of University College Hospital, where he was to die of advanced tuberculosis early in 1950. All were published in the monumental twenty-volume Complete Works (1998), but now appear consecutively for the first time. There is certainly a twelfth diary, and possibly even a thirteenth, among the items taken from a Barcelona hotel room in June 1937 by Soviet agents and now gathering dust somewhere in the NKVD archive in Moscow. In his introduction, Peter Davison reveals that he once met a man – Miklos Kun, grandson of the Hungarian Communist leader Béla Kun – who had tracked down Orwell’s NKVD file, but was unable to fillet it before the archive shut its doors to the public.

Handsomely produced, illustrated with Orwell’s own pencil sketches and footnoted with Davison’s customary élan, this latest wave in the repackager’s tide invites two questions. Why did Orwell write diaries? And what do they tell us about him? Most writers’ diaries are self-conscious affairs, where the reader ends up with a sneaking feeling that the real audience is only a remote posterity. Orwell’s are notably unvarnished, often no more than a mundane domestic record, and yet this doesn’t make them personally revealing. There is, for example, almost nothing in them about Orwell’s literary techniques. Neither is there very much in the way of confidential remarks. When he notes in 1941, out of nowhere, that he is “thinking always of my island in the Hebrides, which I suppose I shall never possess, nor even see”, there is a sudden glimpse of all kinds of things not often associated with Orwell – frustrated yearnings, sequestered retreats, the deepest of romantic chasms.


D. J. Taylor, 'George Orwell's days'

Times Literary Supplement, 13 January 2010

George Orwell, Diaries, edited by Peter Davison. ,

8 Şubat 2010 Pazartesi

Sebastian Pinera'nın sırrı


Futbol takımları ve medyadaki yatırımları ile Berlusconi'ye benzetilen Şili'nin en zengin üçüncü adamı Sebastian Pinera 20 yıllık sol iktidarına ağır darbe indirdi. Gündemde devletin gelir kapısı bakır üreticisi Codelco'nun özelleştirilmesi var.

1973'te Augusto Pinochet'nin askeri darbesi ile 17 yıl dikta yönetimi yaşayan, 1990'dan sonra ise hep solcu iktidarların göreve geldiği Şili'de sağ, 20 yılın ardından ilk kez zafer ilan etti. Geçen hafta pazar günü yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde merkez sağda yer alan Ulusal Yenilenme Partisi'nin (NRP) lideri Sebastian Pinera iktidardaki Eduardo Frei'yı oyların yüzde 52'sini alarak koltuğundan indirdi. Bu, Latin Amerika'da Venezüella'dan Brezilya'ya kadar son 2 yıldır esen sol eğilimli rüzgâra ve ülkede yıllardır iktidarı elinde tutan sol koalisyona büyük bir darbe olarak görülüyor. Pinera'nın zaferi aynı zamanda 3 binden fazla insanın siyasi çatışmalarda öldürüldüğü, 28 bin kadar kişinin ise işkence gördüğü Pinochet devrinin halk üzerinde yarattığı "sağ" algısının da değiştiğinin bir işareti olarak görülüyor. Sağ yönlü siyaset 20 yılı aşkın süredir Şililerin gözünde insan haklarını ihlal edilmesiyle ilişkilendiriliyordu. Pinera, seçimi kazanmasının ardından yaptığı konuşmada, Şili'nin büyük, zengin ve çok güçlü bir ülke olmadığını, ancak dünyadaki "en iyi ülke" olabileceklerini, kaybedecek bir dakikaları bile bulunmadığını söyledi. Pinera'nın devlet başkanlığı görevini mart ayında resmen devralması bekleniyor.
Dünyanın en büyük bakır ihracatçısı olmasının avantajıyla Latin Amerika'nın en hızlı büyüyen ekonomisi olan Şili'nin yeni devlet başkanı Pinera aslında milyarder bir işadamı. 60 yaşındaki Pinera, Şili'yi kredi kartıyla tanıştıran adam olarak da biliniyor. Pinera, kredi kartı pazarlaması ile başladığı işhayatında zamanla başarı bir işadamına dönüştü. Şu anda 1.2 milyar dolarlık serveti ile ülkenin en zengin üçünü insanı olan Pinera, seçimlere "Şili'yi dünyanın en iyi ülkesi yapacağı" vaadiyle katıldı. Pinera, seçim kampanyasında bir milyon kişiye iş alanı açılması ve 12 bin dolar olan kişi başına düşen milli gelirin yılda yüzde 6 oranında artacağı gibi vaatlerde bulunmuştu. Pinera'nın iktidarda kalacağı 4 yıl boyunca en büyük avantajı yüksek bakır fiyatları ile şu ana kadar elde edilen yüklü döviz rezervi olacak. Şili borsasının da sermaye yanlısı Pinera'nın zaferi ile gaza basması bekleniyor.

