Bugün 3 ocak..Biricik meleğimin doğum günü,,iyiki varsın bitanem..
İletişim Fakültesi, Yeni Medya, Gazetecilik, Habercilik, Yakınsak Medya, Görsel İletişim Tasarımı
2 Ocak 2010 Cumartesi
8 Aralık 2009 Salı
Al beni yar götür
Bulutlardı yağmuru getiren
Hüznüm bulut oldu
Yağmur oldu yasak sevdamız
İnatla gurbete doğdu
Acıya büyüdü sevgiler karanlıklar kentinde
Güneşi hiç göremeden
Oynadığımız bir oyundu
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yitirmekten yitirilmekten
Korkudan korkmalardan
Aldatmadan aldatılışlardan
Hiç almadan hep vermelerden
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yasaktı bize sevda yaşamak
Aramızda hep birileri oldu
Aramızda hep sende oldun
Ben yalnız seninle doğdum
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Hüznüm bulut oldu
Yağmur oldu yasak sevdamız
İnatla gurbete doğdu
Acıya büyüdü sevgiler karanlıklar kentinde
Güneşi hiç göremeden
Oynadığımız bir oyundu
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yitirmekten yitirilmekten
Korkudan korkmalardan
Aldatmadan aldatılışlardan
Hiç almadan hep vermelerden
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yasaktı bize sevda yaşamak
Aramızda hep birileri oldu
Aramızda hep sende oldun
Ben yalnız seninle doğdum
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
7 Aralık 2009 Pazartesi
Her şeyin korkutucu bir yasa olduğu yerde, kural tanımayan duygular ve tutkular ölüm fermanını imzalar.
Yazıları ve Gomorra adlı romanında, Napoli bölgesinin mafya örgütü camorra gerçeğini anlattığı için İtalya'da yer altı dünyasının bir numaralı hedefi haline gelen gazeteci Roberto Saviano, suç topraklarında kadın olmayı anlattı.
Suç topraklarında kadın olmak zordur. Karmaşık kurallar, katı ritüeller, koparılamayan bağlar… Esnek olmayan ve çoğu kez sonsuza dek aynı bir söz dizimi, mafya topraklarında kadın davranışını düzenler. Modernlik ve geleneksellik, ahlaki kafes ve iş konularında top yekun töresizlik arasında sürekli bir dengede kalmadır. Ölüm emri verebilirler, ama sevgili edinme ya da bir erkeği terk etme hakları yoktur. Piyasanın tüm sektörlerinde yatırım yapabilirler, ama erkekleri hapisteyken makyaj yapamazlar. Mahkemeler sırasında, halka ayrılan yerde oturan kadınlar görülür, parmaklıklar arkasındaki sanıklara öpücük veya selam gönderirler. Onların eşleridirler, ama çoğunlukla anneleri gibi dururlar. Eş hapisteyken şık giyinmek, makyaj yapmak ve oje sürmek; bunu başkaları için yaptığını ifade etmenin bir yoludur. Saç boyamak sessiz bir ihanet itirafıdır. Kadın sadece erkeğe bağlı olarak vardır. Onsuz, ruhsuz bir varlık gibidir. Yarım bir varlık… Bu nedenle, eşleri hapiste olan kadınların hepsi bakımsızdır. Bu, bir bağlılık ifadesidir. Bu, Campania bölgesi klanları, bazı 'ndrangheta** ve Cosa Nostra*** aileleri için geçerlidir.
Onları iyi giyinmiş, bakımlı, makyajlı görürseniz; bu demektir ki erkekleri yanlarında, serbest ve hükmediyor. Erkekler hükmederek güçlerini kadına yansıtırlar, kadının imajı üzerinden güç mesajını iletirler. Oysa hapisteki çete liderlerinin, görünmez olacak kadar 'renksiz' eşleri, çoğu kez vekilleri rolünde emir verendirler.
Suç topraklarındaki tüm öyküler birbirine benzer; trajik bir sonu olsa da normal seyirde gitse de. Genelde karı koca birbirlerini çocukluk yaşlarda tanırlar ve nikâhları 20-25 yaşlarında kıyılır. Küçük yaşta tanınan kızla evlenmek bakire olduğu sürece kural, temel koşuldur. Genelde erkeğin sevgilileri olmasına izin vardır. Ama son yıllarda eşlerinin koyduğu kısıtlama, sevgililerin Rus, Polonyalı, Rumen, Moldavyalı olması şartıdır. Mafya üyelerinin eşlerine göre, aile kurmaktan, çocukları gereği gibi eğitmekten aciz 'ikinci sınıf' kadınlardır bunlar. Buna karşılık İtalyan, daha da kötüsü kendi köyünden bir sevgili edinmek dengeyi bozacak ve cezalandırılması gereken bir harekettir. Mafya topraklarında bir erkekle bir kadının formasyonunun önemli bir kısmı cinsellikten geçer. "Bir kadının altında asla!" Erkekler bu emirle eğitilir.
Yatakta altta olmaya karar verirsen, günlük hayatta da boyun eğmeye razı oluyorsun demektir. Sadece zevk için yapmak, onların mantığında, seni boyun eğmeye mecbur eder. "Oral seks asla." Yaptırılır ama yapılmaz, yapmak köpek olmaktır ve "Kimsenin köpeği olmamalısın." Genç kuşağın hala riayet ettiği eski kurallar bunlar. İtalya dışında da çok daha katı kurallar geçerli. Londra ve New York'un birçok semtinde egemen Jamaykalı güçlü mafya Yardie, buna bir örnek. Ters ilişki de yasaktır. Pis ve eşcinsel bir şey olarak kabul edilir. (Jamayka mafya kültüründe eşcinseller ölüme mahkum ediliyor). Seks güçlü, erkeksi bir şey olmalı. Öpüşme yok. Dil içmeye yarar, gerçek bir erkek dilini sadece o amaç için kullanılır.
Çete üyelerinin tek saplantısı erkeklikleri değil, aynı zamanda onu nasıl kullanacaklarıdır: Katı kurallara göre seks yapmak, güçlerini tekrar gösterdikleri bir ritüele dönüşür.
'ndrangheta, camorra, mafya ve Sacra Corona Unita'nın**** egemen olduğu tüm bölgelerde o açık, değişmez kurallar geçerlidir. Ve bunlar, erkek egemen bir kültürün basit aynasından çok daha öte bir şeydir. Suç topraklarında hiçbir şeyin katı hiyerarşi, güç, ait olma kurallarından kaçınamadığını gösterir. Yaşam ve ölüm üzerinde güç. Her kim, bundan bağımsız olduğunu düşünüyorsa yanılıyor. Seksin kontrolü esastır. Kur yapmak da toprağa damga vurmaktır. Bir kadına yaklaşmak, bir toprak istilası riski anlamına gelir.
1994 yılında Casal di Principe köyünden Antonio Magliulo, yöreli bir erkeğin akrabası olan ve aynı köyden biriyle sözlü bir kıza kur yapmaya kalkmış. Kıza bir sürü hediye alıyormuş ve kızın nişanlısı ile evlenmek istemediğini düşünüp, ısrar ediyormuş. Kendisinden çok genç bu kıza gönlünü iyice kaptırmış ve kendi memleketinde adet olduğu gibi kur yapıyormuş. 14 Şubat'ta çikolata, Noel'de kürk yaka, normal günlerde iş yerinin önünde bekleme. Bir yaz günü Schiavone klanından bir grup onu konuşmak için Castelvolturno kayalıklarına çağırmış. Konuşmasına fırsat bile vermemişler. Maurizio Lavoro, Giuseppe Cecoro ve Guido Emilio çivili bir sopayla kafasına vurmuşlar, bağlamışlar ve ağzından burnundan içeri kum doldurmaya başlamışlar. Nefes almak için kumu yuttukça, daha çok kum tıkıyorlarmış. Tükürükle karışarak çimentolaşan kum boğazını tıkayınca boğulmuş. Önemli bir çete üyesinin akrabası olan, üstelik sözlü ve kendinden çok küçük bir kadına kur yaptığı için ölüme mahkûm edilmiş.
Kur yapmak, randevu istemek, bir gece birlikte olmak risktir, sorumluluktur. Valentino Galati, 26 Aralık 2006'da Filadelfia'dan (masonların kurduğu Vibo Valentia'nın bir köyü) kaybolduğunda 19 yaşındaydı. Bölgeye hükmeden bir çeteye yakın bir gençti. 'ndranghetista kanı vardı ve dolayısıyla 'ndranghetista oldu. Çete lideri Rocco Anello için çalışırdı. Anello rüşvet suçundan hapse girdiğinde, eşi Angela işleri yürütmek için yardıma ihtiyaç duydu. Alışveriş, ev temizliği, çocukları okula göndermek… Seçilenlerden biri Valentino'ydu. Zaman içinde Angela Bartucca ile ilişkiye girdi. Cezalandırmak elzemdi ve hiç kimse onun artık sokaklarda görünmediğine şaşırmadı. Çete liderinin eşiyle birlikte olduğu için ölüme mahkum edildi. Sadece annesi Anna inanmak istemiyor. Oğlunun çete liderinin karısının sevgilisi olması imkansız: O henüz çok küçük! Angela'nın evlerine kahve içmeye geldiğini kabul ediyor ve oğlu ortadan kaybolduğundan beri ortalarda gözükmediğini de. Ama Valentio'nun annesi için bu bir şey ifade etmiyor: "Oğlumun bu işle ilgisi yok." Başka nedenler olduğu konusunda ısrarlı, ama anti mafya savcıları için öyle değil. Anna uzun süre kanepede uyudu, çünkü telefon yakınındaydı ve oğlunun aramasını beliyordu. Yatak odasında telefonun sesini duyamayacağından korkarak. Sonunda omerta***** suskunluğuna saygı duyan bir acının sessizliğine kapandı. Ama reddetmeyi hep sürdürdü.
Aynı kaderi, 2002'de öldürülen Lamezia Terme köyünden Santo Panzarella paylaştı. Santo dört yıl önce Angela Bartucca'ya aşık olmuştu. Yine aynı kadın. Üzerine bir şarjör boşalttılar, öldüğünden emin olup bagaja koydular. Ama Santo Panzarella ölmemişti. Bagajın içinde tekme atıyordu. Son yolculuğunu tekme atarak yapmaması için bacaklarını kırdılar. Sonra da başına bir kurşun sıktılar. Sadece köprücük kemiği bulundu ve bu kemik soruşturmayı başlattı. O da yanlış kadına dokunduğu için ölüme mahkum edilmişti. Dolayısıyla Valentino başına gelecekleri biliyordu belki de, ama yasak kadınla ilişkiye girmekten çekinmedi.
Angela Bartucca fatal bir kadın olarak düşünülür, gazetelerin tanımıyla bir peygamber devesi (seksten sonra erkeği mideye indirir), cazibesiyle ölüm korkusunu bile yok eden biri. Seven ve severek ölüme mahkum eden bir kadın. Aslında gördüğünüzde hiç de öyle değil. Fotoğraflarda, bütün suçu yaşama isteği olan güzelce bir kızın yüzü görülüyor.
Kocasının cezaevinde olması kadın için total 'perhiz' demektir. Sevgi ve tutku perhizi. Sadece yaşlı çete liderleri, çok genç kadınlarla evlilerse, eşlerinin yerlerini alacak biriyle evlenmelerine razı olabilirler. Genellikle köyün rahibi veya bir erkek kardeş, bir kuzen, bir akraba tercih edilir. Asla liderin kanından olmayan bir köy sakini seçilmez. Çünkü farklı kandan biri, bu kadınla ilişkisinden yararlanıp, karizma yansıması yaşayabilir ve liderin yerini alabilir.
