Sosyal ağlara yönelen gençler internet günlüğü tutmaktan uzaklaşıyor. Ayrıca medyada adı çokça geçen Twitter, Facebook'un aksine, gençler arasında o kadar da popüler değil.ABD’de yapılan araştırmaya göre kişisel blog (internet günlüğü) tutan gençlerin oranı üç yılda yarı yarıya geriledi. Bunun nedeniyse gençlerin Facebook ve MySpace gibi sosyal ağlarda varolmayı tercih etmesi. Bir diğer ilginç sonuç da kamuoyunda yüksek bilinirliğe sahip olan Twitter’ın gençler arasında sanıldığı kadar popüler olmaması.
Pew Internet and American Life projesi kapsamında yürütülen araştırma, internet kullanan Amerikalı gençlerin yüzde 14’ünün blog tuttuğunu gösteriyor. Bu oran 2006’da yüzde 28’di. Öte yandan gençler arasında Twitter kullanma oranı da sadece yüzde 8 olarak belirlendi.
Araştırma ekibinden Aaron Smith, kişisel bloglardaki düşüşü Facebook gibi sosyal ağların hızla yayılmasına bağlıyor. Elde edilen sonuçlara göre 12-17 yaş grubundaki Amerikalı gençlerin yüzde 73’ü her hangi bir sosyal ağa üye ve sıklıkla durumunu güncelliyor.
Yenilikleri herkesten önce benimseyen gençlerin Twitter’a aynı ilgiyi göstermemesi ise araştırmadan çıkan ilginç sonuçlardan. Adını bilse de gençlerin sadece yüzde 8’i Twitter kullanıyor. Smith’e göre bunun nedeni mikroblogging sitesinin ‘ünlüler’ veya şirketler için bir duyuru platformu olarak görülmesi. Gençler, düşünce veya eylemlerini Twitter’da kamuoyuna anlatmak yerine Facebook’ta kendi sosyal çevresine anlatmayı tercih ediyor.
Ayrıca gençlerin interneti, artan oranda mobil cihazlarındaki tarayıcılar veya kısa mesajlar yoluyla kullandığı da elde edilen diğer sonuçlardan.
Araştırmaya göre 12-17 yaş aralığındaki gençlerle 18-29 arasındaki genç yetişkinler blog tutmaktan uzaklaşsa da, yaşı 30’un üstünde olanların sayısında bir değişme gözlenmiyor.
ntv
İletişim Fakültesi, Yeni Medya, Gazetecilik, Habercilik, Yakınsak Medya, Görsel İletişim Tasarımı
9 Şubat 2010 Salı
George Orwell'ın günlükleri

The TLS reviews George Orwell's diaries:
Diaries brings together the eleven individual journals that George Orwell compiled between 1931 and 1949. The final entry, written in September 1949, describes the daily routines of University College Hospital, where he was to die of advanced tuberculosis early in 1950. All were published in the monumental twenty-volume Complete Works (1998), but now appear consecutively for the first time. There is certainly a twelfth diary, and possibly even a thirteenth, among the items taken from a Barcelona hotel room in June 1937 by Soviet agents and now gathering dust somewhere in the NKVD archive in Moscow. In his introduction, Peter Davison reveals that he once met a man – Miklos Kun, grandson of the Hungarian Communist leader Béla Kun – who had tracked down Orwell’s NKVD file, but was unable to fillet it before the archive shut its doors to the public.
Handsomely produced, illustrated with Orwell’s own pencil sketches and footnoted with Davison’s customary élan, this latest wave in the repackager’s tide invites two questions. Why did Orwell write diaries? And what do they tell us about him? Most writers’ diaries are self-conscious affairs, where the reader ends up with a sneaking feeling that the real audience is only a remote posterity. Orwell’s are notably unvarnished, often no more than a mundane domestic record, and yet this doesn’t make them personally revealing. There is, for example, almost nothing in them about Orwell’s literary techniques. Neither is there very much in the way of confidential remarks. When he notes in 1941, out of nowhere, that he is “thinking always of my island in the Hebrides, which I suppose I shall never possess, nor even see”, there is a sudden glimpse of all kinds of things not often associated with Orwell – frustrated yearnings, sequestered retreats, the deepest of romantic chasms.
D. J. Taylor, 'George Orwell's days'
Times Literary Supplement, 13 January 2010
George Orwell, Diaries, edited by Peter Davison. ,
8 Şubat 2010 Pazartesi
Sebastian Pinera'nın sırrı
Futbol takımları ve medyadaki yatırımları ile Berlusconi'ye benzetilen Şili'nin en zengin üçüncü adamı Sebastian Pinera 20 yıllık sol iktidarına ağır darbe indirdi. Gündemde devletin gelir kapısı bakır üreticisi Codelco'nun özelleştirilmesi var.
1973'te Augusto Pinochet'nin askeri darbesi ile 17 yıl dikta yönetimi yaşayan, 1990'dan sonra ise hep solcu iktidarların göreve geldiği Şili'de sağ, 20 yılın ardından ilk kez zafer ilan etti. Geçen hafta pazar günü yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde merkez sağda yer alan Ulusal Yenilenme Partisi'nin (NRP) lideri Sebastian Pinera iktidardaki Eduardo Frei'yı oyların yüzde 52'sini alarak koltuğundan indirdi. Bu, Latin Amerika'da Venezüella'dan Brezilya'ya kadar son 2 yıldır esen sol eğilimli rüzgâra ve ülkede yıllardır iktidarı elinde tutan sol koalisyona büyük bir darbe olarak görülüyor. Pinera'nın zaferi aynı zamanda 3 binden fazla insanın siyasi çatışmalarda öldürüldüğü, 28 bin kadar kişinin ise işkence gördüğü Pinochet devrinin halk üzerinde yarattığı "sağ" algısının da değiştiğinin bir işareti olarak görülüyor. Sağ yönlü siyaset 20 yılı aşkın süredir Şililerin gözünde insan haklarını ihlal edilmesiyle ilişkilendiriliyordu. Pinera, seçimi kazanmasının ardından yaptığı konuşmada, Şili'nin büyük, zengin ve çok güçlü bir ülke olmadığını, ancak dünyadaki "en iyi ülke" olabileceklerini, kaybedecek bir dakikaları bile bulunmadığını söyledi. Pinera'nın devlet başkanlığı görevini mart ayında resmen devralması bekleniyor.
Dünyanın en büyük bakır ihracatçısı olmasının avantajıyla Latin Amerika'nın en hızlı büyüyen ekonomisi olan Şili'nin yeni devlet başkanı Pinera aslında milyarder bir işadamı. 60 yaşındaki Pinera, Şili'yi kredi kartıyla tanıştıran adam olarak da biliniyor. Pinera, kredi kartı pazarlaması ile başladığı işhayatında zamanla başarı bir işadamına dönüştü. Şu anda 1.2 milyar dolarlık serveti ile ülkenin en zengin üçünü insanı olan Pinera, seçimlere "Şili'yi dünyanın en iyi ülkesi yapacağı" vaadiyle katıldı. Pinera, seçim kampanyasında bir milyon kişiye iş alanı açılması ve 12 bin dolar olan kişi başına düşen milli gelirin yılda yüzde 6 oranında artacağı gibi vaatlerde bulunmuştu. Pinera'nın iktidarda kalacağı 4 yıl boyunca en büyük avantajı yüksek bakır fiyatları ile şu ana kadar elde edilen yüklü döviz rezervi olacak. Şili borsasının da sermaye yanlısı Pinera'nın zaferi ile gaza basması bekleniyor.
Ulusal tahvil projesi ve Codelco'nun satışı
Serbest piyasa politikalarını sürdürmesi beklenen Pinera, özel sektörü ekonomiyi kalkındıracak ana motor olarak görüyor. Pinera'nın iktidarı süresince yapmayı planladığı önemli projelerden biri de Şili'nin uluslararası platformlarda yatırımcılara sunulmak üzere devlet tahvili ihraç etmesi olacak. Şili'nin yabancı yatırımcıya ulaşması ise daha fazla döviz anlamına geliyor. Pinera'nın gündeminde devlete ait bakır üreticisi Codelco'nun daha verimli olması amacıyla özelleştirilmesi de var. Ancka bu konuda Kongre şimdiden ikiye bölünmüş durumda. Uzmanlar Pinera'nın Codelco özelleştirmesi için yasa tasarısına karşı çıkan merkez sol muhalefet ile uzlaşmaya varmak için epey ter dökeceğini belirtiyor. Pinera ayrıca iş hayatını gözeten daha esnek düzenlemeler konusunda da solcularla ve sendikalarla karşı karşıya gelecek. Codelco'yu satmaya kalkışırsa büyük olasılıkla zaten bir süredir grev ve protesto tehditleri savuran maden işçileri sendikaları ayaklanacak. Kongredeki karşıtlar ise devletin en büyük gelir kapısı olan hatta krizde uygulanan teşvik programlarının finansmanını sağlayan Codelco'yu sattırmamamak için Pinera'yı iyice zorlayacak.
2008'de bakır sayesinde 42 milyar dolar fazla verdi
Askeri diktatörlükten serbest piyasacı bir anlayışı benimseyen yeni devlet başkanına kadar geçen sürede Şili ekonomisi düşük yolsuzluk oranının da sayesinde hızlı bir kalkınma sürecine girdi. Pinochet görevinden ayrıldığında yüzde 39'larda olan işsizlik oranı bugünlerde yüzde 14'lere kadar gerilemiş durumda. Oran hâlâ yüksek ama bu, Latin Amerika'da işsizlik oranında görülen en hızlı düşüş. 2005 ila 2008 yılları arasında ise Şili başta bakır olmak üzere emtia ihracatı sayesinde yüklü döviz çekmeyi başardı ve 42 milyar dolar mali fazla bile verdi. Bu rakam ülke GSYİH'sının yüzde 26'sına tekabül ediyordu. Dönemin devlet başkanı Bachelet bu parayı tam da ihtiyaçları olduğu zaman küresel krizin olumsuz etkilerini bertaraf etmek için kullandı. Yani Şili, ABD'den Avrupa ve Asya'ya kadar bir çok ekonomiyi vuran küresel kredi krizi sırasında önceden hazırlamış olduğu döviz silahı sayesinde nispeten daha az yara aldı. 2009'un mart ayında açılan risk iştahı sonrası küresel likidite gelişmekte olan piyasalar ile emtiaya akmaya başlayınca ise bakır fiyatlarındaki yükseliş tırmandı. Hatta 2009'un yüzde 50'nin üzerindeki getirisiyle en fazla kazandıran emtia ürünü de bakır olarak gösteriliyor. Dolayısıyla uzmanlar önümüzdeki dönemi Şili için "parlak" olarak nitelendiriyor. Ülkenin ihracat gelirlerinin yarısından fazlası bakır ihracatından sağlanıyor. Bu anlamda bakır ihracatına bir anlmada bağımlı olan Şili, bu ay içinde "zenginler klübü" olarak da bilinen Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'ne (OECD) de üye olan ilk Latin Amerika ülkesi oldu.
BERLUSCONI'NİN ŞİLİ VERSİYONU
Şili'nin yeni devlet başkanı Pinera'nın başını en fazla ağrıtacak konulardan biri kişisel serveti olacak. Yaklaşık 1.2 milyar dolarlık bir servet sahibi olan Pinera'nın bu varlığının büyük bir bölümünü ulusal havayolu şirketi LAN'da sahip olduğu hisse senetleri oluşturuyor. Seçilmeden önce yaptığı propagandalarda başkan olursa bu hisseleri satacağını söyleyen Pinera'nın atacağı adımlar önem taşıyacak. Pinera'nın sadece LAN'da değil Şili'de yayın yapan bir televizyon kanalında ve ülkenin en başarılı futbol takımında da hisse sahipliği bulunuyor. Bu nedenle de tıpkı kendisi gibi medya ve futbol sektörlerinde yatırımları bulunan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile özdeşleştiriliyor. Ancak Pinera, Berlusconi'nin popülistliği ile uzaktan yakından alakalı olmadığı gibi kamuoyunca bazen "hantal" bir figür olarak bile görünüyor. 60 yaşında evli ve 4 çocuklu olması da Berlusconi'nin Playboy kızlarıyla yaptığı villa partileri ve çapkınlıklarıyla dolu özel yaşantısı ile kıyaslanacak gibi değil. Pinochet'nin askeri darbeyle iktidara geldiği 1973 yılında Harvard Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi almakta olan Pinera, darbeden 3 yıl sonra yurda dönmüştü. Sıkı bir Pinochet karşıtı olarak bilinmesine rağmen Pinera'nın kardeşi 1989 yılındaki geçiş hükümeti sırasında Pinochet'nin kabinesinden aday olmuştu.
21 Ocak 2010 Perşembe
Kitle iletişim araçları sıcak/soğuk ayrımı Mcluhan
McLuhan’ın medyayla ilgili geliştirdiği önemli düşüncelerinden biri de kitle iletişim araçlarını sıcak/soğuk (hot/cool) olarak ketegorilere ayırmasıdır. Sıcak araçlar izleyici katılımının zayıf olduğu araçlardır çünkü bu araçlar enformasyonu daha eksiksiz iletirler. Öte yandan soğuk araçlar söz konusu olduğunda izleyici katılımı daha güçlüdür çünkü izleyici enformasyonun iletimindeki eksik unsurları kendi zihninde tamamlamak zorundadır.
EDİT:
kAVRAMA EK OLARAK BİLGİ EKLEDİM: BİLGİNİN KAYNAĞI MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM BİLİMLERİ Anabilim Dalı RADYO TV. Bilim Dalı Yüksek Lisans öğrencisi ERMAN ERDOĞAN nın YAYGIN BİR KİTLE İLETİŞİM ARACI OLARAK TELEVİZYONUN KAMUSAL İŞLEVLERİ adlı tez çalışmasıdır.