Ulusal tahvil projesi ve Codelco'nun satışı
Serbest piyasa politikalarını sürdürmesi beklenen Pinera, özel sektörü ekonomiyi kalkındıracak ana motor olarak görüyor. Pinera'nın iktidarı süresince yapmayı planladığı önemli projelerden biri de Şili'nin uluslararası platformlarda yatırımcılara sunulmak üzere devlet tahvili ihraç etmesi olacak. Şili'nin yabancı yatırımcıya ulaşması ise daha fazla döviz anlamına geliyor. Pinera'nın gündeminde devlete ait bakır üreticisi Codelco'nun daha verimli olması amacıyla özelleştirilmesi de var. Ancka bu konuda Kongre şimdiden ikiye bölünmüş durumda. Uzmanlar Pinera'nın Codelco özelleştirmesi için yasa tasarısına karşı çıkan merkez sol muhalefet ile uzlaşmaya varmak için epey ter dökeceğini belirtiyor. Pinera ayrıca iş hayatını gözeten daha esnek düzenlemeler konusunda da solcularla ve sendikalarla karşı karşıya gelecek. Codelco'yu satmaya kalkışırsa büyük olasılıkla zaten bir süredir grev ve protesto tehditleri savuran maden işçileri sendikaları ayaklanacak. Kongredeki karşıtlar ise devletin en büyük gelir kapısı olan hatta krizde uygulanan teşvik programlarının finansmanını sağlayan Codelco'yu sattırmamamak için Pinera'yı iyice zorlayacak.

2008'de bakır sayesinde 42 milyar dolar fazla verdi
Askeri diktatörlükten serbest piyasacı bir anlayışı benimseyen yeni devlet başkanına kadar geçen sürede Şili ekonomisi düşük yolsuzluk oranının da sayesinde hızlı bir kalkınma sürecine girdi. Pinochet görevinden ayrıldığında yüzde 39'larda olan işsizlik oranı bugünlerde yüzde 14'lere kadar gerilemiş durumda. Oran hâlâ yüksek ama bu, Latin Amerika'da işsizlik oranında görülen en hızlı düşüş. 2005 ila 2008 yılları arasında ise Şili başta bakır olmak üzere emtia ihracatı sayesinde yüklü döviz çekmeyi başardı ve 42 milyar dolar mali fazla bile verdi. Bu rakam ülke GSYİH'sının yüzde 26'sına tekabül ediyordu. Dönemin devlet başkanı Bachelet bu parayı tam da ihtiyaçları olduğu zaman küresel krizin olumsuz etkilerini bertaraf etmek için kullandı. Yani Şili, ABD'den Avrupa ve Asya'ya kadar bir çok ekonomiyi vuran küresel kredi krizi sırasında önceden hazırlamış olduğu döviz silahı sayesinde nispeten daha az yara aldı. 2009'un mart ayında açılan risk iştahı sonrası küresel likidite gelişmekte olan piyasalar ile emtiaya akmaya başlayınca ise bakır fiyatlarındaki yükseliş tırmandı. Hatta 2009'un yüzde 50'nin üzerindeki getirisiyle en fazla kazandıran emtia ürünü de bakır olarak gösteriliyor. Dolayısıyla uzmanlar önümüzdeki dönemi Şili için "parlak" olarak nitelendiriyor. Ülkenin ihracat gelirlerinin yarısından fazlası bakır ihracatından sağlanıyor. Bu anlamda bakır ihracatına bir anlmada bağımlı olan Şili, bu ay içinde "zenginler klübü" olarak da bilinen Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'ne (OECD) de üye olan ilk Latin Amerika ülkesi oldu.

BERLUSCONI'NİN ŞİLİ VERSİYONU
Şili'nin yeni devlet başkanı Pinera'nın başını en fazla ağrıtacak konulardan biri kişisel serveti olacak. Yaklaşık 1.2 milyar dolarlık bir servet sahibi olan Pinera'nın bu varlığının büyük bir bölümünü ulusal havayolu şirketi LAN'da sahip olduğu hisse senetleri oluşturuyor. Seçilmeden önce yaptığı propagandalarda başkan olursa bu hisseleri satacağını söyleyen Pinera'nın atacağı adımlar önem taşıyacak. Pinera'nın sadece LAN'da değil Şili'de yayın yapan bir televizyon kanalında ve ülkenin en başarılı futbol takımında da hisse sahipliği bulunuyor. Bu nedenle de tıpkı kendisi gibi medya ve futbol sektörlerinde yatırımları bulunan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile özdeşleştiriliyor. Ancak Pinera, Berlusconi'nin popülistliği ile uzaktan yakından alakalı olmadığı gibi kamuoyunca bazen "hantal" bir figür olarak bile görünüyor. 60 yaşında evli ve 4 çocuklu olması da Berlusconi'nin Playboy kızlarıyla yaptığı villa partileri ve çapkınlıklarıyla dolu özel yaşantısı ile kıyaslanacak gibi değil. Pinochet'nin askeri darbeyle iktidara geldiği 1973 yılında Harvard Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi almakta olan Pinera, darbeden 3 yıl sonra yurda dönmüştü. Sıkı bir Pinochet karşıtı olarak bilinmesine rağmen Pinera'nın kardeşi 1989 yılındaki geçiş hükümeti sırasında Pinochet'nin kabinesinden aday olmuştu.