Çoğu kadın siyah giyinir ve hep. Öldürülen kocanın matemi için. Çocuğun matemi. Bir erkek kardeş, bir yeğen, bir komşu öldürüldüğü için matem. Bir iş arkadaşının kocası öldürüldüğü için matem, uzak bir akrabanın oğlu öldürüldüğü için matem. Siyah elbise giymek için her zaman bir neden vardır. Ve siyah elbisenin altında hep kırmızı bir şey giyilir. Yaşlı kadınlar, intikamı alınacak kanı hatırlamak için kırmızı renk bir bluz giyerlerdi, genç kadınlar kırmızı iç çamaşırı giyiyorlar. Acının unutturmadığı kanın kalıcı bir anısı, hatta siyah, intikamın mahrem rengini daha da ortaya çıkarıyor.
Suç topraklarında dul kalmak kadın kimliğini tamamen yitirmek ve sadece anne kimliğini üstlenmek demektir. Dul kalırsan sadece erkek çocukların izni ile yeniden evlenebilirsin. Ama ancak mafya hiyerarşisi içinde babayla aynı seviyedeki (veya üstü) bir erkekle. Ve özellikle de yedi yıllık katı bir matem sonrasında. Çünkü dulluk yılları, yöre inançlarına göre ruhun öteki dünyaya gitmesi için gerekli olan süreye eşit olmalıdır. Böylelikle ruhun öteki dünyaya gitmesi beklenir, çünkü burada olursa hâlâ eşini 'ihanet' ederken görür. San Cipriano d'Aversa köyünden karizmatik çete lideri Antonio Bardellino, dul kadınları orta çağdan kalma bu kurallardan ve empoze edilen sürekli acıdan kurtarmaya çalışıyordu. Köyde, don Antonio'nun hükmettiği yıllarda şöyle dediği anlatılır: "Cennete gitmek için yedi yıl gerekli, oysa biz başka yere gidiyoruz. Ve oraya çabuk gidilir, bir gecede."
Ama Bardellino öldürüldüğünde Schiavone hegemonyası başladı ve eski cinsel kurallar yeniden geçerli oldu. 1993 ağustosunda Paola Stroffolino bir sevgiliyle yakalandı. Paola çok önemli bir çete liderinin karısıydı, Casertano sahillerine kokain ve eroin getiren ilk liderlerden Alberto Beneduce'nin eşi. Beneduce öldürüldükten sonra, Paola yedi yıllık dulluk matemine riayet etmedi ve Luigi Griffo ile ilişkiye girdi. Çete, bu davranışın yaşlı liderin anısına saygısızlık olduğuna karar verdi. Ve cezayı vermesi için, yakın dostu Dario De Simone seçildi. De Simone çifti, yılın ilk mozzarella peynirini tattırmak bahanesiyle, Villa Literno'daki çiftliğine çağırdı. Adamın kafasına bir kurşun, kadınınkine bir kurşun… Ölünün şerefini lekeleyen, anısına saygısızlık eden iki günahkâra daha fazla kurşun gerekmez. Sonra Vincenzo Zagaria ve Sebastiano Panaro'nun yardımıyla bedenleri Giugliano'da derin bir kuyuya attı.
Sandokan, yani Francesco Schiavone ve erkek kardeşi, azmettirici olarak suçlandı. Bir çete liderinin karısının dokunulmazlığı vardır. Ama kadın başka bir erkekle kendini kirletirse, dokunulmazlık zırhı kalkar. İtirafçıların savcılara söyledikleri konuya açıklık getiriyor: "Bir kadınla yatmak burada öldürmekten beter. Bir çete liderinin eşini öldürmen daha iyi. Belki affedilebilirsin, ama onunla yatarsa kesinlikle öldürülürsün."
Sevmek, sevişmeye karar vermek, öpmek, bir şeyler hediye etmek, gülümsemek, eline dokunmak, bir kadını baştan çıkarmaya çalışmak, baştan çıkarılmak ölümcül bir hareket olabilir. En tehlikelisi. Son hareket. Her şeyin korkutucu bir yasa olduğu yerde, kural tanımayan duygular ve tutkular ölüm fermanını imzalar.
* Campania: Merkezi Napoli olan coğrafi bölge.
** 'ndrangheta: Campania bölgesi mafyası
*** Cosa nostra: Sicilya'da varlık gösteren suç örgütü
**** Sacra Corona Unita: Merkezi, İtalya'nın Puglia bölgesinde olan mafya örgütü.
***** Omerta: Mafyanın suskunluk kuralı.
Suç topraklarında kadın olmak zordur. Karmaşık kurallar, katı ritüeller, koparılamayan bağlar… Esnek olmayan ve çoğu kez sonsuza dek aynı bir söz dizimi, mafya topraklarında kadın davranışını düzenler. Modernlik ve geleneksellik, ahlaki kafes ve iş konularında top yekun töresizlik arasında sürekli bir dengede kalmadır. Ölüm emri verebilirler, ama sevgili edinme ya da bir erkeği terk etme hakları yoktur. Piyasanın tüm sektörlerinde yatırım yapabilirler, ama erkekleri hapisteyken makyaj yapamazlar. Mahkemeler sırasında, halka ayrılan yerde oturan kadınlar görülür, parmaklıklar arkasındaki sanıklara öpücük veya selam gönderirler. Onların eşleridirler, ama çoğunlukla anneleri gibi dururlar. Eş hapisteyken şık giyinmek, makyaj yapmak ve oje sürmek; bunu başkaları için yaptığını ifade etmenin bir yoludur. Saç boyamak sessiz bir ihanet itirafıdır. Kadın sadece erkeğe bağlı olarak vardır. Onsuz, ruhsuz bir varlık gibidir. Yarım bir varlık… Bu nedenle, eşleri hapiste olan kadınların hepsi bakımsızdır. Bu, bir bağlılık ifadesidir. Bu, Campania bölgesi klanları, bazı 'ndrangheta** ve Cosa Nostra*** aileleri için geçerlidir.
Onları iyi giyinmiş, bakımlı, makyajlı görürseniz; bu demektir ki erkekleri yanlarında, serbest ve hükmediyor. Erkekler hükmederek güçlerini kadına yansıtırlar, kadının imajı üzerinden güç mesajını iletirler. Oysa hapisteki çete liderlerinin, görünmez olacak kadar 'renksiz' eşleri, çoğu kez vekilleri rolünde emir verendirler.
Suç topraklarındaki tüm öyküler birbirine benzer; trajik bir sonu olsa da normal seyirde gitse de. Genelde karı koca birbirlerini çocukluk yaşlarda tanırlar ve nikâhları 20-25 yaşlarında kıyılır. Küçük yaşta tanınan kızla evlenmek bakire olduğu sürece kural, temel koşuldur. Genelde erkeğin sevgilileri olmasına izin vardır. Ama son yıllarda eşlerinin koyduğu kısıtlama, sevgililerin Rus, Polonyalı, Rumen, Moldavyalı olması şartıdır. Mafya üyelerinin eşlerine göre, aile kurmaktan, çocukları gereği gibi eğitmekten aciz 'ikinci sınıf' kadınlardır bunlar. Buna karşılık İtalyan, daha da kötüsü kendi köyünden bir sevgili edinmek dengeyi bozacak ve cezalandırılması gereken bir harekettir. Mafya topraklarında bir erkekle bir kadının formasyonunun önemli bir kısmı cinsellikten geçer. "Bir kadının altında asla!" Erkekler bu emirle eğitilir.
Yatakta altta olmaya karar verirsen, günlük hayatta da boyun eğmeye razı oluyorsun demektir. Sadece zevk için yapmak, onların mantığında, seni boyun eğmeye mecbur eder. "Oral seks asla." Yaptırılır ama yapılmaz, yapmak köpek olmaktır ve "Kimsenin köpeği olmamalısın." Genç kuşağın hala riayet ettiği eski kurallar bunlar. İtalya dışında da çok daha katı kurallar geçerli. Londra ve New York'un birçok semtinde egemen Jamaykalı güçlü mafya Yardie, buna bir örnek. Ters ilişki de yasaktır. Pis ve eşcinsel bir şey olarak kabul edilir. (Jamayka mafya kültüründe eşcinseller ölüme mahkum ediliyor). Seks güçlü, erkeksi bir şey olmalı. Öpüşme yok. Dil içmeye yarar, gerçek bir erkek dilini sadece o amaç için kullanılır.
Çete üyelerinin tek saplantısı erkeklikleri değil, aynı zamanda onu nasıl kullanacaklarıdır: Katı kurallara göre seks yapmak, güçlerini tekrar gösterdikleri bir ritüele dönüşür.
'ndrangheta, camorra, mafya ve Sacra Corona Unita'nın**** egemen olduğu tüm bölgelerde o açık, değişmez kurallar geçerlidir. Ve bunlar, erkek egemen bir kültürün basit aynasından çok daha öte bir şeydir. Suç topraklarında hiçbir şeyin katı hiyerarşi, güç, ait olma kurallarından kaçınamadığını gösterir. Yaşam ve ölüm üzerinde güç. Her kim, bundan bağımsız olduğunu düşünüyorsa yanılıyor. Seksin kontrolü esastır. Kur yapmak da toprağa damga vurmaktır. Bir kadına yaklaşmak, bir toprak istilası riski anlamına gelir.
1994 yılında Casal di Principe köyünden Antonio Magliulo, yöreli bir erkeğin akrabası olan ve aynı köyden biriyle sözlü bir kıza kur yapmaya kalkmış. Kıza bir sürü hediye alıyormuş ve kızın nişanlısı ile evlenmek istemediğini düşünüp, ısrar ediyormuş. Kendisinden çok genç bu kıza gönlünü iyice kaptırmış ve kendi memleketinde adet olduğu gibi kur yapıyormuş. 14 Şubat'ta çikolata, Noel'de kürk yaka, normal günlerde iş yerinin önünde bekleme. Bir yaz günü Schiavone klanından bir grup onu konuşmak için Castelvolturno kayalıklarına çağırmış. Konuşmasına fırsat bile vermemişler. Maurizio Lavoro, Giuseppe Cecoro ve Guido Emilio çivili bir sopayla kafasına vurmuşlar, bağlamışlar ve ağzından burnundan içeri kum doldurmaya başlamışlar. Nefes almak için kumu yuttukça, daha çok kum tıkıyorlarmış. Tükürükle karışarak çimentolaşan kum boğazını tıkayınca boğulmuş. Önemli bir çete üyesinin akrabası olan, üstelik sözlü ve kendinden çok küçük bir kadına kur yaptığı için ölüme mahkûm edilmiş.
Kur yapmak, randevu istemek, bir gece birlikte olmak risktir, sorumluluktur. Valentino Galati, 26 Aralık 2006'da Filadelfia'dan (masonların kurduğu Vibo Valentia'nın bir köyü) kaybolduğunda 19 yaşındaydı. Bölgeye hükmeden bir çeteye yakın bir gençti. 'ndranghetista kanı vardı ve dolayısıyla 'ndranghetista oldu. Çete lideri Rocco Anello için çalışırdı. Anello rüşvet suçundan hapse girdiğinde, eşi Angela işleri yürütmek için yardıma ihtiyaç duydu. Alışveriş, ev temizliği, çocukları okula göndermek… Seçilenlerden biri Valentino'ydu. Zaman içinde Angela Bartucca ile ilişkiye girdi. Cezalandırmak elzemdi ve hiç kimse onun artık sokaklarda görünmediğine şaşırmadı. Çete liderinin eşiyle birlikte olduğu için ölüme mahkum edildi. Sadece annesi Anna inanmak istemiyor. Oğlunun çete liderinin karısının sevgilisi olması imkansız: O henüz çok küçük! Angela'nın evlerine kahve içmeye geldiğini kabul ediyor ve oğlu ortadan kaybolduğundan beri ortalarda gözükmediğini de. Ama Valentio'nun annesi için bu bir şey ifade etmiyor: "Oğlumun bu işle ilgisi yok." Başka nedenler olduğu konusunda ısrarlı, ama anti mafya savcıları için öyle değil. Anna uzun süre kanepede uyudu, çünkü telefon yakınındaydı ve oğlunun aramasını beliyordu. Yatak odasında telefonun sesini duyamayacağından korkarak. Sonunda omerta***** suskunluğuna saygı duyan bir acının sessizliğine kapandı. Ama reddetmeyi hep sürdürdü.