......Buna göre, mesajları katı biçimde kodlanmış ve mesajı alan kişinin kodlanmış anlamı ortaya çıkarması sürecinde aktif olarak yer aldığı araçlar “soğuk araçlardır”. McLuhan’ın bu kategoride televizyonla birlikte ele aldığı diğer araçlar ise, ideografik yazı, söz ve tele-fon gibi araçlardır.McLuhan’n soğuk kitle iletişim araçlarının karşıtı olarak belirttiği sıcak kitle iletişim araçları ise mesaj açımlama sürecinde izleyicinin aktif olarak katılı¬mını kısıtlayan veya engelleyen araçlar olarak ele almaktadır.Kitapla iletişimde, bir kişinin metinlerden ne anlayacağını, kitapta daha önceden belirlenmiş olduğunu belirterek, bu tür kitle iletişim araçlarının aktif katılımı gerektirmeyen, demokratik olmayan, baskıcı, güdümlü ve tek yönlü araçlar olduğunu savunmaktadır......
EDİT:
kAVRAMA EK OLARAK BİLGİ EKLEDİM: BİLGİNİN KAYNAĞI MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM BİLİMLERİ Anabilim Dalı RADYO TV. Bilim Dalı Yüksek Lisans öğrencisi ERMAN ERDOĞAN nın YAYGIN BİR KİTLE İLETİŞİM ARACI OLARAK TELEVİZYONUN KAMUSAL İŞLEVLERİ adlı tez çalışmasıdır.
......Buna göre, mesajları katı biçimde kodlanmış ve mesajı alan kişinin kodlanmış anlamı ortaya çıkarması sürecinde aktif olarak yer aldığı araçlar “soğuk araçlardır”. McLuhan’ın bu kategoride televizyonla birlikte ele aldığı diğer araçlar ise, ideografik yazı, söz ve tele-fon gibi araçlardır.McLuhan’n soğuk kitle iletişim araçlarının karşıtı olarak belirttiği sıcak kitle iletişim araçları ise mesaj açımlama sürecinde izleyicinin aktif olarak katılı¬mını kısıtlayan veya engelleyen araçlar olarak ele almaktadır.Kitapla iletişimde, bir kişinin metinlerden ne anlayacağını, kitapta daha önceden belirlenmiş olduğunu belirterek, bu tür kitle iletişim araçlarının aktif katılımı gerektirmeyen, demokratik olmayan, baskıcı, güdümlü ve tek yönlü araçlar olduğunu savunmaktadır......
16 Ocak 2010 Cumartesi
1980'li ve 1990'lı Yıllarda Küreselleşme: Tek Kutupluluk, Liberalizmin Yükselişi ve Ulus-Devlet Sorunu
hız kazandırmıştır. 1990'lı yıllar ile birlikte dünyamız tek kutuplu bir küreselleşme
sürecini derinden yaşamaktadır. Sosyalist bloğun yıkılması kapitalizmin ve liberal
ekonominin bir zaferi olarak görülmekte ve az gelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınmaları
için serbest piyasa ekonomisinin kurallarının bütün işlerliği ile uygulanmasının
tek bir çözüm yolu olduğu iddia edilmektedir. Örneğin, özelleştirme, devletin
ekonomideki ağırlığını olabildiğince küçültme, uluslararası ticaretin önündeki
gümrük, kota, koruma, vb. türü engelleri ortadan kaldırma ve ülke iç pazarın ulus
lararası serbest rekabete açılması gibi 'yeni sağ' ideolojinin politikaları IMF ve Dünya
Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları tarafından az gelişmiş ülkelerin önüne
sunulmakta ve bu yolla liberal ekonomik politikalar küreselleştirilmektedir.
Liberalizmin yükselişinde hangi etken önemli bir rol oynamıştır?
Özellikle 1980'li yıllar ile birlikte, İngiltere'de Thatcher ve Amerika'da Reegan ile
birlikte liberal politikalar dünya çapında büyük bir yükselişe geçmiştir. Bu süreç
içerisinde, uluslararası ticaretin serbestleşmesi ve özelliştirme az gelişmiş ülkelerin
kalkınmalarını gerçekleştirebilmeleri için olmazsa olmaz türünden politikalar olarak
küresel düzeyde yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Türkiye'de 1980'li
yıllar ile birlikte ekonominin dışa açılması ve 1986'da özelleştirme uygulamalarına
geçilmesi bir tesadüf değildir.
Küreselleşme ile ulus-devlet bir güç kaybına mı uğramaktadır?
Küreselleşme ile birlikte tartışılan bir diğer noktada 'ulus-devlet'in giderek gücünü
kaybettiğidir. Çünkü küreselleşme ile birlikte gerek ekonomik, gerek siyasal ve gerekse
askeri düzeyde çok uluslu kuruluşların sayısı ve gücü artmakta ve bu kuruluşlar
ulus-devlet'lerin gücünü azaltıcı faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Hatta yıllık cirosu
bir çok ulus-devlet'tin milli gelirini aşan çok uluslu şirketler bulunmaktadır.
Sorunun asıl kaynağı şudur: bir ulus-devlet'ten çok daha güçlü olabilen bir uluslararası
kuruluşu ondan daha zayıf ve güçsüz durumda olan bir ulus-devlet nasıl denetleyebilecektir?
Eğer ulus-devletler bu çok güçlü uluslararası kuruluşları denetleyemecek
durumda iseler bu kuruluşlar demokratik olarak nasıl kontrol altına alınabileceklerdir?
Eğer bu çok güçlü uluslararası kuruluşlar ulus devlet tarafından değilde
ulus-devlet sistemleri (örneğin Avrupa Topluluğu) tarafından kontrol edilebilecek
ise bu durum ulus-devletin küreselleşme ile birlikte bir güç kaybına uğradığının
bir göstergesi değil midir?
Gerçektende, Avrupa Topluluğu örneğinde olduğu gibi ulus-devlet sistemlerinin
bizzat kendisi ulus-devletin üzerinde bir güç gibi durmaktadır. Gerçektende, uluslararası
düzeyde ulus-devletin bizzat kendisi değil ancak birden fazla ulusların bir
araya gelerek oluşturmuş olduğu ulus-devlet sistemlerinin (örneğin, Avrupa Topluluğunun)
küresel boyutta etkinliği artmakta ve ulus-devletin kendisi giderek güç
kaybetmektedir. Bu aynı zamanda, az gelişmiş ülkelerin kendi sınırları içerisinde
sahip olduğu en önemli siyasal güçlerden biri olan ulusal devletin kendisi, daha çok
gelişmiş ülkelerin etkisinde olan küresel gelişmeler sonucu giderek zayıflatılmaya
çalışılmasıdır. Böylece Wallerstein'in de belirttiği gibi, üçüncü dünya ülkeleri küresel
düzeyde adeta güçsüzlüğe mahkum edilmektedir.
Ancak ünitenin başında da belirtildiği üzere küreselleşme çok yönlü bir süreçtir.
Dolayısıyla, ulusal devletler küresel düzeydeki uluslu şirketlerin gücünün artmasına
karşı kendi önlemlerini alabilmektedirler. Zira, liberal ekonomik politikaların
uygulandığı bir çok ülkede bile ulusal devletin kendisi hala hem siyasal ve hemde
ekonomik olarak gücünü koruyabilmekte ve bunda direnebilmektedirler. Örneğin
İngiltere kapitalizmin ve liberal ekonomik politikalarının beşiği olan bir ülke olmasına
karşın Avrupa Topluluğu ile bütünleşmede siyasal ve ekonomik gücün tek bir
elde yani Avrupa Topluluğu parlemontosunda tutulmak istenmesine şiddetle karşı
çıkmakta ve bunun üye ülkelerinin ulusal gücünü zayıflatacağını öne sürmektedir.
Özellikle Asya ve Afrika gibi kıtalarda potansiyel etnik çatışmaların bu günkü konumu
ve içinde bulunduğu gerilim varoldukça ulusalcılık, ulus-devlet ve ulusal
kültür'ün gücünde önemli bir zayıflama ne günümüzde ve nede önümüzdeki yıllarda
pek mümkün görünmemektedir.
sürecini derinden yaşamaktadır. Sosyalist bloğun yıkılması kapitalizmin ve liberal
ekonominin bir zaferi olarak görülmekte ve az gelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınmaları
için serbest piyasa ekonomisinin kurallarının bütün işlerliği ile uygulanmasının
tek bir çözüm yolu olduğu iddia edilmektedir. Örneğin, özelleştirme, devletin
ekonomideki ağırlığını olabildiğince küçültme, uluslararası ticaretin önündeki
gümrük, kota, koruma, vb. türü engelleri ortadan kaldırma ve ülke iç pazarın ulus
lararası serbest rekabete açılması gibi 'yeni sağ' ideolojinin politikaları IMF ve Dünya
Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları tarafından az gelişmiş ülkelerin önüne
sunulmakta ve bu yolla liberal ekonomik politikalar küreselleştirilmektedir.
Liberalizmin yükselişinde hangi etken önemli bir rol oynamıştır?
Özellikle 1980'li yıllar ile birlikte, İngiltere'de Thatcher ve Amerika'da Reegan ile
birlikte liberal politikalar dünya çapında büyük bir yükselişe geçmiştir. Bu süreç
içerisinde, uluslararası ticaretin serbestleşmesi ve özelliştirme az gelişmiş ülkelerin
kalkınmalarını gerçekleştirebilmeleri için olmazsa olmaz türünden politikalar olarak
küresel düzeyde yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Türkiye'de 1980'li
yıllar ile birlikte ekonominin dışa açılması ve 1986'da özelleştirme uygulamalarına
geçilmesi bir tesadüf değildir.
Küreselleşme ile ulus-devlet bir güç kaybına mı uğramaktadır?
Küreselleşme ile birlikte tartışılan bir diğer noktada 'ulus-devlet'in giderek gücünü
kaybettiğidir. Çünkü küreselleşme ile birlikte gerek ekonomik, gerek siyasal ve gerekse
askeri düzeyde çok uluslu kuruluşların sayısı ve gücü artmakta ve bu kuruluşlar
ulus-devlet'lerin gücünü azaltıcı faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Hatta yıllık cirosu
bir çok ulus-devlet'tin milli gelirini aşan çok uluslu şirketler bulunmaktadır.
Sorunun asıl kaynağı şudur: bir ulus-devlet'ten çok daha güçlü olabilen bir uluslararası
kuruluşu ondan daha zayıf ve güçsüz durumda olan bir ulus-devlet nasıl denetleyebilecektir?
Eğer ulus-devletler bu çok güçlü uluslararası kuruluşları denetleyemecek
durumda iseler bu kuruluşlar demokratik olarak nasıl kontrol altına alınabileceklerdir?
Eğer bu çok güçlü uluslararası kuruluşlar ulus devlet tarafından değilde
ulus-devlet sistemleri (örneğin Avrupa Topluluğu) tarafından kontrol edilebilecek
ise bu durum ulus-devletin küreselleşme ile birlikte bir güç kaybına uğradığının
bir göstergesi değil midir?
Gerçektende, Avrupa Topluluğu örneğinde olduğu gibi ulus-devlet sistemlerinin
bizzat kendisi ulus-devletin üzerinde bir güç gibi durmaktadır. Gerçektende, uluslararası
düzeyde ulus-devletin bizzat kendisi değil ancak birden fazla ulusların bir
araya gelerek oluşturmuş olduğu ulus-devlet sistemlerinin (örneğin, Avrupa Topluluğunun)
küresel boyutta etkinliği artmakta ve ulus-devletin kendisi giderek güç
kaybetmektedir. Bu aynı zamanda, az gelişmiş ülkelerin kendi sınırları içerisinde
sahip olduğu en önemli siyasal güçlerden biri olan ulusal devletin kendisi, daha çok
gelişmiş ülkelerin etkisinde olan küresel gelişmeler sonucu giderek zayıflatılmaya
çalışılmasıdır. Böylece Wallerstein'in de belirttiği gibi, üçüncü dünya ülkeleri küresel
düzeyde adeta güçsüzlüğe mahkum edilmektedir.
Ancak ünitenin başında da belirtildiği üzere küreselleşme çok yönlü bir süreçtir.
Dolayısıyla, ulusal devletler küresel düzeydeki uluslu şirketlerin gücünün artmasına
karşı kendi önlemlerini alabilmektedirler. Zira, liberal ekonomik politikaların
uygulandığı bir çok ülkede bile ulusal devletin kendisi hala hem siyasal ve hemde
ekonomik olarak gücünü koruyabilmekte ve bunda direnebilmektedirler. Örneğin
İngiltere kapitalizmin ve liberal ekonomik politikalarının beşiği olan bir ülke olmasına
karşın Avrupa Topluluğu ile bütünleşmede siyasal ve ekonomik gücün tek bir
elde yani Avrupa Topluluğu parlemontosunda tutulmak istenmesine şiddetle karşı
çıkmakta ve bunun üye ülkelerinin ulusal gücünü zayıflatacağını öne sürmektedir.
Özellikle Asya ve Afrika gibi kıtalarda potansiyel etnik çatışmaların bu günkü konumu
ve içinde bulunduğu gerilim varoldukça ulusalcılık, ulus-devlet ve ulusal
kültür'ün gücünde önemli bir zayıflama ne günümüzde ve nede önümüzdeki yıllarda
pek mümkün görünmemektedir.
Wallerstein ve Kapitalist Dünya Ekonomisinin Küreselleşmesi
Dünya kapitalist ekonomilerinin, endüstriyel üretim, sermaye birikimi ve uluslararası
pazar ilişkileri açısından küresel olarak tek bir kapitalist dünya toplumuna doğru
ilerlemekte olduğu öne sürülmektedir. Artık küresel düzeyde oluşan ekonomik
dalgalanmalardan ve krizlerden bütün dünya ülkeleri giderek daha çok etkilenmektedir.