21 Ocak 2010 Perşembe

Kitle iletişim araçları sıcak/soğuk ayrımı Mcluhan

McLuhan’ın medyayla ilgili geliştirdiği önemli düşüncelerinden biri de kitle iletişim araçlarını sıcak/soğuk (hot/cool) olarak ketegorilere ayırmasıdır. Sıcak araçlar izleyici katılımının zayıf olduğu araçlardır çünkü bu araçlar enformasyonu daha eksiksiz iletirler. Öte yandan soğuk araçlar söz konusu olduğunda izleyici katılımı daha güçlüdür çünkü izleyici enformasyonun iletimindeki eksik unsurları kendi zihninde tamamlamak zorundadır.
EDİT:
kAVRAMA EK OLARAK BİLGİ EKLEDİM: BİLGİNİN KAYNAĞI MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM BİLİMLERİ Anabilim Dalı RADYO TV. Bilim Dalı Yüksek Lisans öğrencisi ERMAN ERDOĞAN nın YAYGIN BİR KİTLE İLETİŞİM ARACI OLARAK TELEVİZYONUN KAMUSAL İŞLEVLERİ adlı tez çalışmasıdır.

......Buna göre, mesajları katı biçimde kodlanmış ve mesajı alan kişinin kodlanmış anlamı ortaya çıkarması sürecinde aktif olarak yer aldığı araçlar “soğuk araçlardır”. McLuhan’ın bu kategoride televizyonla birlikte ele aldığı diğer araçlar ise, ideografik yazı, söz ve tele-fon gibi araçlardır.McLuhan’n soğuk kitle iletişim araçlarının karşıtı olarak belirttiği sıcak kitle iletişim araçları ise mesaj açımlama sürecinde izleyicinin aktif olarak katılı¬mını kısıtlayan veya engelleyen araçlar olarak ele almaktadır.Kitapla iletişimde, bir kişinin metinlerden ne anlayacağını, kitapta daha önceden belirlenmiş olduğunu belirterek, bu tür kitle iletişim araçlarının aktif katılımı gerektirmeyen, demokratik olmayan, baskıcı, güdümlü ve tek yönlü araçlar olduğunu savunmaktadır......

16 Ocak 2010 Cumartesi

1980'li ve 1990'lı Yıllarda Küreselleşme: Tek Kutupluluk, Liberalizmin Yükselişi ve Ulus-Devlet Sorunu

hız kazandırmıştır. 1990'lı yıllar ile birlikte dünyamız tek kutuplu bir küreselleşme
sürecini derinden yaşamaktadır. Sosyalist bloğun yıkılması kapitalizmin ve liberal
ekonominin bir zaferi olarak görülmekte ve az gelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınmaları
için serbest piyasa ekonomisinin kurallarının bütün işlerliği ile uygulanmasının
tek bir çözüm yolu olduğu iddia edilmektedir. Örneğin, özelleştirme, devletin
ekonomideki ağırlığını olabildiğince küçültme, uluslararası ticaretin önündeki
gümrük, kota, koruma, vb. türü engelleri ortadan kaldırma ve ülke iç pazarın ulus
lararası serbest rekabete açılması gibi 'yeni sağ' ideolojinin politikaları IMF ve Dünya
Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları tarafından az gelişmiş ülkelerin önüne
sunulmakta ve bu yolla liberal ekonomik politikalar küreselleştirilmektedir.
Liberalizmin yükselişinde hangi etken önemli bir rol oynamıştır?
Özellikle 1980'li yıllar ile birlikte, İngiltere'de Thatcher ve Amerika'da Reegan ile
birlikte liberal politikalar dünya çapında büyük bir yükselişe geçmiştir. Bu süreç
içerisinde, uluslararası ticaretin serbestleşmesi ve özelliştirme az gelişmiş ülkelerin
kalkınmalarını gerçekleştirebilmeleri için olmazsa olmaz türünden politikalar olarak
küresel düzeyde yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Türkiye'de 1980'li