Aynı kaderi, 2002'de öldürülen Lamezia Terme köyünden Santo Panzarella paylaştı. Santo dört yıl önce Angela Bartucca'ya aşık olmuştu. Yine aynı kadın. Üzerine bir şarjör boşalttılar, öldüğünden emin olup bagaja koydular. Ama Santo Panzarella ölmemişti. Bagajın içinde tekme atıyordu. Son yolculuğunu tekme atarak yapmaması için bacaklarını kırdılar. Sonra da başına bir kurşun sıktılar. Sadece köprücük kemiği bulundu ve bu kemik soruşturmayı başlattı. O da yanlış kadına dokunduğu için ölüme mahkum edilmişti. Dolayısıyla Valentino başına gelecekleri biliyordu belki de, ama yasak kadınla ilişkiye girmekten çekinmedi.
Angela Bartucca fatal bir kadın olarak düşünülür, gazetelerin tanımıyla bir peygamber devesi (seksten sonra erkeği mideye indirir), cazibesiyle ölüm korkusunu bile yok eden biri. Seven ve severek ölüme mahkum eden bir kadın. Aslında gördüğünüzde hiç de öyle değil. Fotoğraflarda, bütün suçu yaşama isteği olan güzelce bir kızın yüzü görülüyor.
Kocasının cezaevinde olması kadın için total 'perhiz' demektir. Sevgi ve tutku perhizi. Sadece yaşlı çete liderleri, çok genç kadınlarla evlilerse, eşlerinin yerlerini alacak biriyle evlenmelerine razı olabilirler. Genellikle köyün rahibi veya bir erkek kardeş, bir kuzen, bir akraba tercih edilir. Asla liderin kanından olmayan bir köy sakini seçilmez. Çünkü farklı kandan biri, bu kadınla ilişkisinden yararlanıp, karizma yansıması yaşayabilir ve liderin yerini alabilir.
Çoğu kadın siyah giyinir ve hep. Öldürülen kocanın matemi için. Çocuğun matemi. Bir erkek kardeş, bir yeğen, bir komşu öldürüldüğü için matem. Bir iş arkadaşının kocası öldürüldüğü için matem, uzak bir akrabanın oğlu öldürüldüğü için matem. Siyah elbise giymek için her zaman bir neden vardır. Ve siyah elbisenin altında hep kırmızı bir şey giyilir. Yaşlı kadınlar, intikamı alınacak kanı hatırlamak için kırmızı renk bir bluz giyerlerdi, genç kadınlar kırmızı iç çamaşırı giyiyorlar. Acının unutturmadığı kanın kalıcı bir anısı, hatta siyah, intikamın mahrem rengini daha da ortaya çıkarıyor.
Suç topraklarında dul kalmak kadın kimliğini tamamen yitirmek ve sadece anne kimliğini üstlenmek demektir. Dul kalırsan sadece erkek çocukların izni ile yeniden evlenebilirsin. Ama ancak mafya hiyerarşisi içinde babayla aynı seviyedeki (veya üstü) bir erkekle. Ve özellikle de yedi yıllık katı bir matem sonrasında. Çünkü dulluk yılları, yöre inançlarına göre ruhun öteki dünyaya gitmesi için gerekli olan süreye eşit olmalıdır. Böylelikle ruhun öteki dünyaya gitmesi beklenir, çünkü burada olursa hâlâ eşini 'ihanet' ederken görür. San Cipriano d'Aversa köyünden karizmatik çete lideri Antonio Bardellino, dul kadınları orta çağdan kalma bu kurallardan ve empoze edilen sürekli acıdan kurtarmaya çalışıyordu. Köyde, don Antonio'nun hükmettiği yıllarda şöyle dediği anlatılır: "Cennete gitmek için yedi yıl gerekli, oysa biz başka yere gidiyoruz. Ve oraya çabuk gidilir, bir gecede."
Ama Bardellino öldürüldüğünde Schiavone hegemonyası başladı ve eski cinsel kurallar yeniden geçerli oldu. 1993 ağustosunda Paola Stroffolino bir sevgiliyle yakalandı. Paola çok önemli bir çete liderinin karısıydı, Casertano sahillerine kokain ve eroin getiren ilk liderlerden Alberto Beneduce'nin eşi. Beneduce öldürüldükten sonra, Paola yedi yıllık dulluk matemine riayet etmedi ve Luigi Griffo ile ilişkiye girdi. Çete, bu davranışın yaşlı liderin anısına saygısızlık olduğuna karar verdi. Ve cezayı vermesi için, yakın dostu Dario De Simone seçildi. De Simone çifti, yılın ilk mozzarella peynirini tattırmak bahanesiyle, Villa Literno'daki çiftliğine çağırdı. Adamın kafasına bir kurşun, kadınınkine bir kurşun… Ölünün şerefini lekeleyen, anısına saygısızlık eden iki günahkâra daha fazla kurşun gerekmez. Sonra Vincenzo Zagaria ve Sebastiano Panaro'nun yardımıyla bedenleri Giugliano'da derin bir kuyuya attı.
Sandokan, yani Francesco Schiavone ve erkek kardeşi, azmettirici olarak suçlandı. Bir çete liderinin karısının dokunulmazlığı vardır. Ama kadın başka bir erkekle kendini kirletirse, dokunulmazlık zırhı kalkar. İtirafçıların savcılara söyledikleri konuya açıklık getiriyor: "Bir kadınla yatmak burada öldürmekten beter. Bir çete liderinin eşini öldürmen daha iyi. Belki affedilebilirsin, ama onunla yatarsa kesinlikle öldürülürsün."
Sevmek, sevişmeye karar vermek, öpmek, bir şeyler hediye etmek, gülümsemek, eline dokunmak, bir kadını baştan çıkarmaya çalışmak, baştan çıkarılmak ölümcül bir hareket olabilir. En tehlikelisi. Son hareket. Her şeyin korkutucu bir yasa olduğu yerde, kural tanımayan duygular ve tutkular ölüm fermanını imzalar.
* Campania: Merkezi Napoli olan coğrafi bölge.
** 'ndrangheta: Campania bölgesi mafyası
*** Cosa nostra: Sicilya'da varlık gösteren suç örgütü
**** Sacra Corona Unita: Merkezi, İtalya'nın Puglia bölgesinde olan mafya örgütü.
***** Omerta: Mafyanın suskunluk kuralı.
24 Kasım 2009 Salı
Sinan Çetin'le film yapmak
Plato Meslek Yüksekokulu, sinema sektörüne adım atmak ve yönetmenlikten senaristliğe, ışıkçılıktan görüntü yönetmenliğine kadar bir film ekibindeki her birimin işlevini bir film çekimi sırasında öğrenmek isteyenler için müthiş bir eğitim programını sizlerle paylaşıyor:
“Sinan Çetin’le Film Yapmak”
Bu eğitim sayesinde sinemayı, Sinan Çetin’in yeni filminin hikaye aşamasından başlayarak post prodüksiyon ve dağıtımına kadar tüm süreci içinde yer alarak öğrenme şansınız doğuyor. Plato Film’in yaratıcı ve deneyimli ekibi öğrencilere teoriden çok pratiğe yönelik bir ön eğitim sunacak, öğrenciler daha sonra senaryo aşamasının, çekim hazırlığı aşamasının, çekim aşamasının, çekim sonrası işlemlerin ve dağıtım aşamalarının tümünün bizzat içinde yer alacaktır.
Sinan Çetin - Yönetmenlik
Kamil Çetin – Görüntü Yönetmenliği
Fırat Parlak – Yapımcılık
Barış Ayastaş – Yapımcılık
Bilal Tanrıverdi - Işık
Gökhan Görmez – Kurgu
Ebru Yalçın - Yönetmenlik
Barış Denge – Post Prodüksiyon
İzzeddin Çalışlar – Senaryo Yazarlığı
Ve şimdiye kadar binlerce kişinin hayatını değiştirmiş olan Plato Film ekibindeki herkes bu sette öğrencilere “Öğretmiyoruz, Birlikte Yapıyoruz” mottosu ile yardımcı olacaklar.
**Eğitime alınacak öğrenciler, özel bir mülakattan sonra programa dahil edileceklerdir.
14 Aralık / 25 Aralık 2009– Mülakat
1984'ten
Yapayalnızdı. Geçmiş ölmüştü, geleceği düşleyebilmek ise olası değildi. Halen yaşamakta olan tek bir insanın bile onun tarafında olduğuna dair ne güvence vardı elinde? Ya da, Partinin egemenliğinin sonsuza dek sürmeyeceğini nasıl bilebilirdi insan? Sanki yanıt onlardaymış gibi, Doğruluk Bakanlığının beyaz duvarında yazılı partinin üç sloganı ilişti gözüne:
SAVAŞ BARIŞTIR ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR BİLGİSİZLİK KUVVETTİR
SAVAŞ BARIŞTIR ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR BİLGİSİZLİK KUVVETTİR
Berlusconi 'Rockstar dell'anno'.
İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi yılın rock starı seçildi.
Dünyanın en ünlü dergilerinden Rolling Stone, Berlusconi'nin seçilmesiyle ilgili kararın ''Berlusconi'nin bir rock starınkiyle özdeş yaşam tarzından dolayı'' verildiğini belirtti.
Derginin Aralık sayısının kapağında, fondaki İtalyan bayrağının üzerinde, yaşadığı ilişkiler sebebiyle skandallarla dolu bir yaza imza atan Berlusconi'yi gülümserken gösteren bir karikatür yer aldı.
23 Kasım 2009 Pazartesi
Slavoj Zizek geliyor

Geçtiğimiz yıl Kasım ayında, Bilgi Üniversitesi’nde konferans veren Slavoj Zizek, bu yıl da Boğaziçi Üniversitesi’nde, 3 – 4 Aralık’ta Türkiye’de olacak.
Zizek ilk gün 'Post - İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood' başlıklı konuşmada, 'Hollywood ideolojik bir makinadır' klişesini yorumlayacak.
İkinci gün Zizek ve İsrailli yönetmen Udi Aloni, din ve laiklik ekseninde İsrail – Filistin sorunu ele alacak.
Popüler kültürü yapı bozuma uğratan ve Lacan, Derrida ve Foucault'tan etkilenen Marksist filozof, köktendincilikten politik doğruculuğa, küreselleşmeden internete, Matrix'ten David Lynch'a kadar sayısız alanda ve konuda yazıyor.
''Anti-Komünizm’deki bu diriliş gücünü nereden alıyor? Gençlerin birçoğunun Komünist dönemi hatırlamasının bile söz konusu olmadığı ülkelerde eski hayaletler niye hortlatıldı? Yeni anti-Komünizm buna basit bir cevap sunuyor: “Kapitalizm sosyalizmden gerçekten çok daha iyiyse, hayatlarımız niye hâlâ bu kadar sefil?” Birçoklarına göre bunun sebebi gerçekten kapitalizm dahilinde olmamamız: Gerçek bir demokrasiye hâlâ sahip değiliz, sadece onun yanıltıcı bir maskesine sahibiz, iktidarın ipleri hâlâ aynı karanlık güçlerin elinde, eski komünistlerden oluşan dar bir çevre yeni sahipler ve yöneticiler kisvesi altında varlığını sürdürüyor.'' (Gerçek sosyalizme bir şans daha)
Zizek'in 'Gülünç Yücenin Sanatı: David Lynch'in Kayıp Otoban'ı Üzerine', 'İdeolojinin Yüce Nesnesi', 'Ödünç Alınan Irak Çaydanlığı' gibi kitapları Türkçe'ye de çevrildi.