Özellikle uluslararası pazarda çok uluslu şirketlerin bütünleşmeleri, yabancı
sermaye yatırımlarının artması, ülkeler arasında teknoloji transferinin yaygınlaşması
ve belirli coğrafi bölgelerde bulunan ülkelerin ekonomik ve siyasal düzeyde
bloklaşmaya doğru yönelmeleri küreselleşme sürecinin nedenleri arasında
gösterilmektedir. Ancak bu küreselleşmenin ne tür ekonomik, siyasal ve kültürel
formlar içerisinde gerçekleştiği ve az gelişmiş ülkelerin konumlarının ne olduğu
tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Örneğin, Wallerstein küreselleşme olgusunu kapitalist ekonomik sisteminin işleyişine
bağlı olarak incelemeye çalışmaktadır. Wallerstein küreselleşmenin kapitalist
sermayenin sınır tanımayan yayılmacılığının ve buna bağlı olarak ortaya çıkan
uluslararası işbölümünün bir yansıması olarak görmektedir. Küresel dönüşümler
kapitalist sermayenin sürekli genişlemek istemesinin doğal bir sonucudur. Wallerstein
kapitalist dünya sisteminin işleyişini merkez ülkeler (gelişmiş kapitalist ülkeler),
çevre ülkeler (az gelişmiş kapitalist ülkeler) ve yarı çevre ülkeler (yarı gelişmiş
kapitalist ülkeler) modeli çerçevesinde incelemektedir. Wallerstein'e göre merkez
ülkeler ekonomik olarak daha güçlü oldukları için dünya ticaret düzenini kendi çıkarlarına
göre düzenlemekte ve böylece azgelişmiş çevre ülkelerini doğal kaynaklar
ve insan gücü açısından sömürmektedirler. Böylece, Wallerstein küreselleşmenin
ülkeler arasındaki eşitsizliği süreklileştirdiğini ve bu eşitsizliği küresel gelişmelere
paralel olarak belirli formlar içersinde yeniden ürettiğini öne sürmektedir.
Wallerstein'e göre ekonomik ve siyasal düzeydeki küresel değişmeler kapitalist
dünya ekonomisinin genişlemesiyle birlikte oluşmuştur. Bu nedenle hiçbir tarihsel
sistem kapitalist dünya ekonomisi kadar kendi içinde ilintili, karmaşık, yaygın ve
ayrıntılı olmamıştır. Wallerstein'in yaklaşımına göre, kapitalist dünya ekonomisi
genişlemeye her zaman gereksinimi olmuştur ve bunun sonucu olarak son dörtyüzyılda
Avrupa merkezli bir sistemden bütün küreyi kapsayacak bir sisteme geçmiştir.
Bu süreç içerisinde merkez ülkeler kendi ulusal devletlerini güçlendirmiş, ekonomilerini
kalkındırmış ve ulusal kültürlerini de geliştirmişlerdir. Buna karşın çevre
ülkeler ise ekonomik olarak merkez ülkelere bağımlı ve geri kalmış, ve böylece
ulusal devletlerini güçlendirememişlerdir. Ayrıca, çevre ülkeleri merkez ülkelerin
kültürel etkisi altına girniştir. Böylece ekonomik süreçte kapitalist sermayenin genişlemesine
bağlı olarak dünya çapına yayılan küreselleşme, kültürel boyutuda içine
alarak kapitalist dünyayı tek bir sistem haline getirmiştir.
Wallerstein azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki eşitsiz ekonomik ilişkilerin
küreselleşme üzerine olan etkilerini vurgulaması açısından literatüre önemli
bir katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde Wallerstein'in yaklaşımının batılılaşma ve/
veya modernleşme teorilerinin çok başarılı bir eliştirisini yaptığını da söyleyebiliriz.
Wallerstein'in yaklaşımının zayıf yönleri nelerdir?
Wallerstein'de ekonomiyi temel belirleyici bir faktör olarak ele alması onu aşırı ekonomizm
yaptığı eleştirisine düşürmektedir. Ayrıca, Wallerstein Giddens'in küreselleşme
süreçinde önemini işaret ettiği siyasal ve askeri güçlerin rolüne yeteri kadar
ağırlık verememiştir. Wallerstein'in bir diğer zayıf noktası ise, küresel düzeyde
gelişmiş merkez ülkelerin azgelişmiş çevre ülkelerini kendi ekonomik ve siyasal
kıskacına alarak doğal ve insan kaynaklarını sömürdüğünü öne sürmesi ve çevre ülkelerin
belirli bir uluslararası iş bölümü çerçevesinde kapitalist dünya ekonomisinin
içerisinde gelişmiş bir kapitalist merkez ülke haline gelemeyeceğini belirtmesidir.
Halbuki gelişmekte olan bazı ülkeler (Güney Kore, Tayvan, Hong Kong vb.) belirli
bir ekonomik kalkınma düzeyine ulaşmış ve hatta uluslararası pazarlarda bir
çok gelişmiş merkez ülkeleri ile rekabet edebilir bir hale gelebilmiştir.
pazar ilişkileri açısından küresel olarak tek bir kapitalist dünya toplumuna doğru
ilerlemekte olduğu öne sürülmektedir. Artık küresel düzeyde oluşan ekonomik
dalgalanmalardan ve krizlerden bütün dünya ülkeleri giderek daha çok etkilenmektedir.
Özellikle uluslararası pazarda çok uluslu şirketlerin bütünleşmeleri, yabancı
sermaye yatırımlarının artması, ülkeler arasında teknoloji transferinin yaygınlaşması
ve belirli coğrafi bölgelerde bulunan ülkelerin ekonomik ve siyasal düzeyde
bloklaşmaya doğru yönelmeleri küreselleşme sürecinin nedenleri arasında
gösterilmektedir. Ancak bu küreselleşmenin ne tür ekonomik, siyasal ve kültürel
formlar içerisinde gerçekleştiği ve az gelişmiş ülkelerin konumlarının ne olduğu
tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Örneğin, Wallerstein küreselleşme olgusunu kapitalist ekonomik sisteminin işleyişine
bağlı olarak incelemeye çalışmaktadır. Wallerstein küreselleşmenin kapitalist
sermayenin sınır tanımayan yayılmacılığının ve buna bağlı olarak ortaya çıkan
uluslararası işbölümünün bir yansıması olarak görmektedir. Küresel dönüşümler
kapitalist sermayenin sürekli genişlemek istemesinin doğal bir sonucudur. Wallerstein
kapitalist dünya sisteminin işleyişini merkez ülkeler (gelişmiş kapitalist ülkeler),
çevre ülkeler (az gelişmiş kapitalist ülkeler) ve yarı çevre ülkeler (yarı gelişmiş
kapitalist ülkeler) modeli çerçevesinde incelemektedir. Wallerstein'e göre merkez
ülkeler ekonomik olarak daha güçlü oldukları için dünya ticaret düzenini kendi çıkarlarına
göre düzenlemekte ve böylece azgelişmiş çevre ülkelerini doğal kaynaklar
ve insan gücü açısından sömürmektedirler. Böylece, Wallerstein küreselleşmenin
ülkeler arasındaki eşitsizliği süreklileştirdiğini ve bu eşitsizliği küresel gelişmelere
paralel olarak belirli formlar içersinde yeniden ürettiğini öne sürmektedir.
Wallerstein'e göre ekonomik ve siyasal düzeydeki küresel değişmeler kapitalist
dünya ekonomisinin genişlemesiyle birlikte oluşmuştur. Bu nedenle hiçbir tarihsel
sistem kapitalist dünya ekonomisi kadar kendi içinde ilintili, karmaşık, yaygın ve
ayrıntılı olmamıştır. Wallerstein'in yaklaşımına göre, kapitalist dünya ekonomisi
genişlemeye her zaman gereksinimi olmuştur ve bunun sonucu olarak son dörtyüzyılda
Avrupa merkezli bir sistemden bütün küreyi kapsayacak bir sisteme geçmiştir.
Bu süreç içerisinde merkez ülkeler kendi ulusal devletlerini güçlendirmiş, ekonomilerini
kalkındırmış ve ulusal kültürlerini de geliştirmişlerdir. Buna karşın çevre
ülkeler ise ekonomik olarak merkez ülkelere bağımlı ve geri kalmış, ve böylece
ulusal devletlerini güçlendirememişlerdir. Ayrıca, çevre ülkeleri merkez ülkelerin
kültürel etkisi altına girniştir. Böylece ekonomik süreçte kapitalist sermayenin genişlemesine
bağlı olarak dünya çapına yayılan küreselleşme, kültürel boyutuda içine
alarak kapitalist dünyayı tek bir sistem haline getirmiştir.
Wallerstein azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki eşitsiz ekonomik ilişkilerin
küreselleşme üzerine olan etkilerini vurgulaması açısından literatüre önemli
bir katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde Wallerstein'in yaklaşımının batılılaşma ve/
veya modernleşme teorilerinin çok başarılı bir eliştirisini yaptığını da söyleyebiliriz.
Wallerstein'in yaklaşımının zayıf yönleri nelerdir?
Wallerstein'de ekonomiyi temel belirleyici bir faktör olarak ele alması onu aşırı ekonomizm
yaptığı eleştirisine düşürmektedir. Ayrıca, Wallerstein Giddens'in küreselleşme
süreçinde önemini işaret ettiği siyasal ve askeri güçlerin rolüne yeteri kadar
ağırlık verememiştir. Wallerstein'in bir diğer zayıf noktası ise, küresel düzeyde
gelişmiş merkez ülkelerin azgelişmiş çevre ülkelerini kendi ekonomik ve siyasal
kıskacına alarak doğal ve insan kaynaklarını sömürdüğünü öne sürmesi ve çevre ülkelerin
belirli bir uluslararası iş bölümü çerçevesinde kapitalist dünya ekonomisinin
içerisinde gelişmiş bir kapitalist merkez ülke haline gelemeyeceğini belirtmesidir.
Halbuki gelişmekte olan bazı ülkeler (Güney Kore, Tayvan, Hong Kong vb.) belirli
bir ekonomik kalkınma düzeyine ulaşmış ve hatta uluslararası pazarlarda bir
çok gelişmiş merkez ülkeleri ile rekabet edebilir bir hale gelebilmiştir.
Robertson ve Küreseleşmeninin Tarihsel Aşamaları
Robertson küreselleşme üzerine olan tartışmalarda belkide adı en çok söz edilenlerden
birisidir. Roberston’a göre küreselleşme devletler arası etkileşim süreçlerinin
bir sonucundan çok toplumsal ve kültürel süreçlerin işleyişine bağlıdır. Küreselleşme
dünyanının bir bütün olarak yapılanması ile ilgili olan somut gelişmelerin kavramlaştırılmasıdır.
Yani, dünyanın toplumsal ve kültürel faktörlerin etkileşimi sonucu
yerel ve küresel düzeyde sürekli olarak yeniden üretilmesi küresellşme kavramının
özünü oluşturmaktadır. Bunun içinde küreselleşmeyi tarihsel bir bakış açısı
içerisinde ele almak gerekmektedir. Buradan yola çıkarak, Robertson küreselleşme
kavramını insan toplumlarının gelişiminin belirli bir tarihsel aşamalarına bağlı olarak
açıklamaktadır.
Robertson küreselleşmeyi hang tarihsel aşamalar çerçevesinde açıklamaya çalışmaktadır?
Robertson küresellemeyi 15. yüzyıldan başlamak üzere tarihsel süreçte beş aşamalı
model çerçevesi içerisinde incelemektedir. Her evrede küreselleşmenin yoğunluğu
ve karmaşıklığı bir önceki döneme göre artmaktadır.
Bu beş aşamalı süreç sırasıyla;
• Oluşum aşaması,
• Başlangıç aşaması,
• Kalkış aşaması,
• Hakimiyet için mücadele aşaması,
• Belirsizlik aşamasıdır.
Robertson'a göre küreselleşmenin "oluşum aşaması" (Avrupa, 1400-1750) bireyselciliğin
ve humanizmin önem kazandığı ve ulusalcılığın ortaçağ toplum anlayışına
karşıt olarak ortaya çıktığı bir dönemdir.
Küreselleşmenin ikinci evresi "başlangıç aşaması" (Avrupa, 1750-1875). Bu aşamada
üniter devlet kavramı, bütünleşme, uluslararası ilişkilerin formalleşmesi, bireylerin
birer yurttaş olarak ön plana çıktığı ve insanlık kavramının daha da belirginleştiği
bör dönemdir. Bu dönem ayrıca Avrupa dışındaki toplumların da uluslararası
toplumun birer parçası olmaya başladığı ve ulusalcılık ve uluslararasıcılık gibi kavramlarının
tartışıldığı dönemin bir başlangıcı olmaktadır.
Robertson'a göre küreselleşmedeki üçüncü aşama olan "kalkış aşaması" 1875'lerden
1925'lere kadar olan dönemi kapsamaktadır. Bu dönem artık ulusal toplum kavramının
kabul gördüğü, ulusal ve bireysel kimlik kavramlarının tartışıldığı, Avrupa
kıtası dışındaki bazı toplumların da uluslararası topluma katıldığı, hümanizmin
uluslararası düzeyde iyice yerleştiği ve küresel iletişimin hızlandığı bir dönemdir.
Ayrıca bu dönemde uluslararası küresel yarışmalar (Olimpiyat Oyunları, Nobel
ödülleri, vb.) ortaya çıkmaya başlamıştır.
Küreselleşmedeki dördüncü aşama olan "hakimiyet için mücadele aşaması" ise
1925'lerden 1960'lı yılların sonuna kadar uzanmıştır. Bu dönem küresel boyutta çok
büyük savaşlara ve çatışmalara sahne olmuş, atom bombasının kullanılmasının ve
savaşlarda insanların kitlesel olarak katledilmesinin bir sonucu olarak, insanın doğasına
ve geleceğine yönelik olan ilgiler artmıştır.
Robertson'a göre 1960'lar sonrasını içine alan ve Üçüncü Dünya'yı da kapsayan dönem
küreselleşmenin en uç noktaya ulaştığı "belirsizlik aşamasıdır". Çünkü bireyler
son derece karmaşık olan küresel oluşumlardan (ulusal, etnik, ırksal, cinsel, vs.) etkilenmektedir.
Bu aşamada küresel kuruluşların sayısı ve hareketliliği artmakta buna
karşın insan topluluğu farklı türden kültürel ve etnik sorunlarla daha çok yüzleşmektedir.
Ayrıca bu dönem küresel kitle iletişim sisteminin güçlendiği ve bireylerin
sivil toplum, dünya vatandaşlığı, savaş karşıtlığı, insan hakları, çevrecilik, vb.
türden kavramlara olan ilgisinin arttığı bir dönemdir.
Robertson'a göre küreselleşme hızını 19 ve 20. yüzyıl modernitesinden alan ve günümüzde
tek bir dünya toplum yapısına doğru olan bir gelişmeyi ifade etmekle birlikte
bu sürecin küresel bir bütünleşmeye doğru olan bir gelişme olarak görünmemesi
gerektiğini belirtmektedir. Çünkü günümüzde varolan özgün olanın evrenselleşmesi
ve evrenselin özgünleşmesidir. Ancak küreselleşme süreci açısından ulusların
farklı kültürel kimliğe sahip olabildikleri kabul edilmesi gereken bir durumdur.