yıllar ile birlikte ekonominin dışa açılması ve 1986'da özelleştirme uygulamalarına
geçilmesi bir tesadüf değildir.
Küreselleşme ile ulus-devlet bir güç kaybına mı uğramaktadır?
Küreselleşme ile birlikte tartışılan bir diğer noktada 'ulus-devlet'in giderek gücünü
kaybettiğidir. Çünkü küreselleşme ile birlikte gerek ekonomik, gerek siyasal ve gerekse
askeri düzeyde çok uluslu kuruluşların sayısı ve gücü artmakta ve bu kuruluşlar
ulus-devlet'lerin gücünü azaltıcı faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Hatta yıllık cirosu
bir çok ulus-devlet'tin milli gelirini aşan çok uluslu şirketler bulunmaktadır.
Sorunun asıl kaynağı şudur: bir ulus-devlet'ten çok daha güçlü olabilen bir uluslararası
kuruluşu ondan daha zayıf ve güçsüz durumda olan bir ulus-devlet nasıl denetleyebilecektir?
Eğer ulus-devletler bu çok güçlü uluslararası kuruluşları denetleyemecek
durumda iseler bu kuruluşlar demokratik olarak nasıl kontrol altına alınabileceklerdir?
Eğer bu çok güçlü uluslararası kuruluşlar ulus devlet tarafından değilde
ulus-devlet sistemleri (örneğin Avrupa Topluluğu) tarafından kontrol edilebilecek
ise bu durum ulus-devletin küreselleşme ile birlikte bir güç kaybına uğradığının
bir göstergesi değil midir?
Gerçektende, Avrupa Topluluğu örneğinde olduğu gibi ulus-devlet sistemlerinin
bizzat kendisi ulus-devletin üzerinde bir güç gibi durmaktadır. Gerçektende, uluslararası
düzeyde ulus-devletin bizzat kendisi değil ancak birden fazla ulusların bir
araya gelerek oluşturmuş olduğu ulus-devlet sistemlerinin (örneğin, Avrupa Topluluğunun)
küresel boyutta etkinliği artmakta ve ulus-devletin kendisi giderek güç
kaybetmektedir. Bu aynı zamanda, az gelişmiş ülkelerin kendi sınırları içerisinde
sahip olduğu en önemli siyasal güçlerden biri olan ulusal devletin kendisi, daha çok
gelişmiş ülkelerin etkisinde olan küresel gelişmeler sonucu giderek zayıflatılmaya
çalışılmasıdır. Böylece Wallerstein'in de belirttiği gibi, üçüncü dünya ülkeleri küresel
düzeyde adeta güçsüzlüğe mahkum edilmektedir.
Ancak ünitenin başında da belirtildiği üzere küreselleşme çok yönlü bir süreçtir.
Dolayısıyla, ulusal devletler küresel düzeydeki uluslu şirketlerin gücünün artmasına
karşı kendi önlemlerini alabilmektedirler. Zira, liberal ekonomik politikaların
uygulandığı bir çok ülkede bile ulusal devletin kendisi hala hem siyasal ve hemde
ekonomik olarak gücünü koruyabilmekte ve bunda direnebilmektedirler. Örneğin
İngiltere kapitalizmin ve liberal ekonomik politikalarının beşiği olan bir ülke olmasına
karşın Avrupa Topluluğu ile bütünleşmede siyasal ve ekonomik gücün tek bir
elde yani Avrupa Topluluğu parlemontosunda tutulmak istenmesine şiddetle karşı
çıkmakta ve bunun üye ülkelerinin ulusal gücünü zayıflatacağını öne sürmektedir.
Özellikle Asya ve Afrika gibi kıtalarda potansiyel etnik çatışmaların bu günkü konumu
ve içinde bulunduğu gerilim varoldukça ulusalcılık, ulus-devlet ve ulusal
kültür'ün gücünde önemli bir zayıflama ne günümüzde ve nede önümüzdeki yıllarda
pek mümkün görünmemektedir.