3 Aralık Perşembe
13:00 - 15:00
'Post-ideolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood'
15:30 - 17:00
Tartışma + Soru-Cevap
4 Aralık Cuma
10:00 - 12:00
Film Gösterimi: Local Angel
Yönetmen Udi Aloni ile Soru ve Cevaplar
14:00 - 16:30
Film Gösterimi: Forgiveness
Yönetmen Udi Aloni ile Soru ve Cevapllar
17:00 - 18:30
Slavoj Zizek, Udi Aloni: Post-ideolojik Dünyada İdeoloji: İsrail-Filistin sorunu
20 Kasım 2009 Cuma
Kanal-i-zasyon filmi video
Fakir evinde annesiyle birlikte mutlu mesut bir hayat süren İmdat (Okan Bayülgen), bir temizlik şirketinde cam silici olarak çalışmaktadır. Hayattaki en büyük zevki televizyon izlemektir. Kanal İ adlı özel televizyon binasının camlarını silerken, kanalın üçkağıtçı müdürü Berk (Hakan Yılmaz) tarafından, İmdat’ın eşsiz reyting sezgisi keşfedilir. Olaylar çılgınca bir hızla ilerler ve İmdat kendini kısa sürede kanalın başında bulur. Yaptığı birbirinden komik ve acayip programlarla, Türkiye’nin gündemine oturur. İmdatın En büyük yardımcıları mahalle kahvesinden arkadaşı Profesör lakaplı Atilla Abi ve neredeyse ilk görüşte aşık olduğu sekreteri Nazlı’dır. Ancak İmdat tüm saflığıyla başarıdan başarıya koşarken, kendisine kurulan tuzakla, birden bire Türkiye’nin bir numaralı medya suçlusu haline gelir…
Oprah Winfrey Show sona eriyor
ABD'de yaklaşık 20 yıldır yayın hayatında olan, Oprah Winfrey'i dünyanın en güçlü ve zengin kadınlarından biri haline getiren ünlü televizyon programı ''Oprah Winfrey Show'', 2011'de sona erecek.
Harpo Productions tarafından yapılan açıklamada, 25 sezondur yayında olan programın bitişiyle ilgili resmi açıklamayı Winfrey'in bugünkü canlı yayın sırasında yapacağı belirtildi.
Yalnızca ABD'de her hafta 42 milyon kişinin izlediği tahmin edilen ünlü ''talk-show'' programı, 145 ülkede de gösterilmiş ve yaklaşık 20 yıldır en çok izlenen sohbet programı olmuştu.
ABD Başkanı Barack Obama'nın başkanlık seçimi kampanyasında büyük desteğiyle dikkatleri çeken 55 yaşındaki Winfrey, Forbes dergisine göre 2,7 milyar dolarlık bir servetin sahibi...
YouTube 'vatandaş gazeteciliği'
Ünlü video paylaşım sitesi YouTube 'vatandaş gazeteciliği' hizmeti başlattı.
Video paylaşım sitesi YouTube, yeni başlattığı bir uygulamayla, vatandaşların görüntülü haberlerini medya şirketlerinin kullanımına sunacak.
YouTube Direct adı verilen hizmet sayesinde, anlaşmalı medya kuruluşları, YouTube üyesi "vatandaş muhabirlerin" video klipleri arasından yayımlamak istediklerini seçebilecek.
YouTube, bu amaçla NPR, Politico, The Huffington Post ve The San Francisco Chronicle ile anlaşma imzaladı. Site, diğer medya kuruluşlarıyla da benzeri anlaşmalar imzalamayı planlıyor.
İnternet sitesinin haber ve politika dairesi başkanı Steve Grove, "Amacımız medya kuruluşlarıyla YouTube'un vatandaş muhabirleri arasında bağlantı sağlamak" dedi.
Yeni uygulamada, örneğin Politico veya The Chronicle'ın internet sitesine giren kullanıcılar, medya kuruluşunun editörlerinin görmesi için videolarını yükleyecek. Editörler, beğenirlerse videoyu kabul edecek veya reddedecek.
Bu yeni hizmetle YouTube'un kendini, medya kuruluşlarının ve diğer habercilerin bir müttefiki olarak sunmaya çalıştığı belirtilirken, YouTube Direct'in böylece, vatandaş gazeteciliği videolarının kaynağı olarak sitenin statüsünü de yükseltebileceği kaydediliyor.
YouTube, İran'da geçen yaz yapılan seçimlerden sonraki muhalefetin gösterilerindeki olaydan geçtiği görüntülerle ilgi çekmişti.
Yeni servisin, halihazırda CNN'deki iReport gibi vatandaş gazeteciliği yapan sitelere rakip olması bekleniyor.
Video paylaşım sitesi YouTube, yeni başlattığı bir uygulamayla, vatandaşların görüntülü haberlerini medya şirketlerinin kullanımına sunacak.
YouTube Direct adı verilen hizmet sayesinde, anlaşmalı medya kuruluşları, YouTube üyesi "vatandaş muhabirlerin" video klipleri arasından yayımlamak istediklerini seçebilecek.
YouTube, bu amaçla NPR, Politico, The Huffington Post ve The San Francisco Chronicle ile anlaşma imzaladı. Site, diğer medya kuruluşlarıyla da benzeri anlaşmalar imzalamayı planlıyor.
İnternet sitesinin haber ve politika dairesi başkanı Steve Grove, "Amacımız medya kuruluşlarıyla YouTube'un vatandaş muhabirleri arasında bağlantı sağlamak" dedi.
Yeni uygulamada, örneğin Politico veya The Chronicle'ın internet sitesine giren kullanıcılar, medya kuruluşunun editörlerinin görmesi için videolarını yükleyecek. Editörler, beğenirlerse videoyu kabul edecek veya reddedecek.
Bu yeni hizmetle YouTube'un kendini, medya kuruluşlarının ve diğer habercilerin bir müttefiki olarak sunmaya çalıştığı belirtilirken, YouTube Direct'in böylece, vatandaş gazeteciliği videolarının kaynağı olarak sitenin statüsünü de yükseltebileceği kaydediliyor.
YouTube, İran'da geçen yaz yapılan seçimlerden sonraki muhalefetin gösterilerindeki olaydan geçtiği görüntülerle ilgi çekmişti.
Yeni servisin, halihazırda CNN'deki iReport gibi vatandaş gazeteciliği yapan sitelere rakip olması bekleniyor.
Bretton Woods Anlaşması- İletişimcinin bilmesi gerekenler 1
Bretton Woods Anlaşması, II. Dünya Savaşı sonrasında kambiyo kurlarının dünya ticaretini geliştirici bir sisteme göre saptanması için yeni yöntemler aranmış ve bu çalışmalar sonucunda Temmuz 1944'te ABD'nin New Hampshire eyaletinin küçük bir beldesi olan Bretton Woods'da toplanan Birleşmiş Milletler Para ve Finans konferansında imzalanan "Uluslararası Para Anlaşması" ile uluslararası ödemelerde kullanılacak yeni bir sistem geliştirilmiştir. Doğu bloku ülkeleri dışındaki 44 ülkeden 730 delegenin katıldığı bu anlaşma ile katılan ülke paralan için sabit kur esası benimsenmiş ve anlaşmaya katılan her ülkenin parasının değerinin, dolar esas alınarak saptanması kabul edilmiştir.
Uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen bu anlaşma, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kurulmasına karar vermiştir. Bu kurumlar, 1946'da, yeterli sayıda ülke anlaşmayı imzalayınca faaliyete geçmiştir.
Bretton Woods anlaşmasıyla ortaya çıkan yeni uluslararası para sisteminin özellikleri şöyledir:
Anlaşmaya katılan ve parasını altına dönüştürülebilir yapmayı kabul eden her ülkenin parasının değeri dolara göre saptanmıştır. dolar altın ile dönüştürülebilirliğini koruyan tek ulusal para olarak kalmıştır. Anlaşma ile 1 ons altın = 35 dolar ya da 1 dolar 0,88867 gr. altın olarak belirlenmiş ve ABD dış talep olduğunda doları bu parite'si üzerinden altına çevirmeyi kabul etmiştir.
Anlaşma, ancak çok özel ve düzeltilmesi olanaksız parasal dengesizliklerde herhangi bir ülkeye, parasının dolara karşısındaki değerini değiştirme olanağı tanımaktadır. Bu tür düzeltmeler için öngörülmüş olan devalüasyon ve revalüasyon oranları en çok % 10 dur. Ancak söz konusu ekonominin yapısından doğan dengesizlikler nedeni ile ayarlama ile yapılacak değişiklik % 10'u aşacaksa, bu takdirde IMF’nin izni gerekecektir.
Bretton Woods'la getirilen bu sistem ancak 1971 yılına kadar devam edebilmiştir. ABD, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle 1971 yılında doların altına dönüştürülebilirliğini kaldırmıştır. ABD'yi buna iten zorunluluklar, dış ticaretinin büyük boyutlara varan açıklar vermesi ile borçlu ülkeler arasına girmesi olmuştur.
Doların devalüe edilmesi ve altına dönüştürülebilirliğinin kaldırılmasıyla ortaya çıkan uluslararası para krizi , Bretton Woods ile getirilmiş olan altın döviz standardı sisteminin sonu olmuştur. Bu sistemin yerine, üzerinde 1963 yılından beri çalışmaların sürdürüldüğü Özel Çekme Hakları (Special Drawing Rights – SDR) sistemi yürürlüğe girmiştir.
IMF tarafından ilk kez 1970 yılında uygulanmaya koyulan bu sistemde, kuruluş uluslararası bir merkez bankası gibi düşünülmüş, bu kuruluşun hesapları ve açacağı krediler SDR cinsinden ifade edilmeye başlanmıştır. Bu yönüyle SDR, hem bir uluslararası para birimi, hem de bir kredi türü olmuştur.
Uluslararası para birimi olarak SDR'nin değeri ilk yıllarda Bretton Woods sisteminde olduğu gibi 0.88867 gram saf altınla ifade edilmiştir. Benimsenen bu değerlendirme tekniğine göre SDR'nin altın değeri sabit kabul edildiğinden SDR'ye "kâğıt altın" da denilmiştir. Ancak çeşitli paraların altın karşısında değer kaybetmesi SDR'nin değerini giderek arttırmış ve 1974 yılından itibaren SDR'nin altınla ilişkisi tamamen kesilerek "sepet tekniği" adı verilen yeni bir değerlendirme şekli geliştirilmiştir. IMF tarafından geliştirilen bu teknikte, SDR'nin değeri gelişmiş batılı 16 ülkenin paralarının belirli oranlarda birleşmesiyle hesaplanmaya başlamıştır.
1981 yılından itibarın SDR'nin yapısı basitleştirilmiş ve değeri ABD Doları, Japon Yeni, Batı Alman Markı, İngiliz Sterlini ve Fransız Frankı'ndan oluşan beşli bir sepete bağlanmıştır.
SDR sisteminin uygulanması ile IMF'ye üye ülkeler ödemeler bilançosu açıklarını kapatmak veya döviz ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla , IMF'nin diğer kaynaklarına ek olarak , kendilerine tanınan belirli SDR kotaları çerçevesinde IMF'den kredi alabilmektedirler. Kotalar , her üye ülkenin milli geliri, döviz rezervi, dış ticaret dengesi ve diğer ekonomik göstergeleri dikkate alınarak saptanmaktadır. Üye ülkeler kotalarının % 25'ini altın, % 75'ini de milli paraları cinsinden IMF'de bulundurmakta ve buna karşılık gerektiğinde belirli sınırlar içinde kredi kullanmaktadırlar.