Örneğin ulus-devletlerinin bile küresel gelişmelerden kendilerini koruyabilmek
için ulusal kimliklerini ön plana çıkarmaya çalışmaları bile aslında o ulusların
küreselleşmeden etkilendikleri sonucunu doğurmaktadır. Çünkü uluslar yine küresel
düzeyde kendi ulusal kimliklerinin ne kadar iyi olduğu imajını yaratmaya çalışmaktadırlar.
Robertson yukarıda adı geçen küreselleşme aşamalarının her toplumun içsel dinamiklerinden
bağımsız olarak ortaya çıktığını iddia etmekte ve kaçınılmaz bir şekilde
bütün toplumların içsel dinamiklerini etkilediğini öne sürmektedir. Robertson'un
beş aşamalı modeli Giddens'in yaklaşımından farklı olarak küreselleşmede
tarihsel sürecin oynadığı rolü ortaya koyması açısından önemli bir eksikliği kapatmış
olmasıdır.
birisidir. Roberston’a göre küreselleşme devletler arası etkileşim süreçlerinin
bir sonucundan çok toplumsal ve kültürel süreçlerin işleyişine bağlıdır. Küreselleşme
dünyanının bir bütün olarak yapılanması ile ilgili olan somut gelişmelerin kavramlaştırılmasıdır.
Yani, dünyanın toplumsal ve kültürel faktörlerin etkileşimi sonucu
yerel ve küresel düzeyde sürekli olarak yeniden üretilmesi küresellşme kavramının
özünü oluşturmaktadır. Bunun içinde küreselleşmeyi tarihsel bir bakış açısı
içerisinde ele almak gerekmektedir. Buradan yola çıkarak, Robertson küreselleşme
kavramını insan toplumlarının gelişiminin belirli bir tarihsel aşamalarına bağlı olarak
açıklamaktadır.
Robertson küreselleşmeyi hang tarihsel aşamalar çerçevesinde açıklamaya çalışmaktadır?
Robertson küresellemeyi 15. yüzyıldan başlamak üzere tarihsel süreçte beş aşamalı
model çerçevesi içerisinde incelemektedir. Her evrede küreselleşmenin yoğunluğu
ve karmaşıklığı bir önceki döneme göre artmaktadır.
Bu beş aşamalı süreç sırasıyla;
• Oluşum aşaması,
• Başlangıç aşaması,
• Kalkış aşaması,
• Hakimiyet için mücadele aşaması,
• Belirsizlik aşamasıdır.
Robertson'a göre küreselleşmenin "oluşum aşaması" (Avrupa, 1400-1750) bireyselciliğin
ve humanizmin önem kazandığı ve ulusalcılığın ortaçağ toplum anlayışına
karşıt olarak ortaya çıktığı bir dönemdir.
Küreselleşmenin ikinci evresi "başlangıç aşaması" (Avrupa, 1750-1875). Bu aşamada
üniter devlet kavramı, bütünleşme, uluslararası ilişkilerin formalleşmesi, bireylerin
birer yurttaş olarak ön plana çıktığı ve insanlık kavramının daha da belirginleştiği
bör dönemdir. Bu dönem ayrıca Avrupa dışındaki toplumların da uluslararası
toplumun birer parçası olmaya başladığı ve ulusalcılık ve uluslararasıcılık gibi kavramlarının
tartışıldığı dönemin bir başlangıcı olmaktadır.
Robertson'a göre küreselleşmedeki üçüncü aşama olan "kalkış aşaması" 1875'lerden
1925'lere kadar olan dönemi kapsamaktadır. Bu dönem artık ulusal toplum kavramının
kabul gördüğü, ulusal ve bireysel kimlik kavramlarının tartışıldığı, Avrupa
kıtası dışındaki bazı toplumların da uluslararası topluma katıldığı, hümanizmin
uluslararası düzeyde iyice yerleştiği ve küresel iletişimin hızlandığı bir dönemdir.
Ayrıca bu dönemde uluslararası küresel yarışmalar (Olimpiyat Oyunları, Nobel
ödülleri, vb.) ortaya çıkmaya başlamıştır.
Küreselleşmedeki dördüncü aşama olan "hakimiyet için mücadele aşaması" ise
1925'lerden 1960'lı yılların sonuna kadar uzanmıştır. Bu dönem küresel boyutta çok
büyük savaşlara ve çatışmalara sahne olmuş, atom bombasının kullanılmasının ve
savaşlarda insanların kitlesel olarak katledilmesinin bir sonucu olarak, insanın doğasına
ve geleceğine yönelik olan ilgiler artmıştır.
Robertson'a göre 1960'lar sonrasını içine alan ve Üçüncü Dünya'yı da kapsayan dönem
küreselleşmenin en uç noktaya ulaştığı "belirsizlik aşamasıdır". Çünkü bireyler
son derece karmaşık olan küresel oluşumlardan (ulusal, etnik, ırksal, cinsel, vs.) etkilenmektedir.
Bu aşamada küresel kuruluşların sayısı ve hareketliliği artmakta buna
karşın insan topluluğu farklı türden kültürel ve etnik sorunlarla daha çok yüzleşmektedir.
Ayrıca bu dönem küresel kitle iletişim sisteminin güçlendiği ve bireylerin
sivil toplum, dünya vatandaşlığı, savaş karşıtlığı, insan hakları, çevrecilik, vb.
türden kavramlara olan ilgisinin arttığı bir dönemdir.
Robertson'a göre küreselleşme hızını 19 ve 20. yüzyıl modernitesinden alan ve günümüzde
tek bir dünya toplum yapısına doğru olan bir gelişmeyi ifade etmekle birlikte
bu sürecin küresel bir bütünleşmeye doğru olan bir gelişme olarak görünmemesi
gerektiğini belirtmektedir. Çünkü günümüzde varolan özgün olanın evrenselleşmesi
ve evrenselin özgünleşmesidir. Ancak küreselleşme süreci açısından ulusların
farklı kültürel kimliğe sahip olabildikleri kabul edilmesi gereken bir durumdur.
Örneğin ulus-devletlerinin bile küresel gelişmelerden kendilerini koruyabilmek
için ulusal kimliklerini ön plana çıkarmaya çalışmaları bile aslında o ulusların
küreselleşmeden etkilendikleri sonucunu doğurmaktadır. Çünkü uluslar yine küresel
düzeyde kendi ulusal kimliklerinin ne kadar iyi olduğu imajını yaratmaya çalışmaktadırlar.
Robertson yukarıda adı geçen küreselleşme aşamalarının her toplumun içsel dinamiklerinden
bağımsız olarak ortaya çıktığını iddia etmekte ve kaçınılmaz bir şekilde
bütün toplumların içsel dinamiklerini etkilediğini öne sürmektedir. Robertson'un
beş aşamalı modeli Giddens'in yaklaşımından farklı olarak küreselleşmede
tarihsel sürecin oynadığı rolü ortaya koyması açısından önemli bir eksikliği kapatmış
olmasıdır.
Giddens küreselleşmeyi kaç boyutta ele almaktadır?
Giddens küreselleşmenin dört boyutta ele alınması gerektiğini öne sürmektedir.
• Dünya kapitalist ekonomisi,
• Ulus-devlet sistemi,
• Dünya askeri düzeni,
• Uluslararası iş bölümü.
Giddens’a göre küreselleşmenin birinci boyutu ‘dünya kapitalist ekonomisidir’.
Buna göre kapitalizmin 16. ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkmasıyla birlikte, küresel
dünya düzeni siyasal güçten daha çok ekonomik güce dayanmaktadır. Çünkü dünya
kapitalist ekonomisi ticaret ve sanayi bağlantı merkezleri yolu ile bütünleşmiştir.
Bu nedenle dünyamızdaki ekonomik küreselleşmede en önemli rolü oynayan kapitalist
dünya ekonomisidir. Zira uluslararası ekonomik ilişkiler daha çok ülkelerin ve
çok uluslu şirketlerin kapitalist türden iş bağlantıları, endüstriyel mal ve hizmetlerin
alımı ve satımı, dağıtımı ve pazarlanması ile belirlenmektedir. Ülkeler arasındaki
ekonomik gelişmişlik farklılığı da dünya kapitalist ekonomi düzeninin bir sonucudur.
Giddens’in yaklaşımında, küreselleşmenin ikinci boyutunu ise ‘ulus-devlet sistemi’
meydana getirmektedir. Giddens’a göre ulus-devletler küresel siyasal düzenin
en önemli üyesidirler. Çünkü ulus-devletler bölgesel ve uluslararası ekonomik politikaların
yürütülmesi, uygulanması ve düzenlemesinde oldukça etkin rol almaktadırlar.
Ancak küresel siyasal düzende bir ulus-devletin etkin olabilmesi o devletin
refah düzeyi ve askeri gücüyle sınırlıdır. Ulus-devletler kendi aralarında siyasal ve
ekonomik çıkarlaını korumak ve geliştirmek için tıpkı Avrupa Topluluğu (AT) örneğinde
olduğu gibi, ‘küresel ulus-devlet sistemini’ oluşturmaya yönelebilmekte
dirler. Giddens bu süreci aynı zamanda ‘devletlerin uluslararası eşgüdümlenmesi’
olarak tanımlamakta ve günümüz dünyasında, ulus-devletler sisteminin siyasal ve
ekonomik küreselleşmede oldukça etkin bir rol oynadığını belirtmektedir.
Küreselleşmenin üçüncü boyutunu ise ‘dünya askeri düzeni’ oluşturmaktadır. Ortak
silahlanma ve savunma politikaları yoluyla birden fazla ülkenin (örneğinNATO)
silahlı güçlerini birleştirmesi küreselleşmenin önemli bir boyutunu meydana
getirmektedir. Böylece, belirli bir bölgede olan çatışma o bölgedeki ulusların bağlı
bulunduğu uluslararası askeri örgütleri kolayca harekete geçirebilmekte ve yerel
çatışmalar bütün dünyayı ilgilendirebilen bir küresel sorun haline gelebilmektedir.
Giddens birinci ve ikinci dünya savaşlarının buna iyi bir örnek oluşturduğunu belirtmektedir.
Giddens’a göre küreselleşmenin dördüncü boyutu ise ‘uluslararası işbölümüdür’.
Endürstriyel gelişmeye bağlı olarak gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki farklılaşmalarını
kapsamına alan ve sürekli genişleyen bir küresel iş bölümünden söz etmek
mümkündür. Bu yaklaşıma göre, modern endüstri yapılması gereken işlerin
düzeyine değil fakat aynı zamanda bölgesel düzeyde var olan iş bölümü çerçevesi
içerisinde endüstrinin gelişmişlik düzeyine, sendikalaşma oranına, iş gücünün el
becerisine ve hammadde üretimine bağlıdır. Böylece küresel olarak belirli bölgeler
üretim merkezleri heline gelirken belirli bölgeler endüstri dışı üretim faaliyetlerinde
yoğunlaşmaktadır. Her ne kadar belirli bölgeler diğerlerine göre daha gelimiş olsa
bile, ülkelerin birbirlerine olan karşılıklı bağımlılıkları giderek artmaktadır. Küreselleşmenin
modern endüstriye bağlı olarak ortaya çıkardıığ bir diğer sonuç ise
teknolojisinin dünya çapında yayılması ve bunun üretim süreciyle sınırlı kalmayıp
insanların günlük yaşamının içine kadar girmesi ve küresel olarak bütün bireyleri
derinden etkileyebilmesidir. Özellikle kitle iletişim araçlarının giderek yaygınlaşması
bireylerin dünyada olup biten olayları anında izleyebilmelerine olanak tanımasıdır.
Giddens’a göre küreselleşme modernitenin bir sonucudur ve bu süreç, kapitalist
modernizmin dayandığı ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmelerin dünya çapında
yaygınlaşmasından başka bir şey değildir.Giddens’in yaklaşımında günümüzdeki
küresel gelişmeler modernitenin dünya çıpanda yaygınlaştığını yani küresselştiğini
göstermektedir. Bu nedenle, Giddens küreselleşme sürecinin ‘geç modirnite’ olarak
ele alınmasının daha doğru olacağını belirtmektedir.
Giddens’ın yaklaşımının zayıf yönleri nelerdir?
Giddens’in yaklaşımı küreselleşmenin yanlızca ekonomik aktörlerle sınırlı kalmayıp,
siyasal, kültürel ve askeri boyutları da kapsadığını öne sürmesi önemli bir katkı
olarak ele alınabilir. Ancak küreselleşmenin dört boyutu olan ulus-devlet sistemi,
dünya kapitalist ekonomisi, dünya askeri düzeni ve uluslararası iş bölümü arasında
ne tür bağlantılar olduğu ve küreselleşmede her bir faktörün birbirleri ile karşılıklı
etkileşiminin ne düzeyde bulunduğu malesef yeterince açıklanmamıştır. Örneğin
ekonomik olarak geri kalmış ancak büyük bir askeri güce sahip olabilen bir ülke-
nin (Örneğin Çin) küreselleşme sürecinde oynadığı rol pek ayrıntılı bir şekilde açıklanmıyor.
Diğer bir soru da küreselleşmenin ekonomik boyutu ile ilgilidir. Acaba
azgelişmiş ülkelerin geri kalmalarında dünya kapitalist ekonomisinin etkileme boyutu
nedir, yani içsel etkenler mi, yoksa küresel boyutta uluslararası kapitalist ilişkiler
mi daha önemli rol oynamaktadır? Giddens az gelişmiş ülkelerin içinde bulunduğu
açmazdan nasıl kurtulabileceğini veya küresel olarak daha çok merkez ülkeler
lehine işleyen bu küresel ilişkilerde az gelişmiş ülkelerin geleceğinin ne olacağı
ve az gelişmişlik çemberini nasıl kırabileceği konusunda yeterli bir açıklama getirememeketedir.
Giddens’in yaklaşımının diğer bir zayıflığı da küreselleşmeyi çok nedenli bir yaklaşımla
açıklamaya çalışması ve kesin sonuçlara ulaşamamasıdıar. Ayrıca günümüzde
küreselleşmede din faktörü önemli bir etken olarak ele alınması gerekir. Zira bazı
dinler (islamiyet ve hıristiyanlık gibi) küresel bir yayılmayı kendi içinde taşımaktadırlar.