Wallerstein ve Kapitalist Dünya Ekonomisinin Küreselleşmesi

Dünya kapitalist ekonomilerinin, endüstriyel üretim, sermaye birikimi ve uluslararası
pazar ilişkileri açısından küresel olarak tek bir kapitalist dünya toplumuna doğru
ilerlemekte olduğu öne sürülmektedir. Artık küresel düzeyde oluşan ekonomik
dalgalanmalardan ve krizlerden bütün dünya ülkeleri giderek daha çok etkilenmektedir.
Özellikle uluslararası pazarda çok uluslu şirketlerin bütünleşmeleri, yabancı
sermaye yatırımlarının artması, ülkeler arasında teknoloji transferinin yaygınlaşması
ve belirli coğrafi bölgelerde bulunan ülkelerin ekonomik ve siyasal düzeyde
bloklaşmaya doğru yönelmeleri küreselleşme sürecinin nedenleri arasında
gösterilmektedir. Ancak bu küreselleşmenin ne tür ekonomik, siyasal ve kültürel
formlar içerisinde gerçekleştiği ve az gelişmiş ülkelerin konumlarının ne olduğu
tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Örneğin, Wallerstein küreselleşme olgusunu kapitalist ekonomik sisteminin işleyişine
bağlı olarak incelemeye çalışmaktadır. Wallerstein küreselleşmenin kapitalist
sermayenin sınır tanımayan yayılmacılığının ve buna bağlı olarak ortaya çıkan
uluslararası işbölümünün bir yansıması olarak görmektedir. Küresel dönüşümler
kapitalist sermayenin sürekli genişlemek istemesinin doğal bir sonucudur. Wallerstein
kapitalist dünya sisteminin işleyişini merkez ülkeler (gelişmiş kapitalist ülkeler),
çevre ülkeler (az gelişmiş kapitalist ülkeler) ve yarı çevre ülkeler (yarı gelişmiş
kapitalist ülkeler) modeli çerçevesinde incelemektedir. Wallerstein'e göre merkez
ülkeler ekonomik olarak daha güçlü oldukları için dünya ticaret düzenini kendi çıkarlarına
göre düzenlemekte ve böylece azgelişmiş çevre ülkelerini doğal kaynaklar
ve insan gücü açısından sömürmektedirler. Böylece, Wallerstein küreselleşmenin
ülkeler arasındaki eşitsizliği süreklileştirdiğini ve bu eşitsizliği küresel gelişmelere
paralel olarak belirli formlar içersinde yeniden ürettiğini öne sürmektedir.
Wallerstein'e göre ekonomik ve siyasal düzeydeki küresel değişmeler kapitalist
dünya ekonomisinin genişlemesiyle birlikte oluşmuştur. Bu nedenle hiçbir tarihsel
sistem kapitalist dünya ekonomisi kadar kendi içinde ilintili, karmaşık, yaygın ve
ayrıntılı olmamıştır. Wallerstein'in yaklaşımına göre, kapitalist dünya ekonomisi
genişlemeye her zaman gereksinimi olmuştur ve bunun sonucu olarak son dörtyüzyılda
Avrupa merkezli bir sistemden bütün küreyi kapsayacak bir sisteme geçmiştir.
Bu süreç içerisinde merkez ülkeler kendi ulusal devletlerini güçlendirmiş, ekonomilerini
kalkındırmış ve ulusal kültürlerini de geliştirmişlerdir. Buna karşın çevre
ülkeler ise ekonomik olarak merkez ülkelere bağımlı ve geri kalmış, ve böylece
ulusal devletlerini güçlendirememişlerdir. Ayrıca, çevre ülkeleri merkez ülkelerin
kültürel etkisi altına girniştir. Böylece ekonomik süreçte kapitalist sermayenin genişlemesine
bağlı olarak dünya çapına yayılan küreselleşme, kültürel boyutuda içine
alarak kapitalist dünyayı tek bir sistem haline getirmiştir.
Wallerstein azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki eşitsiz ekonomik ilişkilerin
küreselleşme üzerine olan etkilerini vurgulaması açısından literatüre önemli
bir katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde Wallerstein'in yaklaşımının batılılaşma ve/
veya modernleşme teorilerinin çok başarılı bir eliştirisini yaptığını da söyleyebiliriz.
Wallerstein'in yaklaşımının zayıf yönleri nelerdir?
Wallerstein'de ekonomiyi temel belirleyici bir faktör olarak ele alması onu aşırı ekonomizm
yaptığı eleştirisine düşürmektedir. Ayrıca, Wallerstein Giddens'in küreselleşme
süreçinde önemini işaret ettiği siyasal ve askeri güçlerin rolüne yeteri kadar
ağırlık verememiştir. Wallerstein'in bir diğer zayıf noktası ise, küresel düzeyde
gelişmiş merkez ülkelerin azgelişmiş çevre ülkelerini kendi ekonomik ve siyasal
kıskacına alarak doğal ve insan kaynaklarını sömürdüğünü öne sürmesi ve çevre ülkelerin
belirli bir uluslararası iş bölümü çerçevesinde kapitalist dünya ekonomisinin
içerisinde gelişmiş bir kapitalist merkez ülke haline gelemeyeceğini belirtmesidir.
Halbuki gelişmekte olan bazı ülkeler (Güney Kore, Tayvan, Hong Kong vb.) belirli
bir ekonomik kalkınma düzeyine ulaşmış ve hatta uluslararası pazarlarda bir
çok gelişmiş merkez ülkeleri ile rekabet edebilir bir hale gelebilmiştir.