Halen bir uluslararası para birimi olarak sadece devletler ve Merkez Bankaları arasında kullanılan SDR'nin ticaret ve bankacılık işlemlerinde kullanılması amacıyla çalışmalar sürdürülmektedir.
Ancak uluslararası alanda SDR'nin yaygınlaştırılması çabaları etkili olamamaktadır. Nitekim günümüzde gelişmiş ülkeler genellikle paralarını dalgalanmaya bırakırlarken , gelişmekte olan ülkeler güçlü bir paraya bağlı kalmayı ve uluslararası para piyasalarındaki gelişmeleri yakından izleyerek paralarını sık sık ayarlamayı benimsemektedirler. Öte yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye ülkeler 1979 yılından itibaren Avrupa Para Sistemi'ne geçmiş bulunmaktadırlar. Bu gelişmelere rağmen, günümüzde yeni bir uluslararası para sistemi kurulması konusunda çalışmalar sürdürülmektedir.
Uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen bu anlaşma, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kurulmasına karar vermiştir. Bu kurumlar, 1946'da, yeterli sayıda ülke anlaşmayı imzalayınca faaliyete geçmiştir.
Bretton Woods anlaşmasıyla ortaya çıkan yeni uluslararası para sisteminin özellikleri şöyledir:
Anlaşmaya katılan ve parasını altına dönüştürülebilir yapmayı kabul eden her ülkenin parasının değeri dolara göre saptanmıştır. dolar altın ile dönüştürülebilirliğini koruyan tek ulusal para olarak kalmıştır. Anlaşma ile 1 ons altın = 35 dolar ya da 1 dolar 0,88867 gr. altın olarak belirlenmiş ve ABD dış talep olduğunda doları bu parite'si üzerinden altına çevirmeyi kabul etmiştir.
Anlaşma, ancak çok özel ve düzeltilmesi olanaksız parasal dengesizliklerde herhangi bir ülkeye, parasının dolara karşısındaki değerini değiştirme olanağı tanımaktadır. Bu tür düzeltmeler için öngörülmüş olan devalüasyon ve revalüasyon oranları en çok % 10 dur. Ancak söz konusu ekonominin yapısından doğan dengesizlikler nedeni ile ayarlama ile yapılacak değişiklik % 10'u aşacaksa, bu takdirde IMF’nin izni gerekecektir.
Bretton Woods'la getirilen bu sistem ancak 1971 yılına kadar devam edebilmiştir. ABD, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle 1971 yılında doların altına dönüştürülebilirliğini kaldırmıştır. ABD'yi buna iten zorunluluklar, dış ticaretinin büyük boyutlara varan açıklar vermesi ile borçlu ülkeler arasına girmesi olmuştur.
Doların devalüe edilmesi ve altına dönüştürülebilirliğinin kaldırılmasıyla ortaya çıkan uluslararası para krizi , Bretton Woods ile getirilmiş olan altın döviz standardı sisteminin sonu olmuştur. Bu sistemin yerine, üzerinde 1963 yılından beri çalışmaların sürdürüldüğü Özel Çekme Hakları (Special Drawing Rights – SDR) sistemi yürürlüğe girmiştir.
IMF tarafından ilk kez 1970 yılında uygulanmaya koyulan bu sistemde, kuruluş uluslararası bir merkez bankası gibi düşünülmüş, bu kuruluşun hesapları ve açacağı krediler SDR cinsinden ifade edilmeye başlanmıştır. Bu yönüyle SDR, hem bir uluslararası para birimi, hem de bir kredi türü olmuştur.
Uluslararası para birimi olarak SDR'nin değeri ilk yıllarda Bretton Woods sisteminde olduğu gibi 0.88867 gram saf altınla ifade edilmiştir. Benimsenen bu değerlendirme tekniğine göre SDR'nin altın değeri sabit kabul edildiğinden SDR'ye "kâğıt altın" da denilmiştir. Ancak çeşitli paraların altın karşısında değer kaybetmesi SDR'nin değerini giderek arttırmış ve 1974 yılından itibaren SDR'nin altınla ilişkisi tamamen kesilerek "sepet tekniği" adı verilen yeni bir değerlendirme şekli geliştirilmiştir. IMF tarafından geliştirilen bu teknikte, SDR'nin değeri gelişmiş batılı 16 ülkenin paralarının belirli oranlarda birleşmesiyle hesaplanmaya başlamıştır.
1981 yılından itibarın SDR'nin yapısı basitleştirilmiş ve değeri ABD Doları, Japon Yeni, Batı Alman Markı, İngiliz Sterlini ve Fransız Frankı'ndan oluşan beşli bir sepete bağlanmıştır.
SDR sisteminin uygulanması ile IMF'ye üye ülkeler ödemeler bilançosu açıklarını kapatmak veya döviz ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla , IMF'nin diğer kaynaklarına ek olarak , kendilerine tanınan belirli SDR kotaları çerçevesinde IMF'den kredi alabilmektedirler. Kotalar , her üye ülkenin milli geliri, döviz rezervi, dış ticaret dengesi ve diğer ekonomik göstergeleri dikkate alınarak saptanmaktadır. Üye ülkeler kotalarının % 25'ini altın, % 75'ini de milli paraları cinsinden IMF'de bulundurmakta ve buna karşılık gerektiğinde belirli sınırlar içinde kredi kullanmaktadırlar.
Halen bir uluslararası para birimi olarak sadece devletler ve Merkez Bankaları arasında kullanılan SDR'nin ticaret ve bankacılık işlemlerinde kullanılması amacıyla çalışmalar sürdürülmektedir.
Ancak uluslararası alanda SDR'nin yaygınlaştırılması çabaları etkili olamamaktadır. Nitekim günümüzde gelişmiş ülkeler genellikle paralarını dalgalanmaya bırakırlarken , gelişmekte olan ülkeler güçlü bir paraya bağlı kalmayı ve uluslararası para piyasalarındaki gelişmeleri yakından izleyerek paralarını sık sık ayarlamayı benimsemektedirler. Öte yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye ülkeler 1979 yılından itibaren Avrupa Para Sistemi'ne geçmiş bulunmaktadırlar. Bu gelişmelere rağmen, günümüzde yeni bir uluslararası para sistemi kurulması konusunda çalışmalar sürdürülmektedir.
12 Kasım 2009 Perşembe
Had Gadia
Video Had Gadia - Scene from Free Zone - Natalie Portman
Yükleyen shlomo_75. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!
Neden şarkı söylüyorsun, küçük kuzu?
Henüz bahar gelmedi buraya,
Ne de Fısıh Bayramı erişti.
Değiştin mi hiç?
Değiştim ben bu sene.
Ve her gece,
Her bir gece.
Sadece dört soru sormuştum sana
Ama bu gece
Başka bir soru düşündüm:
Zalimin mazlum ile,
Celladın kurban ile
Dönüp durduğu
Bu dehşet çemberi
Bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
Bu yıl, benim değişen.
Eskiden uysal bir kuzuydum,
Sonra bir kaplan oldum
Ve vahşi bir kurt.
Güvercindim önceden, bir ceylandım.
Bugünse bilmiyorum ne olduğumu.
Babamız almıştı onu bize
Sadece iki paraya
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Ve her şey yeniden başlıyor işte.
Babam almıştı onu bana/Sadece iki paraya./Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Free Zone, Natalie Portman‘ın doğduğu topraklarda, karakteri Rebecca’nın, Chava Alberstein’in Had Gaida isimli parçası eşliğinde döktüğü gözyaşlarıyla başlıyor. Yönetmen, Rebecca’nın aracın camından bakındığı mekana ait hislerini anlatmak için, O’nun yüzünü bir ayna gibi kullanıyor. Ne gördüğünü görmüyorsunuz, ama ne gördüğünü biliyorsunuz…
Natalie Portman’la beraber Hiam Abbass ve Hana Laszlo gibi, biri Filintin’li diğeri İsrail’li iki usta oyuncuyu izliyoruz. Hana Laszlo, buradaki rolüyle Cannes Film Festivali’nde en iyi aktrist ödülünü kazandı.
Yönetmen Amos Gitai, izleyiciyi belli bir görüşe ikna etmeye ya da bir söylevi belirgin bir şekilde ifade etmeye çalışmadan, kendi doğrularını sorgulanmak üzere izleyicinin önüne sunuyor. Filmin finalinde de yine Had Gaida parçası eşliğinde bölge insanına dair, nasıl isterseniz öyle anlayabileceğiniz, ama sorgulama ihtiyacı hissedeceğiniz bir kara mizah tablosu koyuyor önümüze…
Bir yönüyle de yol filmi olan Free Zone’un müzikleri de ayrı bir güzel. Zaten bir filmin yol filmi olma özelliği varsa, müzikleri daha bir özenle seçilmeli.
E-kitapta rekabet kızışıyor
Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki elektronik kitap rekabeti tırmanıyor. Bu alandaki ilk ürünlerden olan Amazon’un Kindle modeli, artık aralarında Sony, Samsung, Barnes&Noble, Hanvon gibi firmaların e-kitap okuyucularıyla yarış halinde.
E-kitap okuyucusu Kindle ile bu alanda lider konumda bulunan Amazon, yıl sonuna kadar 1 milyon adetlik satışa ulaşmayı hedefliyor. Amazon, Kindle'ın yeni modelinde ülkenin en büyük cep telefonu markası AT&T ile ortaklığa girdiğini açıkladı. Buna göre, kullanıcılar, AT&T aracılığıyla kablosuz ağ ya da 3G sistemi üzerinden daha hızlı şekilde elektronik kitap satın alıp okuyucu cihazlarına yükleyebilecek.
Barnes&Noble Nook
--------------------------------------------------------------------------------
Merkezi ABD'de bulunan kitap satış mağazası Barnes & Noble da ilk elektronik kitap okuyucusunun tanıtımını bu ay içinde yaptı. Mağazalarındaki elektronik kitap sayısının 700 bine ulaştığını belirten Barnes & Noble Başkanı William Lynch, Plastic Logic firmasıyla işbirliği yaparak e-kitap sektörüne girmelerinin ana nedeni olarak kitap tutkunlarının internet bağlantısı sayesinde herhangi bir yerden cihazlarına kitap indirebiliyor olmasını gösterdi.
Barnes & Noble'dan elektronik kitap alan müşteriler, ayrıca iPhone ve Blackburry marka telefonlara e-kitap indirerek cep telefonu üzerinden okuyabiliyor. Uzmanlar, Barnes & Noble'ın kendi e-kitap okuyucularıyla sektöre girmesinin gelecekte bu alanın ne kadar büyüyeceğinin işaretlerinden biri olduğunu belirtti.
E-kitap okuyucusu sektörüne ilk adım atan firmalardan olan Sony de gelecek günlerde yeni modellerini piyasaya sürmeye hazırlandığını duyurdu. Uzun zamandır teknoloji basınında dedikodusu dolaşan Apple’a ait bir ‘tablet’ bilgisayar konseptinin de e-kitap okuyucu işlevlerine sahip olacağı, bunun elektronik kitap satışlarında rekabeti daha da artıracağı belirtiliyor.
ABD'nin önde gelen teknoloji yazarlarından Adam Pennenberg'in kendi blogunda yer verdiği iddiaya göre, donanım firması Apple da 2010 yılında e-kitap sektörüne girmeye hazırlanıyor. Dokunmatik ekran telefonları Iphone ile cep telefonu pazarına hızlı giriş yapan Apple'ın tasarladığı yeni cihazın tamamen renkli ekrana sahip olacağı, kitap okuma dışında video izleme, internet ve e-posta okuma gibi özelliklerinin de bulunacağı iddia edildi.