Günümüzde dinsel kökenli toplumsal değişmelerin küreselleşmede çok
önemli bir rol oynadığını Ortadoğu’daki gelişmelerde (İran-Irak savaşı, Körfez savaşı,
Cezayir içi savaşı gibi) çok açık bir şekilde görebilmekteyiz.
• Dünya kapitalist ekonomisi,
• Ulus-devlet sistemi,
• Dünya askeri düzeni,
• Uluslararası iş bölümü.
Giddens’a göre küreselleşmenin birinci boyutu ‘dünya kapitalist ekonomisidir’.
Buna göre kapitalizmin 16. ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkmasıyla birlikte, küresel
dünya düzeni siyasal güçten daha çok ekonomik güce dayanmaktadır. Çünkü dünya
kapitalist ekonomisi ticaret ve sanayi bağlantı merkezleri yolu ile bütünleşmiştir.
Bu nedenle dünyamızdaki ekonomik küreselleşmede en önemli rolü oynayan kapitalist
dünya ekonomisidir. Zira uluslararası ekonomik ilişkiler daha çok ülkelerin ve
çok uluslu şirketlerin kapitalist türden iş bağlantıları, endüstriyel mal ve hizmetlerin
alımı ve satımı, dağıtımı ve pazarlanması ile belirlenmektedir. Ülkeler arasındaki
ekonomik gelişmişlik farklılığı da dünya kapitalist ekonomi düzeninin bir sonucudur.
Giddens’in yaklaşımında, küreselleşmenin ikinci boyutunu ise ‘ulus-devlet sistemi’
meydana getirmektedir. Giddens’a göre ulus-devletler küresel siyasal düzenin
en önemli üyesidirler. Çünkü ulus-devletler bölgesel ve uluslararası ekonomik politikaların
yürütülmesi, uygulanması ve düzenlemesinde oldukça etkin rol almaktadırlar.
Ancak küresel siyasal düzende bir ulus-devletin etkin olabilmesi o devletin
refah düzeyi ve askeri gücüyle sınırlıdır. Ulus-devletler kendi aralarında siyasal ve
ekonomik çıkarlaını korumak ve geliştirmek için tıpkı Avrupa Topluluğu (AT) örneğinde
olduğu gibi, ‘küresel ulus-devlet sistemini’ oluşturmaya yönelebilmekte
dirler. Giddens bu süreci aynı zamanda ‘devletlerin uluslararası eşgüdümlenmesi’
olarak tanımlamakta ve günümüz dünyasında, ulus-devletler sisteminin siyasal ve
ekonomik küreselleşmede oldukça etkin bir rol oynadığını belirtmektedir.
Küreselleşmenin üçüncü boyutunu ise ‘dünya askeri düzeni’ oluşturmaktadır. Ortak
silahlanma ve savunma politikaları yoluyla birden fazla ülkenin (örneğinNATO)
silahlı güçlerini birleştirmesi küreselleşmenin önemli bir boyutunu meydana
getirmektedir. Böylece, belirli bir bölgede olan çatışma o bölgedeki ulusların bağlı
bulunduğu uluslararası askeri örgütleri kolayca harekete geçirebilmekte ve yerel
çatışmalar bütün dünyayı ilgilendirebilen bir küresel sorun haline gelebilmektedir.
Giddens birinci ve ikinci dünya savaşlarının buna iyi bir örnek oluşturduğunu belirtmektedir.
Giddens’a göre küreselleşmenin dördüncü boyutu ise ‘uluslararası işbölümüdür’.
Endürstriyel gelişmeye bağlı olarak gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki farklılaşmalarını
kapsamına alan ve sürekli genişleyen bir küresel iş bölümünden söz etmek
mümkündür. Bu yaklaşıma göre, modern endüstri yapılması gereken işlerin
düzeyine değil fakat aynı zamanda bölgesel düzeyde var olan iş bölümü çerçevesi
içerisinde endüstrinin gelişmişlik düzeyine, sendikalaşma oranına, iş gücünün el
becerisine ve hammadde üretimine bağlıdır. Böylece küresel olarak belirli bölgeler
üretim merkezleri heline gelirken belirli bölgeler endüstri dışı üretim faaliyetlerinde
yoğunlaşmaktadır. Her ne kadar belirli bölgeler diğerlerine göre daha gelimiş olsa
bile, ülkelerin birbirlerine olan karşılıklı bağımlılıkları giderek artmaktadır. Küreselleşmenin
modern endüstriye bağlı olarak ortaya çıkardıığ bir diğer sonuç ise
teknolojisinin dünya çapında yayılması ve bunun üretim süreciyle sınırlı kalmayıp
insanların günlük yaşamının içine kadar girmesi ve küresel olarak bütün bireyleri
derinden etkileyebilmesidir. Özellikle kitle iletişim araçlarının giderek yaygınlaşması
bireylerin dünyada olup biten olayları anında izleyebilmelerine olanak tanımasıdır.
Giddens’a göre küreselleşme modernitenin bir sonucudur ve bu süreç, kapitalist
modernizmin dayandığı ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmelerin dünya çapında
yaygınlaşmasından başka bir şey değildir.Giddens’in yaklaşımında günümüzdeki
küresel gelişmeler modernitenin dünya çıpanda yaygınlaştığını yani küresselştiğini
göstermektedir. Bu nedenle, Giddens küreselleşme sürecinin ‘geç modirnite’ olarak
ele alınmasının daha doğru olacağını belirtmektedir.
Giddens’ın yaklaşımının zayıf yönleri nelerdir?
Giddens’in yaklaşımı küreselleşmenin yanlızca ekonomik aktörlerle sınırlı kalmayıp,
siyasal, kültürel ve askeri boyutları da kapsadığını öne sürmesi önemli bir katkı
olarak ele alınabilir. Ancak küreselleşmenin dört boyutu olan ulus-devlet sistemi,
dünya kapitalist ekonomisi, dünya askeri düzeni ve uluslararası iş bölümü arasında
ne tür bağlantılar olduğu ve küreselleşmede her bir faktörün birbirleri ile karşılıklı
etkileşiminin ne düzeyde bulunduğu malesef yeterince açıklanmamıştır. Örneğin
ekonomik olarak geri kalmış ancak büyük bir askeri güce sahip olabilen bir ülke-
nin (Örneğin Çin) küreselleşme sürecinde oynadığı rol pek ayrıntılı bir şekilde açıklanmıyor.
Diğer bir soru da küreselleşmenin ekonomik boyutu ile ilgilidir. Acaba
azgelişmiş ülkelerin geri kalmalarında dünya kapitalist ekonomisinin etkileme boyutu
nedir, yani içsel etkenler mi, yoksa küresel boyutta uluslararası kapitalist ilişkiler
mi daha önemli rol oynamaktadır? Giddens az gelişmiş ülkelerin içinde bulunduğu
açmazdan nasıl kurtulabileceğini veya küresel olarak daha çok merkez ülkeler
lehine işleyen bu küresel ilişkilerde az gelişmiş ülkelerin geleceğinin ne olacağı
ve az gelişmişlik çemberini nasıl kırabileceği konusunda yeterli bir açıklama getirememeketedir.
Giddens’in yaklaşımının diğer bir zayıflığı da küreselleşmeyi çok nedenli bir yaklaşımla
açıklamaya çalışması ve kesin sonuçlara ulaşamamasıdıar. Ayrıca günümüzde
küreselleşmede din faktörü önemli bir etken olarak ele alınması gerekir. Zira bazı
dinler (islamiyet ve hıristiyanlık gibi) küresel bir yayılmayı kendi içinde taşımaktadırlar.
Günümüzde dinsel kökenli toplumsal değişmelerin küreselleşmede çok
önemli bir rol oynadığını Ortadoğu’daki gelişmelerde (İran-Irak savaşı, Körfez savaşı,
Cezayir içi savaşı gibi) çok açık bir şekilde görebilmekteyiz.
Giddens küreselleşmeyi nasıl tanımlamaktadır?
Giddens küreselleşmeyi zaman ve mekansal olarak birbirlerinden oldukça çok
uzakta gelişen olayların yerel oluşumları biçimlendirebilmesi ve bu yolla birbirleri
ile ilişkili olan dünya ölçeğindeki toplumsal ilişkilerin giderek yoğunlaşması olarak
tanımlamaktadır.
Fakat Giddens küreselleşmenin zaman ve mekansal boyutta toplumları birbirlerine
fonksiyonel olarak yakınlaşması gibi görülmemesi gerektiğini öne sürmekte ve bölgesel
ve yerel olan farklı türden toplumsal formların bu oluşuma tepki gösterebilmesinin
de çok mümkün olduğunu belirtmektedir. Giddens buna örnek olarak ta
küreselleşme ile ‘ulus-devlet’ ve ‘ulusalcılık’ gibi kavramların öneminin giderek
azalacağını özellikle kapitalizmin uluslararasılaşmasının bunda çok etkili olduğunu
ancak bölgesel ve yerel düzlemde buna bir tepki olarak ulusalcılık hareketlerinin,
bölgesel-kültürel kimliğin güçlenmesi veya yerel özerklik taleplerinin ön plana
çıkmasının olası olduğunu belirtmektedir.
uzakta gelişen olayların yerel oluşumları biçimlendirebilmesi ve bu yolla birbirleri
ile ilişkili olan dünya ölçeğindeki toplumsal ilişkilerin giderek yoğunlaşması olarak
tanımlamaktadır.
Fakat Giddens küreselleşmenin zaman ve mekansal boyutta toplumları birbirlerine
fonksiyonel olarak yakınlaşması gibi görülmemesi gerektiğini öne sürmekte ve bölgesel
ve yerel olan farklı türden toplumsal formların bu oluşuma tepki gösterebilmesinin
de çok mümkün olduğunu belirtmektedir. Giddens buna örnek olarak ta
küreselleşme ile ‘ulus-devlet’ ve ‘ulusalcılık’ gibi kavramların öneminin giderek
azalacağını özellikle kapitalizmin uluslararasılaşmasının bunda çok etkili olduğunu
ancak bölgesel ve yerel düzlemde buna bir tepki olarak ulusalcılık hareketlerinin,
bölgesel-kültürel kimliğin güçlenmesi veya yerel özerklik taleplerinin ön plana
çıkmasının olası olduğunu belirtmektedir.
Anthony Giddens: Zaman ve Mekansal Boyutta Küreselleşme
Giddens küreselleşmeyi zaman ve mekan bağlamında ele almaktadır. Modern çağ
öncesinde toplumlar kendi yaşamlarını zaman ve mekansal açıdan belirli bir coğrafi
bölgeye bağlı olarak düzenlemekteydiler. Modern çağ öncesinde zaman kavramı
insan toplumlarının yaşadığı yöreye ilişkin olarak belirlenmişti. Yıllık veya günlük
olarak “zaman” kavramı genelde rutin olarak tarımsal faaliyetlere başlanılması ve
bitirilmesine ve güneşin doğuşu ve batışına göre belirlenmişti. Geleneksel toplumlarda
zamanın belirlenmesi için ne bir teknolojiye ne de bir saate gereksinim vardı.
Aynı şekilde, Giddens’a göre, toplumsal ilişkilerde belirli bir coğrafi mekana bağlı
olarak belirlenmekteydi. Modern çağ öncesindeki toplumlar kendi içine kapalı oldukları
için ilişkiler daha çok yüzyüzeydi ve kitle iletişim araçları pek gelişmediğinden
başka mekanlardaki insan toplumlarını ne etkileyebiliyor ne de onlardan etkilenebiliyordu.
Giddens’a göre, küreselleşme ile birlikte gerek zaman kavramı ve gerekse mekan
kavramı belirli bir bölgeye bağlı olmaktan çıkmakta ve bütün dünya toplumlarının
ortak kullanımı haline gelmektedir. Özellikle Greenwiçh ile birlikte herkezce geçerli
sayılabilen bir zaman kavramı (dakika, saat, gün ve yıl) dünyanın her tarafında yerel
olmaktan çıkartılmış ve küreselleşmiştir. Yine aynı şekilde teknolojinin gelişmesi,
üretimin artışı ve küresel iletişim araçlarının yaygınlaşmaya başlaması toplumsal
ilişkileri mekansal anlamda yerellikten çıkarmış küreselleştirmiştir. Artık günümüzde
insanoğlu kendi yöresi ile ilgili olmayan bir konu hakkında bilgi sahibi olabilmekte
ve dünya sorunları üzerine tartışabilmektedir. Örneğin, Türkiye de bulunan
bir birey yabancı bir ülkenin parasını taşıyabilmekte, bozdurabilmekte veya
başka bir ülkenin para birimine dönüştürebilmektedir. Bu da göstermektedir ki toplumsal
ilişkilerin kendisi de içinde bulunduğu yerellikten çıkmakta ve küresel ilişkilerin
bir parçası haline gelmektedir.
Günümüzde bireyler, belirli bir davranış içerisinde bulunurken artık yerel düşünmemekte
küresel oluşumları da hesaba katmaktadır. Bu bir anlamda insanların düşünümsel
olarak yerel ve küresel gelişmeleri hesaba katması ve buna göre günlük
yaşama yön vermesi demektir. Örneğin, tatil için başka bir ülkeye giden bir turistin
dünyada olup bitenleri izleyebilmesi, dünya borsalarındaki son gelişmeleri merak
edebilmesi, kaldığı otele ödeyeceği ücret nedeniyle döviz alım-satımı ile ilişkili ne
kadar zararı olabileceğini hesap edebilmesi, güneşin altında fazla kaldığı taktirde
bunun deri kanserine neden olup olmayacağını düşünebilmesi, tatil dönüşü uçak
şirketinin uçuşunu erteleyip ertelemediğini merak edebilmesi günümüz bireyinin
yerel ve küresel boyutta düşünümsel bir şekilde hareket ettiğini açıkça göstermektedir.