Robertson ve Küreseleşmeninin Tarihsel Aşamaları

Robertson küreselleşme üzerine olan tartışmalarda belkide adı en çok söz edilenlerden
birisidir. Roberston’a göre küreselleşme devletler arası etkileşim süreçlerinin
bir sonucundan çok toplumsal ve kültürel süreçlerin işleyişine bağlıdır. Küreselleşme
dünyanının bir bütün olarak yapılanması ile ilgili olan somut gelişmelerin kavramlaştırılmasıdır.
Yani, dünyanın toplumsal ve kültürel faktörlerin etkileşimi sonucu
yerel ve küresel düzeyde sürekli olarak yeniden üretilmesi küresellşme kavramının
özünü oluşturmaktadır. Bunun içinde küreselleşmeyi tarihsel bir bakış açısı
içerisinde ele almak gerekmektedir. Buradan yola çıkarak, Robertson küreselleşme
kavramını insan toplumlarının gelişiminin belirli bir tarihsel aşamalarına bağlı olarak
açıklamaktadır.
Robertson küreselleşmeyi hang tarihsel aşamalar çerçevesinde açıklamaya çalışmaktadır?
Robertson küresellemeyi 15. yüzyıldan başlamak üzere tarihsel süreçte beş aşamalı
model çerçevesi içerisinde incelemektedir. Her evrede küreselleşmenin yoğunluğu
ve karmaşıklığı bir önceki döneme göre artmaktadır.
Bu beş aşamalı süreç sırasıyla;
• Oluşum aşaması,
• Başlangıç aşaması,
• Kalkış aşaması,
• Hakimiyet için mücadele aşaması,
• Belirsizlik aşamasıdır.
Robertson'a göre küreselleşmenin "oluşum aşaması" (Avrupa, 1400-1750) bireyselciliğin
ve humanizmin önem kazandığı ve ulusalcılığın ortaçağ toplum anlayışına
karşıt olarak ortaya çıktığı bir dönemdir.
Küreselleşmenin ikinci evresi "başlangıç aşaması" (Avrupa, 1750-1875). Bu aşamada
üniter devlet kavramı, bütünleşme, uluslararası ilişkilerin formalleşmesi, bireylerin
birer yurttaş olarak ön plana çıktığı ve insanlık kavramının daha da belirginleştiği
bör dönemdir. Bu dönem ayrıca Avrupa dışındaki toplumların da uluslararası
toplumun birer parçası olmaya başladığı ve ulusalcılık ve uluslararasıcılık gibi kavramlarının
tartışıldığı dönemin bir başlangıcı olmaktadır.
Robertson'a göre küreselleşmedeki üçüncü aşama olan "kalkış aşaması" 1875'lerden
1925'lere kadar olan dönemi kapsamaktadır. Bu dönem artık ulusal toplum kavramının
kabul gördüğü, ulusal ve bireysel kimlik kavramlarının tartışıldığı, Avrupa
kıtası dışındaki bazı toplumların da uluslararası topluma katıldığı, hümanizmin
uluslararası düzeyde iyice yerleştiği ve küresel iletişimin hızlandığı bir dönemdir.
Ayrıca bu dönemde uluslararası küresel yarışmalar (Olimpiyat Oyunları, Nobel
ödülleri, vb.) ortaya çıkmaya başlamıştır.
Küreselleşmedeki dördüncü aşama olan "hakimiyet için mücadele aşaması" ise
1925'lerden 1960'lı yılların sonuna kadar uzanmıştır. Bu dönem küresel boyutta çok
büyük savaşlara ve çatışmalara sahne olmuş, atom bombasının kullanılmasının ve
savaşlarda insanların kitlesel olarak katledilmesinin bir sonucu olarak, insanın doğasına
ve geleceğine yönelik olan ilgiler artmıştır.
Robertson'a göre 1960'lar sonrasını içine alan ve Üçüncü Dünya'yı da kapsayan dönem
küreselleşmenin en uç noktaya ulaştığı "belirsizlik aşamasıdır". Çünkü bireyler
son derece karmaşık olan küresel oluşumlardan (ulusal, etnik, ırksal, cinsel, vs.) etkilenmektedir.
Bu aşamada küresel kuruluşların sayısı ve hareketliliği artmakta buna
karşın insan topluluğu farklı türden kültürel ve etnik sorunlarla daha çok yüzleşmektedir.
Ayrıca bu dönem küresel kitle iletişim sisteminin güçlendiği ve bireylerin
sivil toplum, dünya vatandaşlığı, savaş karşıtlığı, insan hakları, çevrecilik, vb.
türden kavramlara olan ilgisinin arttığı bir dönemdir.
Robertson'a göre küreselleşme hızını 19 ve 20. yüzyıl modernitesinden alan ve günümüzde
tek bir dünya toplum yapısına doğru olan bir gelişmeyi ifade etmekle birlikte
bu sürecin küresel bir bütünleşmeye doğru olan bir gelişme olarak görünmemesi
gerektiğini belirtmektedir. Çünkü günümüzde varolan özgün olanın evrenselleşmesi
ve evrenselin özgünleşmesidir. Ancak küreselleşme süreci açısından ulusların
farklı kültürel kimliğe sahip olabildikleri kabul edilmesi gereken bir durumdur.
Örneğin ulus-devletlerinin bile küresel gelişmelerden kendilerini koruyabilmek
için ulusal kimliklerini ön plana çıkarmaya çalışmaları bile aslında o ulusların
küreselleşmeden etkilendikleri sonucunu doğurmaktadır. Çünkü uluslar yine küresel
düzeyde kendi ulusal kimliklerinin ne kadar iyi olduğu imajını yaratmaya çalışmaktadırlar.
Robertson yukarıda adı geçen küreselleşme aşamalarının her toplumun içsel dinamiklerinden
bağımsız olarak ortaya çıktığını iddia etmekte ve kaçınılmaz bir şekilde
bütün toplumların içsel dinamiklerini etkilediğini öne sürmektedir. Robertson'un
beş aşamalı modeli Giddens'in yaklaşımından farklı olarak küreselleşmede
tarihsel sürecin oynadığı rolü ortaya koyması açısından önemli bir eksikliği kapatmış
olmasıdır.

Giddens küreselleşmeyi kaç boyutta ele almaktadır?