Kablosuz bağlantı veya 3G sistemi üzerinden yüklenen ya da mağazalardan satın alınan elektronik kitapların büyük çoğunluğu, kağıt baskılarının altında fiyatlarla okuyucuya sunuluyor. Bu kitapların okunmasını sağlayan e-kitap okuyucusu cihazların fiyatları ise 150 ile 400 ABD Doları arasında değişiyor.
E-kitap okuyucusu Kindle ile bu alanda lider konumda bulunan Amazon, yıl sonuna kadar 1 milyon adetlik satışa ulaşmayı hedefliyor. Amazon, Kindle'ın yeni modelinde ülkenin en büyük cep telefonu markası AT&T ile ortaklığa girdiğini açıkladı. Buna göre, kullanıcılar, AT&T aracılığıyla kablosuz ağ ya da 3G sistemi üzerinden daha hızlı şekilde elektronik kitap satın alıp okuyucu cihazlarına yükleyebilecek.
Barnes&Noble Nook
--------------------------------------------------------------------------------
Merkezi ABD'de bulunan kitap satış mağazası Barnes & Noble da ilk elektronik kitap okuyucusunun tanıtımını bu ay içinde yaptı. Mağazalarındaki elektronik kitap sayısının 700 bine ulaştığını belirten Barnes & Noble Başkanı William Lynch, Plastic Logic firmasıyla işbirliği yaparak e-kitap sektörüne girmelerinin ana nedeni olarak kitap tutkunlarının internet bağlantısı sayesinde herhangi bir yerden cihazlarına kitap indirebiliyor olmasını gösterdi.
Barnes & Noble'dan elektronik kitap alan müşteriler, ayrıca iPhone ve Blackburry marka telefonlara e-kitap indirerek cep telefonu üzerinden okuyabiliyor. Uzmanlar, Barnes & Noble'ın kendi e-kitap okuyucularıyla sektöre girmesinin gelecekte bu alanın ne kadar büyüyeceğinin işaretlerinden biri olduğunu belirtti.
E-kitap okuyucusu sektörüne ilk adım atan firmalardan olan Sony de gelecek günlerde yeni modellerini piyasaya sürmeye hazırlandığını duyurdu. Uzun zamandır teknoloji basınında dedikodusu dolaşan Apple’a ait bir ‘tablet’ bilgisayar konseptinin de e-kitap okuyucu işlevlerine sahip olacağı, bunun elektronik kitap satışlarında rekabeti daha da artıracağı belirtiliyor.
ABD'nin önde gelen teknoloji yazarlarından Adam Pennenberg'in kendi blogunda yer verdiği iddiaya göre, donanım firması Apple da 2010 yılında e-kitap sektörüne girmeye hazırlanıyor. Dokunmatik ekran telefonları Iphone ile cep telefonu pazarına hızlı giriş yapan Apple'ın tasarladığı yeni cihazın tamamen renkli ekrana sahip olacağı, kitap okuma dışında video izleme, internet ve e-posta okuma gibi özelliklerinin de bulunacağı iddia edildi.
Kablosuz bağlantı veya 3G sistemi üzerinden yüklenen ya da mağazalardan satın alınan elektronik kitapların büyük çoğunluğu, kağıt baskılarının altında fiyatlarla okuyucuya sunuluyor. Bu kitapların okunmasını sağlayan e-kitap okuyucusu cihazların fiyatları ise 150 ile 400 ABD Doları arasında değişiyor.
11 Kasım 2009 Çarşamba
1987'de Özal'ı esas kızdıran neydi?

İletişim fakültesinde medya ve siyaset dersi hocam olan Avni Özgürel'den güzel bir yazı bugün kü radikalde.
1987'de Özal'ı esas kızdıran neydi?
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir toplantıda akademik unvanı da olan bir köşe yazarının ‘Özal olsa Genelkurmay Başkanı(nı görevden alırdı’ mealinde yarı akıl verir mahiyette konuşması ilgi uyandırdı. Alakanın fazla olmasında, Erdoğan’ın bu sözlere tepki göstermemiş olmasının payı var şüphesiz.
Başbakan 1987 senesinde yaşananların ayrıntısını fazla hatırlamadığından, ya da bugün içinde bulunulan tablonun 30 sene öncesinden farkına ilişkin söyleyeceklerinin, yeni tartışmalara sebep
olmasını istemediğinden üzerinde fazla durmak istememiş olabilir. Söz konusu dönemin hadiselerini ve rahmetli Turgut Özal’ın o zaman aldığı tavrı hatırlayanların, bugün ‘malum belge’ meselesinin geldiği noktada Erdoğan’ın yerinde Özal olsa Genelkurmay Başkanı’nı görevden alacağını düşünmeleri kuvvetle muhtemel olduğundan, geçmişte yaşanan hadisenin arka planına göz atmakta fayda var.
Hemen ifade edeyim ki, 1987 senesinde yaşanan gelişmede Özal’ın kararlı tavrının payı olduğundan şüphe edilemez. Ancak siyaset-ordu ekseninde iplerin gerildiği o günlerin tablosu sadece bununla izah da edilemez.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ’un kuvvet komutanlığında süresi dolan Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Necdet Öztorun’un emekli edilmeyip Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmesini temin için, zamanından bir ay önce 2 Temmuz’da istifa dilekçesini vermesiyle yaşanan krizdir sözünü ettiğimiz. Org. Üruğ’un 2000’li yıllara kadar Silahlı Kuvvetlerin komuta kademesini belirleme arzusuna dayanan planı, atamalar için gerekli Bakanlar Kurulu kararını ve Cumhurbaşkanı’nın onayını beklemeksizin oldu-bittiyle hedefe ulaşma girişimi Kenan Evren-Turgut Özal duvarına çarpmasıyla âkim kaldı... Sonuçta emrivaki görev devir teslim töreni düzenlemeye kalkan, bunun için davetiyeler bastırıp dağıtan Üruğ’un hesabı tutmayınca Org. Necdet Öztorun emekli edildi. Köşke çıkıp Genelkurmay Başkanlığı’na atamasının yapılması halinde makamda bir gün kalıp ertesi gün istifa etme sözü vermesi dahi çarkı geri çevirmeye yetmedi.
Bilinen o dönemde bu kararı Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in aldığı, ancak ordu içinden gelebilecek tepkileri hesap ederek sahneyi Turgut Özal’a bıraktığıdır. Rahmetli Özal’ın 29 Haziran 1987’de İstanbul’da Tarabya Oteli’nde düzenlediği basın toplantısında söyledikleri ve o zamana kadar kendisinde hemen hiç konuda görmediğim heyecan hali, aradan onca yıl geçmesine rağmen hâlâ gözümün önünde. Konuşmasına “Sayın Org. Necdet Uruğ vazifeden affını ve emekliliğini istemiştir. Esasen kanuni süresi de bu ağustosta dolmaktadır. Ben şahsen görev süresinin bir yıl daha uzatılması imkânını aramaktan yanaydım. Kanun kuvvetinde kararname çıkartma yetkimiz var diye düşünmüştüm. Ancak düşüncemi ilettiğimde kendileri bunu arzu etmediler, emekli olacaklar” diyerek başlamıştı. Ve ardından derin bir nefes alıp devam etmişti: “Bakanlar Kurulu, Org. Necdet Üruğ’un yerine sayın Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Necdet Öztorun’un gelmesini istememiştir. Bu konu tarafımdan sayın Cumhurbaşkanı’na arzedilmiştir. Genelkurmay 2. Başkanı sayın Org. Necip Torumtay
önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bilahare Genelkurmay Başkanlığına getirilecektir.”
Salonu bomba düşmüşcesine sessizleştirmişti Özal’ın ağzından çıkan sözler. Ben de dahil pek çok gazetecinin hayret içinde duraksadığını unutamam. Sonraki günlerde rahmetli Özal’a, Org. Öztorun’a tepkisinin sebebini sorduğumda mesele biraz daha netleşti. Emrivaki görev devir-teslimi meselesi hükümetle birlikte Cumhurbaşkanı’nı hiçe saymaktı Özal’ın gözünde. Ama onu öfkelendiren tek sebep bu değildi. Şahsen hakarete uğradığı kanısındaydı. 1987 senenin haziran ayında, yani tayin-terfi hadisesinden bir ay kadar önce PKK, Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne saldırmış, 16’sı çocuk olmak üzere 30 kişi katledilmişti. Özal’ı kızdıran ne Genelkurmay’ın ne de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın hadiseyle ilgili olarak kendisine bilgi vermemiş olmasıydı. Daha ötesi ertesi gün Özal, Org. Necdet Öztorun’u telefonla aramış ama emir subayından “Komutanın sabah koşusunu yapmakta olduğu, bu sebeple konuşamayacağı” cevabını almıştı... Defterime şu sözlerini de kaydetmişim, “Korucular askeriyeye saldırıya uğradıkları bilgisini verip yardım istemiş ve mermileri bitene kadar direnmişler. Yardım gelmemiş. Olayda ihmal olup olmadığını soruşturulması emrini verdim ama kulak arkası edildi.”
yorum :radikal foto:milliyet gazetesi 30 haziran 1987 günü yayımlanan ilk sayfasından
bize atılan taşlarla döşedik
Keçecizade Fuat Paşa’ya ait bir nükte vardır; muhaliflerden müraî bir kişi, Bâb-ı Âli’nin parke döşenerek genişletilen caddesini över ve pek münasip bir iş yapıldığını söyler. Paşa da "bize atılan taşlarla döşedik" yanıtını verir.
İlber Ortaylı
İlber Ortaylı
İletişim Ağlarının Ekonomisi
Funda Başaran, Haluk Geray (Der), İletişim Ağlarının Ekonomisi, Siyasal Yayınevi, 2005.
Ülkemizde ve başka ülkelerde toplumsal alana ilişkin çok önemli politika kararlarında neo-klasik iktisatı belli bir yönde biçimlendiren anaakım iktisat söyleminin ağırlığı artıyor. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve iletişim alanlannda da yeniden yapılanma politikalarının meşrulaştırıİmasında "verimlilik"; "serbest piyasa", "parasını ödeyene hizmet", "tüketici yaran" ve benzeri kavramlar yoğun olarak kullanılıyor. Garip olan, bu kavramların devşirildiği anaakım iktisat anlayışının dayandığı neo-klasik okulun bilimsel açıdan en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor olması. Bunun tipik göstergelerinden biri de çeşitli ülkelerdeki üniversite öğrencilerinin iktisat eğitiminin bu günkü biçimine karşı çıkmak için oluşturdukları bir girişimin, özellikle akademilerden binlerce iktisatçının da katılımıyla bir anda büyümesi oldu. Kendilerine "post-otistik iktisat" hareketi adını veren ve anaakım ortodoksisine karşı çıkan heterodoks yaklaşımların gördüğü bu ilgi, ders kitabı yayıncılarını da harekete geçirmişe benziyor. Yurt dışındaki önde gelen üç büyük yayınevinin yöneticileri bu hareketin aldığı destek sonucunda özellikle giriş seviyesindeki iktisat ders kitaplarında değişikliğe gitmeye hazırlanıyorlar. Bu yayınevi yöneticilerinden biri yeni yaklaşımı "... neo-klasikle başlasın, belki iki-üç bölüm yeter. Sonra hızla öğrencilere diğer yaklaşımları sergileyen bölümler gelsin" diyerek anlatıyor.
"İki Dil Bir Bavul" Ortadoğu'nun En İyi Belgeseli
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunları Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün ilk uzun metrajlı filmleri "İki Dil Bir Bavul", Abu Dabi Uluslararası Ortadoğu Filmleri Festivali’nde En İyi Ortadoğu Belgeseli Ödülü'nü, Antalya Altın Portakal Festivali’nde ise En İyi İlk Film Ödülü'nü, kazandı.