öncesinde toplumlar kendi yaşamlarını zaman ve mekansal açıdan belirli bir coğrafi
bölgeye bağlı olarak düzenlemekteydiler. Modern çağ öncesinde zaman kavramı
insan toplumlarının yaşadığı yöreye ilişkin olarak belirlenmişti. Yıllık veya günlük
olarak “zaman” kavramı genelde rutin olarak tarımsal faaliyetlere başlanılması ve
bitirilmesine ve güneşin doğuşu ve batışına göre belirlenmişti. Geleneksel toplumlarda
zamanın belirlenmesi için ne bir teknolojiye ne de bir saate gereksinim vardı.
Aynı şekilde, Giddens’a göre, toplumsal ilişkilerde belirli bir coğrafi mekana bağlı
olarak belirlenmekteydi. Modern çağ öncesindeki toplumlar kendi içine kapalı oldukları
için ilişkiler daha çok yüzyüzeydi ve kitle iletişim araçları pek gelişmediğinden
başka mekanlardaki insan toplumlarını ne etkileyebiliyor ne de onlardan etkilenebiliyordu.
Giddens’a göre, küreselleşme ile birlikte gerek zaman kavramı ve gerekse mekan
kavramı belirli bir bölgeye bağlı olmaktan çıkmakta ve bütün dünya toplumlarının
ortak kullanımı haline gelmektedir. Özellikle Greenwiçh ile birlikte herkezce geçerli
sayılabilen bir zaman kavramı (dakika, saat, gün ve yıl) dünyanın her tarafında yerel
olmaktan çıkartılmış ve küreselleşmiştir. Yine aynı şekilde teknolojinin gelişmesi,
üretimin artışı ve küresel iletişim araçlarının yaygınlaşmaya başlaması toplumsal
ilişkileri mekansal anlamda yerellikten çıkarmış küreselleştirmiştir. Artık günümüzde
insanoğlu kendi yöresi ile ilgili olmayan bir konu hakkında bilgi sahibi olabilmekte
ve dünya sorunları üzerine tartışabilmektedir. Örneğin, Türkiye de bulunan
bir birey yabancı bir ülkenin parasını taşıyabilmekte, bozdurabilmekte veya
başka bir ülkenin para birimine dönüştürebilmektedir. Bu da göstermektedir ki toplumsal
ilişkilerin kendisi de içinde bulunduğu yerellikten çıkmakta ve küresel ilişkilerin
bir parçası haline gelmektedir.
Günümüzde bireyler, belirli bir davranış içerisinde bulunurken artık yerel düşünmemekte
küresel oluşumları da hesaba katmaktadır. Bu bir anlamda insanların düşünümsel
olarak yerel ve küresel gelişmeleri hesaba katması ve buna göre günlük
yaşama yön vermesi demektir. Örneğin, tatil için başka bir ülkeye giden bir turistin
dünyada olup bitenleri izleyebilmesi, dünya borsalarındaki son gelişmeleri merak
edebilmesi, kaldığı otele ödeyeceği ücret nedeniyle döviz alım-satımı ile ilişkili ne
kadar zararı olabileceğini hesap edebilmesi, güneşin altında fazla kaldığı taktirde
bunun deri kanserine neden olup olmayacağını düşünebilmesi, tatil dönüşü uçak
şirketinin uçuşunu erteleyip ertelemediğini merak edebilmesi günümüz bireyinin
yerel ve küresel boyutta düşünümsel bir şekilde hareket ettiğini açıkça göstermektedir.
Modern Nedir?
Modern Nedir?
Modern sözcüğü, Latincede "tam şimdi" demek olan modo'dan gelir. Peki biz ne zamandan beri moderndik? Aşağıdaki örnekte görüleceği gibi, şaşılacak kadar uzun bir zamandan beri.
1127 dolaylarında Abbot Suger Paris'teki St. Deniş manastır bazilikasını restore etmeye başladı. Mimari fikirleri ona daha önce hiç görülmemiş, ne klasik Yunan, ne Roma ne de Romanesk tarzında "yeni bir bakış" kazandırmıştı.
Suger önceleri buna ne ad vereceğini bilemedi. Sonunda, Latince opus modernum (modern yapıt) demeye karar verdi.
herkes için postmodernizm
Modern sözcüğü, Latincede "tam şimdi" demek olan modo'dan gelir. Peki biz ne zamandan beri moderndik? Aşağıdaki örnekte görüleceği gibi, şaşılacak kadar uzun bir zamandan beri.
1127 dolaylarında Abbot Suger Paris'teki St. Deniş manastır bazilikasını restore etmeye başladı. Mimari fikirleri ona daha önce hiç görülmemiş, ne klasik Yunan, ne Roma ne de Romanesk tarzında "yeni bir bakış" kazandırmıştı.
Suger önceleri buna ne ad vereceğini bilemedi. Sonunda, Latince opus modernum (modern yapıt) demeye karar verdi.
herkes için postmodernizm
Postmodern ne anlama geliyor?
Postmodern ne anlama geliyor? Karışıklığa yolaçan, "modem' sözcüğünden önce gelen "post" öneki. Postmodernizm kendini, olmadığı bir şeyle tanımlıyor. O artık modern değil. Ama tam olarak hangi anlamda post?
-Modernizmin bir sonucu olması anlamında mı? -Modemizmin bir devamı olması anlamında mı? -Modernizmden sonra doğmuş olması anlamında mı? -Modernizmin gelişmiş hali olması anlamında mı? -Modernizmin bir inkârı olması anlamında mı? -Modernizmin bir reddi olması anlamında mı?
Terim bunların hepsinin ya da bir kısmının karışımı olarak çeşitli şekillerde kullanıldı. Postmodernizm artık şu iki muammadan kaynaklanan bir anlamlar kargaşası içinde:
-Modernizmin anlamına karşı direniyor ve bu anlamı gizliyor. -Yeni bir çağ tarafından aşılan modern'in tam bir bilgisini ima ediyor.
Yeni bir çağ mı? Bir çağ (herhangi bir çağ) bizim görme, düşünme ve üretme tarzımızdaki tarihsel değişikliklerle tanımlanır. Bu değişiklikleri sanat, teori ve ekonomi tarihi alanlarında saptayıp, postmodernizmin pratik bir anlamına ulaşmaya çalışabiliriz.
herkes için postnodernizm
kenan evren duman
-Modernizmin bir sonucu olması anlamında mı? -Modemizmin bir devamı olması anlamında mı? -Modernizmden sonra doğmuş olması anlamında mı? -Modernizmin gelişmiş hali olması anlamında mı? -Modernizmin bir inkârı olması anlamında mı? -Modernizmin bir reddi olması anlamında mı?
Terim bunların hepsinin ya da bir kısmının karışımı olarak çeşitli şekillerde kullanıldı. Postmodernizm artık şu iki muammadan kaynaklanan bir anlamlar kargaşası içinde:
-Modernizmin anlamına karşı direniyor ve bu anlamı gizliyor. -Yeni bir çağ tarafından aşılan modern'in tam bir bilgisini ima ediyor.
Yeni bir çağ mı? Bir çağ (herhangi bir çağ) bizim görme, düşünme ve üretme tarzımızdaki tarihsel değişikliklerle tanımlanır. Bu değişiklikleri sanat, teori ve ekonomi tarihi alanlarında saptayıp, postmodernizmin pratik bir anlamına ulaşmaya çalışabiliriz.
herkes için postnodernizm
kenan evren duman
11 Ocak 2010 Pazartesi
Facebook'tan kaçış yok!
Sosyal ağlardan paçayı kurtarmak isteyen kullanıcıların profillerini 'sanal intihar' yoluyla imha eden uygulama, Facebook yönetimince yasaklandı.
Dünyanın en geniş sosyal ağı Facebook, kullanıcıların ‘sanal intihar’ yoluyla sosyal ağlardan ayrılmasına yardım eden Web 2.0 Suicide Machine adlı uygulamayı yasakladı.
Facebook yönetimi, daha önce bir başka ‘Facebook’tan paçayı kurtarma’ uygulaması olan Seppukoo.com’a ihtar çekip uygulamayı durdurmasını istemişti.
Facebook’tan kaçma uygulamalarının sonuncusu olan Suicide Machine, hesabı silemiyor çünkü ağda hesap silinmesi mümkün değil. Ancak uygulamayı kullananın tüm isim, şifre, fotoğraf, arkadaş listesi gibi verilerini değiştiriyor veya siliyor. Bu şekilde Facebook’taki kimlik tamamen geçersizleşiyor. Uygulamanın web sitesindeki sloganı “Gerçek hayattaki komşularınızla yeniden tanışmaya ne dersiniz?”.
BBC’nin haberine göre uygulamayı savunan Suicide Machine yetkilileri, herkesin istediği zaman ve şekilde, istediği uygulamayı kullanarak Facebook hesabını kapatma veya değiştirme hakkına sahip olması gerektiğini savundu.
Firma, Facebook ve Twitter gibi kesintisiz ve sınırsız sosyal temas sağlayan Web 2.0 sitelerinin ve sosyal ağların, aslında mutlak insan özgürlüğüne karşı bir anti-tez olduğunu savundu.
Facebook yönetimi ise Suicide Machine firmasının, uygulama işletmek için geçerli olan kullanım koşullarına aykırı olduğu için kapatıldığını bildirdi. Yetkililere göre üyeler zaten hesaplarında istedikleri değişikliği yapabiliyorlar ve bunun için ekstra bir uygulamaya ihtiyaç bulunmuyor.
Facebook, 2009’da da benzer şekilde kullanıcıların hesaplarındaki bilgileri tamamen silerek yerine bir ‘mezar taşı’ koyan Seppukoo.com adlı uygulamanın sahiplerini ‘yasal yollara başvurmakla tehdit etmişti.
Dünyanın en geniş sosyal ağı Facebook, kullanıcıların ‘sanal intihar’ yoluyla sosyal ağlardan ayrılmasına yardım eden Web 2.0 Suicide Machine adlı uygulamayı yasakladı.
Facebook yönetimi, daha önce bir başka ‘Facebook’tan paçayı kurtarma’ uygulaması olan Seppukoo.com’a ihtar çekip uygulamayı durdurmasını istemişti.
Facebook’tan kaçma uygulamalarının sonuncusu olan Suicide Machine, hesabı silemiyor çünkü ağda hesap silinmesi mümkün değil. Ancak uygulamayı kullananın tüm isim, şifre, fotoğraf, arkadaş listesi gibi verilerini değiştiriyor veya siliyor. Bu şekilde Facebook’taki kimlik tamamen geçersizleşiyor. Uygulamanın web sitesindeki sloganı “Gerçek hayattaki komşularınızla yeniden tanışmaya ne dersiniz?”.
BBC’nin haberine göre uygulamayı savunan Suicide Machine yetkilileri, herkesin istediği zaman ve şekilde, istediği uygulamayı kullanarak Facebook hesabını kapatma veya değiştirme hakkına sahip olması gerektiğini savundu.
Firma, Facebook ve Twitter gibi kesintisiz ve sınırsız sosyal temas sağlayan Web 2.0 sitelerinin ve sosyal ağların, aslında mutlak insan özgürlüğüne karşı bir anti-tez olduğunu savundu.
Facebook yönetimi ise Suicide Machine firmasının, uygulama işletmek için geçerli olan kullanım koşullarına aykırı olduğu için kapatıldığını bildirdi. Yetkililere göre üyeler zaten hesaplarında istedikleri değişikliği yapabiliyorlar ve bunun için ekstra bir uygulamaya ihtiyaç bulunmuyor.
Facebook, 2009’da da benzer şekilde kullanıcıların hesaplarındaki bilgileri tamamen silerek yerine bir ‘mezar taşı’ koyan Seppukoo.com adlı uygulamanın sahiplerini ‘yasal yollara başvurmakla tehdit etmişti.
2 Ocak 2010 Cumartesi
8 Aralık 2009 Salı
Al beni yar götür
Bulutlardı yağmuru getiren
Hüznüm bulut oldu
Yağmur oldu yasak sevdamız
İnatla gurbete doğdu
Acıya büyüdü sevgiler karanlıklar kentinde
Güneşi hiç göremeden
Oynadığımız bir oyundu
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yitirmekten yitirilmekten
Korkudan korkmalardan
Aldatmadan aldatılışlardan
Hiç almadan hep vermelerden
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yasaktı bize sevda yaşamak
Aramızda hep birileri oldu
Aramızda hep sende oldun
Ben yalnız seninle doğdum
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Hüznüm bulut oldu
Yağmur oldu yasak sevdamız
İnatla gurbete doğdu
Acıya büyüdü sevgiler karanlıklar kentinde
Güneşi hiç göremeden
Oynadığımız bir oyundu
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yitirmekten yitirilmekten
Korkudan korkmalardan
Aldatmadan aldatılışlardan
Hiç almadan hep vermelerden
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yasaktı bize sevda yaşamak
Aramızda hep birileri oldu
Aramızda hep sende oldun
Ben yalnız seninle doğdum
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
7 Aralık 2009 Pazartesi
Her şeyin korkutucu bir yasa olduğu yerde, kural tanımayan duygular ve tutkular ölüm fermanını imzalar.
Yazıları ve Gomorra adlı romanında, Napoli bölgesinin mafya örgütü camorra gerçeğini anlattığı için İtalya'da yer altı dünyasının bir numaralı hedefi haline gelen gazeteci Roberto Saviano, suç topraklarında kadın olmayı anlattı.
Suç topraklarında kadın olmak zordur. Karmaşık kurallar, katı ritüeller, koparılamayan bağlar… Esnek olmayan ve çoğu kez sonsuza dek aynı bir söz dizimi, mafya topraklarında kadın davranışını düzenler. Modernlik ve geleneksellik, ahlaki kafes ve iş konularında top yekun töresizlik arasında sürekli bir dengede kalmadır. Ölüm emri verebilirler, ama sevgili edinme ya da bir erkeği terk etme hakları yoktur. Piyasanın tüm sektörlerinde yatırım yapabilirler, ama erkekleri hapisteyken makyaj yapamazlar. Mahkemeler sırasında, halka ayrılan yerde oturan kadınlar görülür, parmaklıklar arkasındaki sanıklara öpücük veya selam gönderirler. Onların eşleridirler, ama çoğunlukla anneleri gibi dururlar. Eş hapisteyken şık giyinmek, makyaj yapmak ve oje sürmek; bunu başkaları için yaptığını ifade etmenin bir yoludur. Saç boyamak sessiz bir ihanet itirafıdır. Kadın sadece erkeğe bağlı olarak vardır. Onsuz, ruhsuz bir varlık gibidir. Yarım bir varlık… Bu nedenle, eşleri hapiste olan kadınların hepsi bakımsızdır. Bu, bir bağlılık ifadesidir. Bu, Campania bölgesi klanları, bazı 'ndrangheta** ve Cosa Nostra*** aileleri için geçerlidir.