Giddens küreselleşmenin dört boyutta ele alınması gerektiğini öne sürmektedir.
• Dünya kapitalist ekonomisi,
• Ulus-devlet sistemi,
• Dünya askeri düzeni,
• Uluslararası iş bölümü.
Giddens’a göre küreselleşmenin birinci boyutu ‘dünya kapitalist ekonomisidir’.
Buna göre kapitalizmin 16. ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkmasıyla birlikte, küresel
dünya düzeni siyasal güçten daha çok ekonomik güce dayanmaktadır. Çünkü dünya
kapitalist ekonomisi ticaret ve sanayi bağlantı merkezleri yolu ile bütünleşmiştir.
Bu nedenle dünyamızdaki ekonomik küreselleşmede en önemli rolü oynayan kapitalist
dünya ekonomisidir. Zira uluslararası ekonomik ilişkiler daha çok ülkelerin ve
çok uluslu şirketlerin kapitalist türden iş bağlantıları, endüstriyel mal ve hizmetlerin
alımı ve satımı, dağıtımı ve pazarlanması ile belirlenmektedir. Ülkeler arasındaki
ekonomik gelişmişlik farklılığı da dünya kapitalist ekonomi düzeninin bir sonucudur.
Giddens’in yaklaşımında, küreselleşmenin ikinci boyutunu ise ‘ulus-devlet sistemi’
meydana getirmektedir. Giddens’a göre ulus-devletler küresel siyasal düzenin
en önemli üyesidirler. Çünkü ulus-devletler bölgesel ve uluslararası ekonomik politikaların
yürütülmesi, uygulanması ve düzenlemesinde oldukça etkin rol almaktadırlar.
Ancak küresel siyasal düzende bir ulus-devletin etkin olabilmesi o devletin
refah düzeyi ve askeri gücüyle sınırlıdır. Ulus-devletler kendi aralarında siyasal ve
ekonomik çıkarlaını korumak ve geliştirmek için tıpkı Avrupa Topluluğu (AT) örneğinde
olduğu gibi, ‘küresel ulus-devlet sistemini’ oluşturmaya yönelebilmekte
dirler. Giddens bu süreci aynı zamanda ‘devletlerin uluslararası eşgüdümlenmesi’
olarak tanımlamakta ve günümüz dünyasında, ulus-devletler sisteminin siyasal ve
ekonomik küreselleşmede oldukça etkin bir rol oynadığını belirtmektedir.
Küreselleşmenin üçüncü boyutunu ise ‘dünya askeri düzeni’ oluşturmaktadır. Ortak
silahlanma ve savunma politikaları yoluyla birden fazla ülkenin (örneğinNATO)
silahlı güçlerini birleştirmesi küreselleşmenin önemli bir boyutunu meydana
getirmektedir. Böylece, belirli bir bölgede olan çatışma o bölgedeki ulusların bağlı
bulunduğu uluslararası askeri örgütleri kolayca harekete geçirebilmekte ve yerel
çatışmalar bütün dünyayı ilgilendirebilen bir küresel sorun haline gelebilmektedir.
Giddens birinci ve ikinci dünya savaşlarının buna iyi bir örnek oluşturduğunu belirtmektedir.
Giddens’a göre küreselleşmenin dördüncü boyutu ise ‘uluslararası işbölümüdür’.
Endürstriyel gelişmeye bağlı olarak gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki farklılaşmalarını
kapsamına alan ve sürekli genişleyen bir küresel iş bölümünden söz etmek
mümkündür. Bu yaklaşıma göre, modern endüstri yapılması gereken işlerin
düzeyine değil fakat aynı zamanda bölgesel düzeyde var olan iş bölümü çerçevesi
içerisinde endüstrinin gelişmişlik düzeyine, sendikalaşma oranına, iş gücünün el
becerisine ve hammadde üretimine bağlıdır. Böylece küresel olarak belirli bölgeler
üretim merkezleri heline gelirken belirli bölgeler endüstri dışı üretim faaliyetlerinde
yoğunlaşmaktadır. Her ne kadar belirli bölgeler diğerlerine göre daha gelimiş olsa
bile, ülkelerin birbirlerine olan karşılıklı bağımlılıkları giderek artmaktadır. Küreselleşmenin
modern endüstriye bağlı olarak ortaya çıkardıığ bir diğer sonuç ise
teknolojisinin dünya çapında yayılması ve bunun üretim süreciyle sınırlı kalmayıp
insanların günlük yaşamının içine kadar girmesi ve küresel olarak bütün bireyleri
derinden etkileyebilmesidir. Özellikle kitle iletişim araçlarının giderek yaygınlaşması
bireylerin dünyada olup biten olayları anında izleyebilmelerine olanak tanımasıdır.
Giddens’a göre küreselleşme modernitenin bir sonucudur ve bu süreç, kapitalist
modernizmin dayandığı ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmelerin dünya çapında
yaygınlaşmasından başka bir şey değildir.Giddens’in yaklaşımında günümüzdeki
küresel gelişmeler modernitenin dünya çıpanda yaygınlaştığını yani küresselştiğini
göstermektedir. Bu nedenle, Giddens küreselleşme sürecinin ‘geç modirnite’ olarak
ele alınmasının daha doğru olacağını belirtmektedir.

Giddens’ın yaklaşımının zayıf yönleri nelerdir?
Giddens’in yaklaşımı küreselleşmenin yanlızca ekonomik aktörlerle sınırlı kalmayıp,
siyasal, kültürel ve askeri boyutları da kapsadığını öne sürmesi önemli bir katkı
olarak ele alınabilir. Ancak küreselleşmenin dört boyutu olan ulus-devlet sistemi,
dünya kapitalist ekonomisi, dünya askeri düzeni ve uluslararası iş bölümü arasında
ne tür bağlantılar olduğu ve küreselleşmede her bir faktörün birbirleri ile karşılıklı
etkileşiminin ne düzeyde bulunduğu malesef yeterince açıklanmamıştır. Örneğin
ekonomik olarak geri kalmış ancak büyük bir askeri güce sahip olabilen bir ülke-
nin (Örneğin Çin) küreselleşme sürecinde oynadığı rol pek ayrıntılı bir şekilde açıklanmıyor.
Diğer bir soru da küreselleşmenin ekonomik boyutu ile ilgilidir. Acaba
azgelişmiş ülkelerin geri kalmalarında dünya kapitalist ekonomisinin etkileme boyutu
nedir, yani içsel etkenler mi, yoksa küresel boyutta uluslararası kapitalist ilişkiler
mi daha önemli rol oynamaktadır? Giddens az gelişmiş ülkelerin içinde bulunduğu
açmazdan nasıl kurtulabileceğini veya küresel olarak daha çok merkez ülkeler
lehine işleyen bu küresel ilişkilerde az gelişmiş ülkelerin geleceğinin ne olacağı
ve az gelişmişlik çemberini nasıl kırabileceği konusunda yeterli bir açıklama getirememeketedir.
Giddens’in yaklaşımının diğer bir zayıflığı da küreselleşmeyi çok nedenli bir yaklaşımla
açıklamaya çalışması ve kesin sonuçlara ulaşamamasıdıar. Ayrıca günümüzde
küreselleşmede din faktörü önemli bir etken olarak ele alınması gerekir. Zira bazı
dinler (islamiyet ve hıristiyanlık gibi) küresel bir yayılmayı kendi içinde taşımaktadırlar.
Günümüzde dinsel kökenli toplumsal değişmelerin küreselleşmede çok
önemli bir rol oynadığını Ortadoğu’daki gelişmelerde (İran-Irak savaşı, Körfez savaşı,
Cezayir içi savaşı gibi) çok açık bir şekilde görebilmekteyiz.