Uzak bir Kürt köyüne atanmış genç bir Türk öğretmenin okula yeni başlayan ve Türkçe bilmeyen çocuklarla geçirdiği bir yılı anlatan film, Adana Altın Koza Film Festivali’nde Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü ve Sinema Yazarları Derneği En İyi Film Ödülü’nü, ZagrebDox Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde ise En İyi Genç Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştı.
Öğrenciyken yönettikleri "Hayaller Birer Kırık Ayna" (2001) ve "Dışarıda Olmak" filmleri ile birçok ulusal ödül kazanan Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy, çeşitli uluslararası festivallerde de finalist olarak yarışmıştı.
5 yıldır geliştirilen bir projenin ürünü olan “İki Dil Bir Bavul”, yapım ve geliştirme aşamasında Avrupa Belgesel Ağı’nın Saraybosna Film Festivali kapsamında verdiği “EDN Talent” Hibesi, Sundance Enstitüsü Belgesel Fonu gibi prestijli uluslararası desteklere layık bulunmuştu.
10 Kasım 2009 Salı
AVRUPA GENÇ GAZETECİ ÖDÜLÜ 2010 YARIŞMASI BAŞLIYOR
Avrupa Komisyonu Genişleme Genel Müdürlüğü “Avrupa Genç Gazeteci Ödülü 2010 (EYJA) Yarışması”nı başlatıyor. Yarışma üçüncü senesinde Avrupa Birliği Genişlemesine odaklanmış Avrupa’nın en iyi genç gazetecilerini ödüllendiriyor.
17-35 yaş arası gazeteci ve gazetecilik öğrencilerini vizyonlarını genişletmeye davet eden EYJA 2010, AB’nin genişlemesini yaratıcı ve düşündüren açılardan anlatmak için bir fırsat sunuyor.
20 Ekim 2009 - 28 Şubat 2010 tarihleri arasında düzenlenecek olan yarışmaya AB üyesi, aday ve potansiyel aday ülkeler ile İzlanda vatandaşları yazılı, online ve radyo alanlarında 1 Ekim 2007 – 28 Şubat 2010 tarihleri arasında yayınlanmış eserleriyle katılabilecekler.
Yarışmayla ilgili detaylı bilgiye ulaşmak için www.EUjournalist-award.eu adresini ziyaret edebilirsiniz.
17-35 yaş arası gazeteci ve gazetecilik öğrencilerini vizyonlarını genişletmeye davet eden EYJA 2010, AB’nin genişlemesini yaratıcı ve düşündüren açılardan anlatmak için bir fırsat sunuyor.
20 Ekim 2009 - 28 Şubat 2010 tarihleri arasında düzenlenecek olan yarışmaya AB üyesi, aday ve potansiyel aday ülkeler ile İzlanda vatandaşları yazılı, online ve radyo alanlarında 1 Ekim 2007 – 28 Şubat 2010 tarihleri arasında yayınlanmış eserleriyle katılabilecekler.
Yarışmayla ilgili detaylı bilgiye ulaşmak için www.EUjournalist-award.eu adresini ziyaret edebilirsiniz.
MURDOCH'TAN GOOGLE'A TEHDİT
Fox, Wallstret Journal, CNET, IGN gibi kuruluşların sahibi Rupert Murdoch yaptığı bir röportajda, tüm sitelerini Google aramalarında bulunmaz hale getirebileceğini söyledi.
Cem Süer/shiftdelete.net
Medyayı yakından takip ediyorsanız Rupert Murdoch adını mutlaka duymuşsunuzdur. Kendisi, en çok bilinenleri Wallstreet Journal, Sun, Times olan 44 gazete, 30 dergi, CNET'le IGN'nin de dahil olduğu 32 internet sitesi ve dünya çapındaki tüm Fox kanal ve stüdyolarının sahibi. Bu medya imparatoru, birkaç yıl önce yazılı basının geleceğinin en fazla 50 yıl olduğuna dair bir kehanette bulunmuştu.
Daha sonrada, sahip olduğu gazetelere ait siteleri paralı yapacağını duyurdu. Medya patronun bu fikri oldukça tepki aldı ve hemen herkes tüm dünyada ücretsiz olan hizmetlerin paralı hale getirilmesinin zor olacağı yorumunu yaptı. Ancak 78 yaşındaki İmparator hiç de geri adım atmayı düşünmüyor. Google'ın başlattığı haber servisi Murdoch'u oldukça kızdırmış olmalı ki, sahibi olduğu News Corporation şirketine ait tüm medya kuruluşlarını ünlü arama motorundan kaldıracağını söylüyor.
Medya imparatoruna göre arama motorlarının sunduğu servisler hiç de yasal haklara uygun değil. Bu şekilde bir hamle Google'ı bayağı hafif hale getirecek çünkü bu şirkete ait hiç bir makele, dizi ve programla ilgili bilgi ara motorounda çıkmayacak. Murdoch, okuyucuları bu yöntemle zorlu olarak kendi sitelerine çekmeyi hedefliyor. Ayrıca kullanıcıların site içerikleri için ücret ödemesi de zorunlu hale gelmiş olacak.
Cem Süer/shiftdelete.net
Medyayı yakından takip ediyorsanız Rupert Murdoch adını mutlaka duymuşsunuzdur. Kendisi, en çok bilinenleri Wallstreet Journal, Sun, Times olan 44 gazete, 30 dergi, CNET'le IGN'nin de dahil olduğu 32 internet sitesi ve dünya çapındaki tüm Fox kanal ve stüdyolarının sahibi. Bu medya imparatoru, birkaç yıl önce yazılı basının geleceğinin en fazla 50 yıl olduğuna dair bir kehanette bulunmuştu.
Daha sonrada, sahip olduğu gazetelere ait siteleri paralı yapacağını duyurdu. Medya patronun bu fikri oldukça tepki aldı ve hemen herkes tüm dünyada ücretsiz olan hizmetlerin paralı hale getirilmesinin zor olacağı yorumunu yaptı. Ancak 78 yaşındaki İmparator hiç de geri adım atmayı düşünmüyor. Google'ın başlattığı haber servisi Murdoch'u oldukça kızdırmış olmalı ki, sahibi olduğu News Corporation şirketine ait tüm medya kuruluşlarını ünlü arama motorundan kaldıracağını söylüyor.
Medya imparatoruna göre arama motorlarının sunduğu servisler hiç de yasal haklara uygun değil. Bu şekilde bir hamle Google'ı bayağı hafif hale getirecek çünkü bu şirkete ait hiç bir makele, dizi ve programla ilgili bilgi ara motorounda çıkmayacak. Murdoch, okuyucuları bu yöntemle zorlu olarak kendi sitelerine çekmeyi hedefliyor. Ayrıca kullanıcıların site içerikleri için ücret ödemesi de zorunlu hale gelmiş olacak.
9 Kasım 2009 Pazartesi
Atılgan Bayar Akşam'da devam ediyor
Geçen hafta sayfası değiştirilen Akşam yazarı istifa kararı almıştı. Küçükkaya ile konuşup yazılarına devam kararı aldı.
Atılgan Bayar, üçüncü sayfadan alınıp gazetenin "Göbek" sayfasına kaydırılmasına tepki olarak gazete yönetime Akşam'ı bıraktığını bildirmişti.
İsmail Küçükkaya ile görüşen Atılgan Bayar, ısrarından vazgeçti, bir haftalık aradan sonra gazetenin orta sayfasında yazılarına başladı...
medyatava
Atılgan Bayar, üçüncü sayfadan alınıp gazetenin "Göbek" sayfasına kaydırılmasına tepki olarak gazete yönetime Akşam'ı bıraktığını bildirmişti.
İsmail Küçükkaya ile görüşen Atılgan Bayar, ısrarından vazgeçti, bir haftalık aradan sonra gazetenin orta sayfasında yazılarına başladı...
medyatava
Murdoch, Türkiye pazarından çekilecek mi?
Cengiz Semercioğlu, Fox TV'nin İtalyan genel müdürü Pietro Vicari'ye kanalla ilgili iddiaları sordu.
CENGİZ SEMERCİOĞLU / HÜRRİYET
Fox’un İtalyan genel müdürü;“Türk magazinciler hiç kibar değil”
Geçtiğimiz gün Fox TV’nin Genel Müdürü Pietro Vicari’yle yemek yedim, hep merak etmiştim yabancı birinin Türkiye’de nasıl kanal yönetebileceğini...
Öyle ya dilini, kültürünü bilmediğiniz bir ülkeye geliyorsunuz ve orada dizi, program seçip, kanal yönetiyorsunuz.
İtalya’da Sky’ı yönetmiş, yıllardır televizyonculuk yapan Pietro 11 aydır Fox’un başında, sıcakkanlı, sempatik bir Sicilyalı...
“Zor değil mi yabancı bir ülkede televiyon yönetmek” diye sorunca; “Türkiye benden daha çok Sicilyalı. Tıpkı Sicilya gibi buradaki insanlar da tutkulu, ateşli ve maço... Akdeniz kültürü var iki tarafta da, bu yüzden Türkiye’de zorluk çekmiyorum” yanıtını verdi.
Bizden Kaçmaz’a bayılmıyor ama...
Laf hemen magazincilerle sanatçıların kavgasına geldi. Malum Fox’un Bizden Kaçmaz’ı bu kavganın baş aktörlerindendi.
“Programı beğeniyor musun” diye sorduğumda, eliyle ‘şöyle böyle işareti’ yapıp ekledi:
“Bu programları kaldırın dediğin yazını okudum. Türk izleyicisi ateşli programları izliyor. Bizden Kaçmaz’ın da reytingi iyi. Ancak haklısın, sanatçılara karşı hiç kibar değiller”...
Bu sözlerinden Pietro’nun bayılmasa da magazine bir süre daha ihtiyaç duyduğu sonucunu çıkardım. Çünkü o, kavga dövüş taraftarı değil ekranda.
Bu yüzden Fox’taki Futbol Ateşi’ni çok seviyor. Kendi tasarladığı Futbol Ateşi, Fox’taki en sevdiği program.
“Bakın orada diğer futbol programlarındaki gibi kavga dövüş yok. Düzeyli bir program ama reytingi düşük. Yine de benim en sevdiğim program”...
Fox TV satılmayacak
Son dönemde Fox’un satılacağı yönünde çıkan haberleri de sordum Pietro’ya...
Murdoch, Türkiye pazarından çekilecek mi?
- Öyle bir şey kesinlikle yok. Ne Türkiye’den çekilmeyi düşünüyoruz ne de Fox’u satmayı. Biz buraya kalıcı olmaya geldik ve bütün planlarımızı uzun vadeli yapıyoruz.
Madem satmayacak, genişleyecek mi Fox, ikinci bir kanal satın alır mı?
- Bugün için öyle somut bir adım yok ama biz işi sadece medya olan bir şirketiz. Dolayısıyla her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de Fox’la sınırlı kalmayıp medyanın her alanında büyüyebiliriz.
Peki Fox girdiği her ülkede en çok izlenen kanal oluyor ama bir tek Türkiye’de değil. Bu nasıl oluyor?
Biz bugün en çok izlenen dizileri transfer edip bir numaraya da yükselebiliriz. Ancak bu gelip geçici bir zafer olur. Biz yavaş ve sağlam adımlar atıp uzun süreli başarıyı hedefliyoruz. Bunu da yapacağız.
Ben ilk açıldığında “Cacık olmaz Fox’tan” demiştim...
- Biliyorum arkadaşlar söyledi, güzel bir yoğurt salatası o. Türkiye’de Fox’un gelmesiyle beklenti yüksekti. Biz o beklentiyi hemen değil ama yavaş yavaş karşılamaya başlıyoruz. Günü birlik bakmıyoruz olaya...