Onları iyi giyinmiş, bakımlı, makyajlı görürseniz; bu demektir ki erkekleri yanlarında, serbest ve hükmediyor. Erkekler hükmederek güçlerini kadına yansıtırlar, kadının imajı üzerinden güç mesajını iletirler. Oysa hapisteki çete liderlerinin, görünmez olacak kadar 'renksiz' eşleri, çoğu kez vekilleri rolünde emir verendirler.
Suç topraklarındaki tüm öyküler birbirine benzer; trajik bir sonu olsa da normal seyirde gitse de. Genelde karı koca birbirlerini çocukluk yaşlarda tanırlar ve nikâhları 20-25 yaşlarında kıyılır. Küçük yaşta tanınan kızla evlenmek bakire olduğu sürece kural, temel koşuldur. Genelde erkeğin sevgilileri olmasına izin vardır. Ama son yıllarda eşlerinin koyduğu kısıtlama, sevgililerin Rus, Polonyalı, Rumen, Moldavyalı olması şartıdır. Mafya üyelerinin eşlerine göre, aile kurmaktan, çocukları gereği gibi eğitmekten aciz 'ikinci sınıf' kadınlardır bunlar. Buna karşılık İtalyan, daha da kötüsü kendi köyünden bir sevgili edinmek dengeyi bozacak ve cezalandırılması gereken bir harekettir. Mafya topraklarında bir erkekle bir kadının formasyonunun önemli bir kısmı cinsellikten geçer. "Bir kadının altında asla!" Erkekler bu emirle eğitilir.
Yatakta altta olmaya karar verirsen, günlük hayatta da boyun eğmeye razı oluyorsun demektir. Sadece zevk için yapmak, onların mantığında, seni boyun eğmeye mecbur eder. "Oral seks asla." Yaptırılır ama yapılmaz, yapmak köpek olmaktır ve "Kimsenin köpeği olmamalısın." Genç kuşağın hala riayet ettiği eski kurallar bunlar. İtalya dışında da çok daha katı kurallar geçerli. Londra ve New York'un birçok semtinde egemen Jamaykalı güçlü mafya Yardie, buna bir örnek. Ters ilişki de yasaktır. Pis ve eşcinsel bir şey olarak kabul edilir. (Jamayka mafya kültüründe eşcinseller ölüme mahkum ediliyor). Seks güçlü, erkeksi bir şey olmalı. Öpüşme yok. Dil içmeye yarar, gerçek bir erkek dilini sadece o amaç için kullanılır.
Çete üyelerinin tek saplantısı erkeklikleri değil, aynı zamanda onu nasıl kullanacaklarıdır: Katı kurallara göre seks yapmak, güçlerini tekrar gösterdikleri bir ritüele dönüşür.
'ndrangheta, camorra, mafya ve Sacra Corona Unita'nın**** egemen olduğu tüm bölgelerde o açık, değişmez kurallar geçerlidir. Ve bunlar, erkek egemen bir kültürün basit aynasından çok daha öte bir şeydir. Suç topraklarında hiçbir şeyin katı hiyerarşi, güç, ait olma kurallarından kaçınamadığını gösterir. Yaşam ve ölüm üzerinde güç. Her kim, bundan bağımsız olduğunu düşünüyorsa yanılıyor. Seksin kontrolü esastır. Kur yapmak da toprağa damga vurmaktır. Bir kadına yaklaşmak, bir toprak istilası riski anlamına gelir.
1994 yılında Casal di Principe köyünden Antonio Magliulo, yöreli bir erkeğin akrabası olan ve aynı köyden biriyle sözlü bir kıza kur yapmaya kalkmış. Kıza bir sürü hediye alıyormuş ve kızın nişanlısı ile evlenmek istemediğini düşünüp, ısrar ediyormuş. Kendisinden çok genç bu kıza gönlünü iyice kaptırmış ve kendi memleketinde adet olduğu gibi kur yapıyormuş. 14 Şubat'ta çikolata, Noel'de kürk yaka, normal günlerde iş yerinin önünde bekleme. Bir yaz günü Schiavone klanından bir grup onu konuşmak için Castelvolturno kayalıklarına çağırmış. Konuşmasına fırsat bile vermemişler. Maurizio Lavoro, Giuseppe Cecoro ve Guido Emilio çivili bir sopayla kafasına vurmuşlar, bağlamışlar ve ağzından burnundan içeri kum doldurmaya başlamışlar. Nefes almak için kumu yuttukça, daha çok kum tıkıyorlarmış. Tükürükle karışarak çimentolaşan kum boğazını tıkayınca boğulmuş. Önemli bir çete üyesinin akrabası olan, üstelik sözlü ve kendinden çok küçük bir kadına kur yaptığı için ölüme mahkûm edilmiş.
Kur yapmak, randevu istemek, bir gece birlikte olmak risktir, sorumluluktur. Valentino Galati, 26 Aralık 2006'da Filadelfia'dan (masonların kurduğu Vibo Valentia'nın bir köyü) kaybolduğunda 19 yaşındaydı. Bölgeye hükmeden bir çeteye yakın bir gençti. 'ndranghetista kanı vardı ve dolayısıyla 'ndranghetista oldu. Çete lideri Rocco Anello için çalışırdı. Anello rüşvet suçundan hapse girdiğinde, eşi Angela işleri yürütmek için yardıma ihtiyaç duydu. Alışveriş, ev temizliği, çocukları okula göndermek… Seçilenlerden biri Valentino'ydu. Zaman içinde Angela Bartucca ile ilişkiye girdi. Cezalandırmak elzemdi ve hiç kimse onun artık sokaklarda görünmediğine şaşırmadı. Çete liderinin eşiyle birlikte olduğu için ölüme mahkum edildi. Sadece annesi Anna inanmak istemiyor. Oğlunun çete liderinin karısının sevgilisi olması imkansız: O henüz çok küçük! Angela'nın evlerine kahve içmeye geldiğini kabul ediyor ve oğlu ortadan kaybolduğundan beri ortalarda gözükmediğini de. Ama Valentio'nun annesi için bu bir şey ifade etmiyor: "Oğlumun bu işle ilgisi yok." Başka nedenler olduğu konusunda ısrarlı, ama anti mafya savcıları için öyle değil. Anna uzun süre kanepede uyudu, çünkü telefon yakınındaydı ve oğlunun aramasını beliyordu. Yatak odasında telefonun sesini duyamayacağından korkarak. Sonunda omerta***** suskunluğuna saygı duyan bir acının sessizliğine kapandı. Ama reddetmeyi hep sürdürdü.
Aynı kaderi, 2002'de öldürülen Lamezia Terme köyünden Santo Panzarella paylaştı. Santo dört yıl önce Angela Bartucca'ya aşık olmuştu. Yine aynı kadın. Üzerine bir şarjör boşalttılar, öldüğünden emin olup bagaja koydular. Ama Santo Panzarella ölmemişti. Bagajın içinde tekme atıyordu. Son yolculuğunu tekme atarak yapmaması için bacaklarını kırdılar. Sonra da başına bir kurşun sıktılar. Sadece köprücük kemiği bulundu ve bu kemik soruşturmayı başlattı. O da yanlış kadına dokunduğu için ölüme mahkum edilmişti. Dolayısıyla Valentino başına gelecekleri biliyordu belki de, ama yasak kadınla ilişkiye girmekten çekinmedi.
Angela Bartucca fatal bir kadın olarak düşünülür, gazetelerin tanımıyla bir peygamber devesi (seksten sonra erkeği mideye indirir), cazibesiyle ölüm korkusunu bile yok eden biri. Seven ve severek ölüme mahkum eden bir kadın. Aslında gördüğünüzde hiç de öyle değil. Fotoğraflarda, bütün suçu yaşama isteği olan güzelce bir kızın yüzü görülüyor.
Kocasının cezaevinde olması kadın için total 'perhiz' demektir. Sevgi ve tutku perhizi. Sadece yaşlı çete liderleri, çok genç kadınlarla evlilerse, eşlerinin yerlerini alacak biriyle evlenmelerine razı olabilirler. Genellikle köyün rahibi veya bir erkek kardeş, bir kuzen, bir akraba tercih edilir. Asla liderin kanından olmayan bir köy sakini seçilmez. Çünkü farklı kandan biri, bu kadınla ilişkisinden yararlanıp, karizma yansıması yaşayabilir ve liderin yerini alabilir.
Çoğu kadın siyah giyinir ve hep. Öldürülen kocanın matemi için. Çocuğun matemi. Bir erkek kardeş, bir yeğen, bir komşu öldürüldüğü için matem. Bir iş arkadaşının kocası öldürüldüğü için matem, uzak bir akrabanın oğlu öldürüldüğü için matem. Siyah elbise giymek için her zaman bir neden vardır. Ve siyah elbisenin altında hep kırmızı bir şey giyilir. Yaşlı kadınlar, intikamı alınacak kanı hatırlamak için kırmızı renk bir bluz giyerlerdi, genç kadınlar kırmızı iç çamaşırı giyiyorlar. Acının unutturmadığı kanın kalıcı bir anısı, hatta siyah, intikamın mahrem rengini daha da ortaya çıkarıyor.
Suç topraklarında dul kalmak kadın kimliğini tamamen yitirmek ve sadece anne kimliğini üstlenmek demektir. Dul kalırsan sadece erkek çocukların izni ile yeniden evlenebilirsin. Ama ancak mafya hiyerarşisi içinde babayla aynı seviyedeki (veya üstü) bir erkekle. Ve özellikle de yedi yıllık katı bir matem sonrasında. Çünkü dulluk yılları, yöre inançlarına göre ruhun öteki dünyaya gitmesi için gerekli olan süreye eşit olmalıdır. Böylelikle ruhun öteki dünyaya gitmesi beklenir, çünkü burada olursa hâlâ eşini 'ihanet' ederken görür. San Cipriano d'Aversa köyünden karizmatik çete lideri Antonio Bardellino, dul kadınları orta çağdan kalma bu kurallardan ve empoze edilen sürekli acıdan kurtarmaya çalışıyordu. Köyde, don Antonio'nun hükmettiği yıllarda şöyle dediği anlatılır: "Cennete gitmek için yedi yıl gerekli, oysa biz başka yere gidiyoruz. Ve oraya çabuk gidilir, bir gecede."
Ama Bardellino öldürüldüğünde Schiavone hegemonyası başladı ve eski cinsel kurallar yeniden geçerli oldu. 1993 ağustosunda Paola Stroffolino bir sevgiliyle yakalandı. Paola çok önemli bir çete liderinin karısıydı, Casertano sahillerine kokain ve eroin getiren ilk liderlerden Alberto Beneduce'nin eşi. Beneduce öldürüldükten sonra, Paola yedi yıllık dulluk matemine riayet etmedi ve Luigi Griffo ile ilişkiye girdi. Çete, bu davranışın yaşlı liderin anısına saygısızlık olduğuna karar verdi. Ve cezayı vermesi için, yakın dostu Dario De Simone seçildi. De Simone çifti, yılın ilk mozzarella peynirini tattırmak bahanesiyle, Villa Literno'daki çiftliğine çağırdı. Adamın kafasına bir kurşun, kadınınkine bir kurşun… Ölünün şerefini lekeleyen, anısına saygısızlık eden iki günahkâra daha fazla kurşun gerekmez. Sonra Vincenzo Zagaria ve Sebastiano Panaro'nun yardımıyla bedenleri Giugliano'da derin bir kuyuya attı.
Sandokan, yani Francesco Schiavone ve erkek kardeşi, azmettirici olarak suçlandı. Bir çete liderinin karısının dokunulmazlığı vardır. Ama kadın başka bir erkekle kendini kirletirse, dokunulmazlık zırhı kalkar. İtirafçıların savcılara söyledikleri konuya açıklık getiriyor: "Bir kadınla yatmak burada öldürmekten beter. Bir çete liderinin eşini öldürmen daha iyi. Belki affedilebilirsin, ama onunla yatarsa kesinlikle öldürülürsün."
Sevmek, sevişmeye karar vermek, öpmek, bir şeyler hediye etmek, gülümsemek, eline dokunmak, bir kadını baştan çıkarmaya çalışmak, baştan çıkarılmak ölümcül bir hareket olabilir. En tehlikelisi. Son hareket. Her şeyin korkutucu bir yasa olduğu yerde, kural tanımayan duygular ve tutkular ölüm fermanını imzalar.
* Campania: Merkezi Napoli olan coğrafi bölge.
** 'ndrangheta: Campania bölgesi mafyası
*** Cosa nostra: Sicilya'da varlık gösteren suç örgütü
**** Sacra Corona Unita: Merkezi, İtalya'nın Puglia bölgesinde olan mafya örgütü.
***** Omerta: Mafyanın suskunluk kuralı.
Suç topraklarında kadın olmak zordur. Karmaşık kurallar, katı ritüeller, koparılamayan bağlar… Esnek olmayan ve çoğu kez sonsuza dek aynı bir söz dizimi, mafya topraklarında kadın davranışını düzenler. Modernlik ve geleneksellik, ahlaki kafes ve iş konularında top yekun töresizlik arasında sürekli bir dengede kalmadır. Ölüm emri verebilirler, ama sevgili edinme ya da bir erkeği terk etme hakları yoktur. Piyasanın tüm sektörlerinde yatırım yapabilirler, ama erkekleri hapisteyken makyaj yapamazlar. Mahkemeler sırasında, halka ayrılan yerde oturan kadınlar görülür, parmaklıklar arkasındaki sanıklara öpücük veya selam gönderirler. Onların eşleridirler, ama çoğunlukla anneleri gibi dururlar. Eş hapisteyken şık giyinmek, makyaj yapmak ve oje sürmek; bunu başkaları için yaptığını ifade etmenin bir yoludur. Saç boyamak sessiz bir ihanet itirafıdır. Kadın sadece erkeğe bağlı olarak vardır. Onsuz, ruhsuz bir varlık gibidir. Yarım bir varlık… Bu nedenle, eşleri hapiste olan kadınların hepsi bakımsızdır. Bu, bir bağlılık ifadesidir. Bu, Campania bölgesi klanları, bazı 'ndrangheta** ve Cosa Nostra*** aileleri için geçerlidir.