Giddens küreselleşmeyi nasıl tanımlamaktadır?

Giddens küreselleşmeyi zaman ve mekansal olarak birbirlerinden oldukça çok
uzakta gelişen olayların yerel oluşumları biçimlendirebilmesi ve bu yolla birbirleri
ile ilişkili olan dünya ölçeğindeki toplumsal ilişkilerin giderek yoğunlaşması olarak
tanımlamaktadır.
Fakat Giddens küreselleşmenin zaman ve mekansal boyutta toplumları birbirlerine
fonksiyonel olarak yakınlaşması gibi görülmemesi gerektiğini öne sürmekte ve bölgesel
ve yerel olan farklı türden toplumsal formların bu oluşuma tepki gösterebilmesinin
de çok mümkün olduğunu belirtmektedir. Giddens buna örnek olarak ta
küreselleşme ile ‘ulus-devlet’ ve ‘ulusalcılık’ gibi kavramların öneminin giderek
azalacağını özellikle kapitalizmin uluslararasılaşmasının bunda çok etkili olduğunu
ancak bölgesel ve yerel düzlemde buna bir tepki olarak ulusalcılık hareketlerinin,
bölgesel-kültürel kimliğin güçlenmesi veya yerel özerklik taleplerinin ön plana
çıkmasının olası olduğunu belirtmektedir.

Anthony Giddens: Zaman ve Mekansal Boyutta Küreselleşme

Giddens küreselleşmeyi zaman ve mekan bağlamında ele almaktadır. Modern çağ
öncesinde toplumlar kendi yaşamlarını zaman ve mekansal açıdan belirli bir coğrafi
bölgeye bağlı olarak düzenlemekteydiler. Modern çağ öncesinde zaman kavramı
insan toplumlarının yaşadığı yöreye ilişkin olarak belirlenmişti. Yıllık veya günlük
olarak “zaman” kavramı genelde rutin olarak tarımsal faaliyetlere başlanılması ve
bitirilmesine ve güneşin doğuşu ve batışına göre belirlenmişti. Geleneksel toplumlarda
zamanın belirlenmesi için ne bir teknolojiye ne de bir saate gereksinim vardı.
Aynı şekilde, Giddens’a göre, toplumsal ilişkilerde belirli bir coğrafi mekana bağlı
olarak belirlenmekteydi. Modern çağ öncesindeki toplumlar kendi içine kapalı oldukları
için ilişkiler daha çok yüzyüzeydi ve kitle iletişim araçları pek gelişmediğinden
başka mekanlardaki insan toplumlarını ne etkileyebiliyor ne de onlardan etkilenebiliyordu.
Giddens’a göre, küreselleşme ile birlikte gerek zaman kavramı ve gerekse mekan
kavramı belirli bir bölgeye bağlı olmaktan çıkmakta ve bütün dünya toplumlarının
ortak kullanımı haline gelmektedir. Özellikle Greenwiçh ile birlikte herkezce geçerli
sayılabilen bir zaman kavramı (dakika, saat, gün ve yıl) dünyanın her tarafında yerel
olmaktan çıkartılmış ve küreselleşmiştir. Yine aynı şekilde teknolojinin gelişmesi,
üretimin artışı ve küresel iletişim araçlarının yaygınlaşmaya başlaması toplumsal
ilişkileri mekansal anlamda yerellikten çıkarmış küreselleştirmiştir. Artık günümüzde
insanoğlu kendi yöresi ile ilgili olmayan bir konu hakkında bilgi sahibi olabilmekte
ve dünya sorunları üzerine tartışabilmektedir. Örneğin, Türkiye de bulunan
bir birey yabancı bir ülkenin parasını taşıyabilmekte, bozdurabilmekte veya
başka bir ülkenin para birimine dönüştürebilmektedir. Bu da göstermektedir ki toplumsal
ilişkilerin kendisi de içinde bulunduğu yerellikten çıkmakta ve küresel ilişkilerin
bir parçası haline gelmektedir.

Günümüzde bireyler, belirli bir davranış içerisinde bulunurken artık yerel düşünmemekte
küresel oluşumları da hesaba katmaktadır. Bu bir anlamda insanların düşünümsel
olarak yerel ve küresel gelişmeleri hesaba katması ve buna göre günlük
yaşama yön vermesi demektir. Örneğin, tatil için başka bir ülkeye giden bir turistin
dünyada olup bitenleri izleyebilmesi, dünya borsalarındaki son gelişmeleri merak
edebilmesi, kaldığı otele ödeyeceği ücret nedeniyle döviz alım-satımı ile ilişkili ne
kadar zararı olabileceğini hesap edebilmesi, güneşin altında fazla kaldığı taktirde
bunun deri kanserine neden olup olmayacağını düşünebilmesi, tatil dönüşü uçak
şirketinin uçuşunu erteleyip ertelemediğini merak edebilmesi günümüz bireyinin
yerel ve küresel boyutta düşünümsel bir şekilde hareket ettiğini açıkça göstermektedir.