(ıtalyan gözüyle Türk televizyonları; en beğendiği haberci kim, hangi diziyi çok seviyor, hangisini beğenmiyor. Türk televizyonlarında ilk şaşırdığı şey ne oldu? Onlar da yarına artık...)
CENGİZ SEMERCİOĞLU / HÜRRİYET
Fox’un İtalyan genel müdürü;“Türk magazinciler hiç kibar değil”
Geçtiğimiz gün Fox TV’nin Genel Müdürü Pietro Vicari’yle yemek yedim, hep merak etmiştim yabancı birinin Türkiye’de nasıl kanal yönetebileceğini...
Öyle ya dilini, kültürünü bilmediğiniz bir ülkeye geliyorsunuz ve orada dizi, program seçip, kanal yönetiyorsunuz.
İtalya’da Sky’ı yönetmiş, yıllardır televizyonculuk yapan Pietro 11 aydır Fox’un başında, sıcakkanlı, sempatik bir Sicilyalı...
“Zor değil mi yabancı bir ülkede televiyon yönetmek” diye sorunca; “Türkiye benden daha çok Sicilyalı. Tıpkı Sicilya gibi buradaki insanlar da tutkulu, ateşli ve maço... Akdeniz kültürü var iki tarafta da, bu yüzden Türkiye’de zorluk çekmiyorum” yanıtını verdi.
Bizden Kaçmaz’a bayılmıyor ama...
Laf hemen magazincilerle sanatçıların kavgasına geldi. Malum Fox’un Bizden Kaçmaz’ı bu kavganın baş aktörlerindendi.
“Programı beğeniyor musun” diye sorduğumda, eliyle ‘şöyle böyle işareti’ yapıp ekledi:
“Bu programları kaldırın dediğin yazını okudum. Türk izleyicisi ateşli programları izliyor. Bizden Kaçmaz’ın da reytingi iyi. Ancak haklısın, sanatçılara karşı hiç kibar değiller”...
Bu sözlerinden Pietro’nun bayılmasa da magazine bir süre daha ihtiyaç duyduğu sonucunu çıkardım. Çünkü o, kavga dövüş taraftarı değil ekranda.
Bu yüzden Fox’taki Futbol Ateşi’ni çok seviyor. Kendi tasarladığı Futbol Ateşi, Fox’taki en sevdiği program.
“Bakın orada diğer futbol programlarındaki gibi kavga dövüş yok. Düzeyli bir program ama reytingi düşük. Yine de benim en sevdiğim program”...
Fox TV satılmayacak
Son dönemde Fox’un satılacağı yönünde çıkan haberleri de sordum Pietro’ya...
Murdoch, Türkiye pazarından çekilecek mi?
- Öyle bir şey kesinlikle yok. Ne Türkiye’den çekilmeyi düşünüyoruz ne de Fox’u satmayı. Biz buraya kalıcı olmaya geldik ve bütün planlarımızı uzun vadeli yapıyoruz.
Madem satmayacak, genişleyecek mi Fox, ikinci bir kanal satın alır mı?
- Bugün için öyle somut bir adım yok ama biz işi sadece medya olan bir şirketiz. Dolayısıyla her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de Fox’la sınırlı kalmayıp medyanın her alanında büyüyebiliriz.
Peki Fox girdiği her ülkede en çok izlenen kanal oluyor ama bir tek Türkiye’de değil. Bu nasıl oluyor?
Biz bugün en çok izlenen dizileri transfer edip bir numaraya da yükselebiliriz. Ancak bu gelip geçici bir zafer olur. Biz yavaş ve sağlam adımlar atıp uzun süreli başarıyı hedefliyoruz. Bunu da yapacağız.
Ben ilk açıldığında “Cacık olmaz Fox’tan” demiştim...
- Biliyorum arkadaşlar söyledi, güzel bir yoğurt salatası o. Türkiye’de Fox’un gelmesiyle beklenti yüksekti. Biz o beklentiyi hemen değil ama yavaş yavaş karşılamaya başlıyoruz. Günü birlik bakmıyoruz olaya...
(ıtalyan gözüyle Türk televizyonları; en beğendiği haberci kim, hangi diziyi çok seviyor, hangisini beğenmiyor. Türk televizyonlarında ilk şaşırdığı şey ne oldu? Onlar da yarına artık...)
7 Kasım 2009 Cumartesi
İlker Ateş'i de kaybettik....
Türk basınına 40 yılı aşkın bir süredir hizmet veren İlker Ateş, bu sabaha karşı tedavi edilmekte olduğu hastanede hayatını kaybetti. Spor gazeteciliğine çok şeyler bırakarak aramızdan ayrıldı. Tüm camianın başı sağolsun.
1909’dan günümüze 100 yılda 61 gazeteci öldürüldü
1909’da Hasan Fehmi Bey’in öldürülmesiyle başlayan gazeteci cinayetleri Türk basın tarihine unutulmayan acılarla dolu anılar bıraktı.
Muhalif kimlikleri ve sırf mesleklerini ilkeli bir biçimde sürdürdükleri için 1909’dan günümüze 100 yılda 61 gazeteci öldürüldü.
100. yıldönümü nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 17 Kasım’da, öldürülen gazetecilerin yakınlarının da katılacağı bir anma toplantısı düzenliyor.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Konferans Salonu’nda 17 Kasım 2009 Salı saat 17.00’de düzenlenecek toplantı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç’in açış konuşması ile başlayacak. Hıfzı Topuz ve Nail Güreli’nin de konuya ilişkin görüşlerini açıklayacakları toplantı, öldürülen gazeteci yakınlarının konuşmaları ile sürecek.
Toplantıda ayrıca Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo - Televizyon Bölümü öğrencilerinden Günel Çantak’ın hazırladığı belgeselden bir bölüm de gösterilecek.
Muhalif kimlikleri ve sırf mesleklerini ilkeli bir biçimde sürdürdükleri için 1909’dan günümüze 100 yılda 61 gazeteci öldürüldü.
100. yıldönümü nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 17 Kasım’da, öldürülen gazetecilerin yakınlarının da katılacağı bir anma toplantısı düzenliyor.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Konferans Salonu’nda 17 Kasım 2009 Salı saat 17.00’de düzenlenecek toplantı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç’in açış konuşması ile başlayacak. Hıfzı Topuz ve Nail Güreli’nin de konuya ilişkin görüşlerini açıklayacakları toplantı, öldürülen gazeteci yakınlarının konuşmaları ile sürecek.
Toplantıda ayrıca Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo - Televizyon Bölümü öğrencilerinden Günel Çantak’ın hazırladığı belgeselden bir bölüm de gösterilecek.
6 Kasım 2009 Cuma
Pazarlama, felsefeyle başlar psikolojiyle biter
Pazarlama iletişimi ile ilgili sakladığım bir yazıydı, Nur Demirok imzalı yazının her iletişim öğrencinin dosyasında saklı olması gerektiğini düşünüp yayınladım.
"20. yüzyılın icadı "pazarlama" dediğimiz disiplin, felsefe ekollerinden nasıl etkileniyor? Eğer işin içine psikoloji giriyorsa felsefe de giriyor. Bir düşünelim: 19. yüzyılın tüccarlıktan endüstriye geçen kapitalist ekonomisinde yine ağırlıklı olarak tecimsel satış faaliyeti vardı. Bir anlamda geleneğin daha kurumsallaşmış şekli. Sonra "satın alma davranışı"nı insan psikolojisinin yönlendirdiği keşfedildi. Böylece, Wilhelm Wundt "Structuralism" (Yapısalcılık) ekolünün psikoloji laboratuvarını kurduğunda bir bakıma modern pazarlamanın ilk temeli de atılmış oldu. Psikolog ve fizyoloji hekimi olan Wundt, insan davranışlarının kökenlerini 1880'lerin sonunda deneysel olarak açıklamaya başladı. Çok daha sonra anlaşıldı ki "satın alma davranışı" tamamen güdülemeye dayalı oldukça kompleks bir yapıya sahiptir. Çevre faktörü önemli Psikolojiye yön veren felsefe okulları pazarlamanın davranış modelleri üzerinde ciddi etkiler yarattılar. Henüz ortada "pazarlama" ifadesi yokken bir başka katkı da John Dewey ve William James gibi Amerikalı filozoflardan geldi. Onlar bilim tarihinde "fonksiyonalist" olarak adlandırıldılar ve daha çok insan bilincinin nasıl işlediğine baktılar. Pazarlamanın; ekonomi, sosyal bilimler ve psikoloji başta olmak üzere matematik, antropoloji ve tıp bilimlerinden (nöroloji) oldukça etkilendiği görüldü. 1930'lara gelindiğinde ise "behaviourism" (davranışçılık) üzerindeki çalışmalarıyla ünlenen Amerikalı psikolog John B. Watson, çevrenin insan davranışlarını yönlendirmekte olduğunu iddia etti. Deneylerle çocukluk döneminden itibaren insanların çevrelerinden beslenerek "davranış modelleri" geliştirdiğini ortaya koydu. 1950'lerde ise Neil Borden, aynı fikri savunarak, girişimcilerin çevre faktörüyle işadamı ya da profesyonel yönetici olduklarını ispat etti. Çok yönlü bilim dalı Bu aşamadan sonra "pazarlama" kendi içinde başlı başına bir bilim dalı haline geldi. Özellikle Amerikan üniversiteleri biraz da kapitalist teorinin evrimi adına pazarlama ve pazarlamaya ilişkin davranışları mercek altına aldılar. Büyük savaş sonrası pazarlama disiplininin formel mantığı ortaya çıkmakla kalmadı, "pazarlama psikolojisi" de ayrı bir bilim dalı haline geldi. Pazarlama psikolojisinin tamamlayıcı bir disiplin haline gelmesine yalnız Amerikalılar değil, Avrupalılar da katkı sağladılar. Daha çok Marks, Freud ve Nietzsche gibi düşünürlerin kalıpları içinde davranış teorisinin derinlerine inilmeye çalışıldı. Bu sürece Husserl ve Heidegger felsefesinin de ilginç katkıları oldu. Son dönemlerde ise küreselleşmenin etkisiyle yeni felsefe paradigmalarının sosyolojik kabulleri etkilemesiyle pazarlama kurallarında da çok değişik görüşler ortaya çıktı. Jurgen Habermas, Jacques Derrida, Gilles Deleuze gibi post-yapısalcı (post-modernist) felsefecilerden yeni pazarlama kuramcıları oldukça etkilendiler. Siyaset ve yönetişim düşünürü Peter Drucker, pazarlamanın sosyal felsefesine katkıda bulundu. Ortodoks pazarlamayı ise büyük ölçüde Philip Kotler terbiye etti. Felsefe, psikoloji ve deneyim Hemen sonra Amerikalılar işi pratiğe dökerek başta "Harvard Business School" olmak üzere çeşitli kurumlarda yeni isimler ürettiler. Bunların bir bölümü 80 sonrası ünlenen bilim dünyasından ve büyük şirketlerin yönetim kademelerinden yetişmiş fikir üstatlarıydı. Burada özellikle yönetim tecrübesi olanlar öne çıktılar. John Reed, Jack Welch, Roberto Goizueta, Martin Lindstrom, Jeffrey Campbell burada akla gelen ilk isimler. Kısacası, bugünün koşullarında sadece ekonomi ve soft pazarlamayı talim etmek yetmiyor. Tecrübenin yanı sıra -Marksist akımlar dahil- felsefe ve sosyal psikolojinin öğrenilmesi de şart. Hatta lider pazarlamacılar formel biçimde olmasa da iyi bir psikolog gibi düşünmek zorundalar. "
Nur Demirok
Kaynak: Referans Gazetesi 29.09.2009 sayfa 16
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)