Onları iyi giyinmiş, bakımlı, makyajlı görürseniz; bu demektir ki erkekleri yanlarında, serbest ve hükmediyor. Erkekler hükmederek güçlerini kadına yansıtırlar, kadının imajı üzerinden güç mesajını iletirler. Oysa hapisteki çete liderlerinin, görünmez olacak kadar 'renksiz' eşleri, çoğu kez vekilleri rolünde emir verendirler.
Suç topraklarındaki tüm öyküler birbirine benzer; trajik bir sonu olsa da normal seyirde gitse de. Genelde karı koca birbirlerini çocukluk yaşlarda tanırlar ve nikâhları 20-25 yaşlarında kıyılır. Küçük yaşta tanınan kızla evlenmek bakire olduğu sürece kural, temel koşuldur. Genelde erkeğin sevgilileri olmasına izin vardır. Ama son yıllarda eşlerinin koyduğu kısıtlama, sevgililerin Rus, Polonyalı, Rumen, Moldavyalı olması şartıdır. Mafya üyelerinin eşlerine göre, aile kurmaktan, çocukları gereği gibi eğitmekten aciz 'ikinci sınıf' kadınlardır bunlar. Buna karşılık İtalyan, daha da kötüsü kendi köyünden bir sevgili edinmek dengeyi bozacak ve cezalandırılması gereken bir harekettir. Mafya topraklarında bir erkekle bir kadının formasyonunun önemli bir kısmı cinsellikten geçer. "Bir kadının altında asla!" Erkekler bu emirle eğitilir.
Yatakta altta olmaya karar verirsen, günlük hayatta da boyun eğmeye razı oluyorsun demektir. Sadece zevk için yapmak, onların mantığında, seni boyun eğmeye mecbur eder. "Oral seks asla." Yaptırılır ama yapılmaz, yapmak köpek olmaktır ve "Kimsenin köpeği olmamalısın." Genç kuşağın hala riayet ettiği eski kurallar bunlar. İtalya dışında da çok daha katı kurallar geçerli. Londra ve New York'un birçok semtinde egemen Jamaykalı güçlü mafya Yardie, buna bir örnek. Ters ilişki de yasaktır. Pis ve eşcinsel bir şey olarak kabul edilir. (Jamayka mafya kültüründe eşcinseller ölüme mahkum ediliyor). Seks güçlü, erkeksi bir şey olmalı. Öpüşme yok. Dil içmeye yarar, gerçek bir erkek dilini sadece o amaç için kullanılır.
Çete üyelerinin tek saplantısı erkeklikleri değil, aynı zamanda onu nasıl kullanacaklarıdır: Katı kurallara göre seks yapmak, güçlerini tekrar gösterdikleri bir ritüele dönüşür.
'ndrangheta, camorra, mafya ve Sacra Corona Unita'nın**** egemen olduğu tüm bölgelerde o açık, değişmez kurallar geçerlidir. Ve bunlar, erkek egemen bir kültürün basit aynasından çok daha öte bir şeydir. Suç topraklarında hiçbir şeyin katı hiyerarşi, güç, ait olma kurallarından kaçınamadığını gösterir. Yaşam ve ölüm üzerinde güç. Her kim, bundan bağımsız olduğunu düşünüyorsa yanılıyor. Seksin kontrolü esastır. Kur yapmak da toprağa damga vurmaktır. Bir kadına yaklaşmak, bir toprak istilası riski anlamına gelir.
1994 yılında Casal di Principe köyünden Antonio Magliulo, yöreli bir erkeğin akrabası olan ve aynı köyden biriyle sözlü bir kıza kur yapmaya kalkmış. Kıza bir sürü hediye alıyormuş ve kızın nişanlısı ile evlenmek istemediğini düşünüp, ısrar ediyormuş. Kendisinden çok genç bu kıza gönlünü iyice kaptırmış ve kendi memleketinde adet olduğu gibi kur yapıyormuş. 14 Şubat'ta çikolata, Noel'de kürk yaka, normal günlerde iş yerinin önünde bekleme. Bir yaz günü Schiavone klanından bir grup onu konuşmak için Castelvolturno kayalıklarına çağırmış. Konuşmasına fırsat bile vermemişler. Maurizio Lavoro, Giuseppe Cecoro ve Guido Emilio çivili bir sopayla kafasına vurmuşlar, bağlamışlar ve ağzından burnundan içeri kum doldurmaya başlamışlar. Nefes almak için kumu yuttukça, daha çok kum tıkıyorlarmış. Tükürükle karışarak çimentolaşan kum boğazını tıkayınca boğulmuş. Önemli bir çete üyesinin akrabası olan, üstelik sözlü ve kendinden çok küçük bir kadına kur yaptığı için ölüme mahkûm edilmiş.
Kur yapmak, randevu istemek, bir gece birlikte olmak risktir, sorumluluktur. Valentino Galati, 26 Aralık 2006'da Filadelfia'dan (masonların kurduğu Vibo Valentia'nın bir köyü) kaybolduğunda 19 yaşındaydı. Bölgeye hükmeden bir çeteye yakın bir gençti. 'ndranghetista kanı vardı ve dolayısıyla 'ndranghetista oldu. Çete lideri Rocco Anello için çalışırdı. Anello rüşvet suçundan hapse girdiğinde, eşi Angela işleri yürütmek için yardıma ihtiyaç duydu. Alışveriş, ev temizliği, çocukları okula göndermek… Seçilenlerden biri Valentino'ydu. Zaman içinde Angela Bartucca ile ilişkiye girdi. Cezalandırmak elzemdi ve hiç kimse onun artık sokaklarda görünmediğine şaşırmadı. Çete liderinin eşiyle birlikte olduğu için ölüme mahkum edildi. Sadece annesi Anna inanmak istemiyor. Oğlunun çete liderinin karısının sevgilisi olması imkansız: O henüz çok küçük! Angela'nın evlerine kahve içmeye geldiğini kabul ediyor ve oğlu ortadan kaybolduğundan beri ortalarda gözükmediğini de. Ama Valentio'nun annesi için bu bir şey ifade etmiyor: "Oğlumun bu işle ilgisi yok." Başka nedenler olduğu konusunda ısrarlı, ama anti mafya savcıları için öyle değil. Anna uzun süre kanepede uyudu, çünkü telefon yakınındaydı ve oğlunun aramasını beliyordu. Yatak odasında telefonun sesini duyamayacağından korkarak. Sonunda omerta***** suskunluğuna saygı duyan bir acının sessizliğine kapandı. Ama reddetmeyi hep sürdürdü.
Aynı kaderi, 2002'de öldürülen Lamezia Terme köyünden Santo Panzarella paylaştı. Santo dört yıl önce Angela Bartucca'ya aşık olmuştu. Yine aynı kadın. Üzerine bir şarjör boşalttılar, öldüğünden emin olup bagaja koydular. Ama Santo Panzarella ölmemişti. Bagajın içinde tekme atıyordu. Son yolculuğunu tekme atarak yapmaması için bacaklarını kırdılar. Sonra da başına bir kurşun sıktılar. Sadece köprücük kemiği bulundu ve bu kemik soruşturmayı başlattı. O da yanlış kadına dokunduğu için ölüme mahkum edilmişti. Dolayısıyla Valentino başına gelecekleri biliyordu belki de, ama yasak kadınla ilişkiye girmekten çekinmedi.
Angela Bartucca fatal bir kadın olarak düşünülür, gazetelerin tanımıyla bir peygamber devesi (seksten sonra erkeği mideye indirir), cazibesiyle ölüm korkusunu bile yok eden biri. Seven ve severek ölüme mahkum eden bir kadın. Aslında gördüğünüzde hiç de öyle değil. Fotoğraflarda, bütün suçu yaşama isteği olan güzelce bir kızın yüzü görülüyor.
Kocasının cezaevinde olması kadın için total 'perhiz' demektir. Sevgi ve tutku perhizi. Sadece yaşlı çete liderleri, çok genç kadınlarla evlilerse, eşlerinin yerlerini alacak biriyle evlenmelerine razı olabilirler. Genellikle köyün rahibi veya bir erkek kardeş, bir kuzen, bir akraba tercih edilir. Asla liderin kanından olmayan bir köy sakini seçilmez. Çünkü farklı kandan biri, bu kadınla ilişkisinden yararlanıp, karizma yansıması yaşayabilir ve liderin yerini alabilir.
Çoğu kadın siyah giyinir ve hep. Öldürülen kocanın matemi için. Çocuğun matemi. Bir erkek kardeş, bir yeğen, bir komşu öldürüldüğü için matem. Bir iş arkadaşının kocası öldürüldüğü için matem, uzak bir akrabanın oğlu öldürüldüğü için matem. Siyah elbise giymek için her zaman bir neden vardır. Ve siyah elbisenin altında hep kırmızı bir şey giyilir. Yaşlı kadınlar, intikamı alınacak kanı hatırlamak için kırmızı renk bir bluz giyerlerdi, genç kadınlar kırmızı iç çamaşırı giyiyorlar. Acının unutturmadığı kanın kalıcı bir anısı, hatta siyah, intikamın mahrem rengini daha da ortaya çıkarıyor.
Suç topraklarında dul kalmak kadın kimliğini tamamen yitirmek ve sadece anne kimliğini üstlenmek demektir. Dul kalırsan sadece erkek çocukların izni ile yeniden evlenebilirsin. Ama ancak mafya hiyerarşisi içinde babayla aynı seviyedeki (veya üstü) bir erkekle. Ve özellikle de yedi yıllık katı bir matem sonrasında. Çünkü dulluk yılları, yöre inançlarına göre ruhun öteki dünyaya gitmesi için gerekli olan süreye eşit olmalıdır. Böylelikle ruhun öteki dünyaya gitmesi beklenir, çünkü burada olursa hâlâ eşini 'ihanet' ederken görür. San Cipriano d'Aversa köyünden karizmatik çete lideri Antonio Bardellino, dul kadınları orta çağdan kalma bu kurallardan ve empoze edilen sürekli acıdan kurtarmaya çalışıyordu. Köyde, don Antonio'nun hükmettiği yıllarda şöyle dediği anlatılır: "Cennete gitmek için yedi yıl gerekli, oysa biz başka yere gidiyoruz. Ve oraya çabuk gidilir, bir gecede."
Ama Bardellino öldürüldüğünde Schiavone hegemonyası başladı ve eski cinsel kurallar yeniden geçerli oldu. 1993 ağustosunda Paola Stroffolino bir sevgiliyle yakalandı. Paola çok önemli bir çete liderinin karısıydı, Casertano sahillerine kokain ve eroin getiren ilk liderlerden Alberto Beneduce'nin eşi. Beneduce öldürüldükten sonra, Paola yedi yıllık dulluk matemine riayet etmedi ve Luigi Griffo ile ilişkiye girdi. Çete, bu davranışın yaşlı liderin anısına saygısızlık olduğuna karar verdi. Ve cezayı vermesi için, yakın dostu Dario De Simone seçildi. De Simone çifti, yılın ilk mozzarella peynirini tattırmak bahanesiyle, Villa Literno'daki çiftliğine çağırdı. Adamın kafasına bir kurşun, kadınınkine bir kurşun… Ölünün şerefini lekeleyen, anısına saygısızlık eden iki günahkâra daha fazla kurşun gerekmez. Sonra Vincenzo Zagaria ve Sebastiano Panaro'nun yardımıyla bedenleri Giugliano'da derin bir kuyuya attı.
Sandokan, yani Francesco Schiavone ve erkek kardeşi, azmettirici olarak suçlandı. Bir çete liderinin karısının dokunulmazlığı vardır. Ama kadın başka bir erkekle kendini kirletirse, dokunulmazlık zırhı kalkar. İtirafçıların savcılara söyledikleri konuya açıklık getiriyor: "Bir kadınla yatmak burada öldürmekten beter. Bir çete liderinin eşini öldürmen daha iyi. Belki affedilebilirsin, ama onunla yatarsa kesinlikle öldürülürsün."
Sevmek, sevişmeye karar vermek, öpmek, bir şeyler hediye etmek, gülümsemek, eline dokunmak, bir kadını baştan çıkarmaya çalışmak, baştan çıkarılmak ölümcül bir hareket olabilir. En tehlikelisi. Son hareket. Her şeyin korkutucu bir yasa olduğu yerde, kural tanımayan duygular ve tutkular ölüm fermanını imzalar.
* Campania: Merkezi Napoli olan coğrafi bölge.
** 'ndrangheta: Campania bölgesi mafyası
*** Cosa nostra: Sicilya'da varlık gösteren suç örgütü
**** Sacra Corona Unita: Merkezi, İtalya'nın Puglia bölgesinde olan mafya örgütü.
***** Omerta: Mafyanın suskunluk kuralı.
24 Kasım 2009 Salı
Sinan Çetin'le film yapmak
Plato Meslek Yüksekokulu, sinema sektörüne adım atmak ve yönetmenlikten senaristliğe, ışıkçılıktan görüntü yönetmenliğine kadar bir film ekibindeki her birimin işlevini bir film çekimi sırasında öğrenmek isteyenler için müthiş bir eğitim programını sizlerle paylaşıyor:
“Sinan Çetin’le Film Yapmak”
Bu eğitim sayesinde sinemayı, Sinan Çetin’in yeni filminin hikaye aşamasından başlayarak post prodüksiyon ve dağıtımına kadar tüm süreci içinde yer alarak öğrenme şansınız doğuyor. Plato Film’in yaratıcı ve deneyimli ekibi öğrencilere teoriden çok pratiğe yönelik bir ön eğitim sunacak, öğrenciler daha sonra senaryo aşamasının, çekim hazırlığı aşamasının, çekim aşamasının, çekim sonrası işlemlerin ve dağıtım aşamalarının tümünün bizzat içinde yer alacaktır.
Sinan Çetin - Yönetmenlik
Kamil Çetin – Görüntü Yönetmenliği
Fırat Parlak – Yapımcılık
Barış Ayastaş – Yapımcılık
Bilal Tanrıverdi - Işık
Gökhan Görmez – Kurgu
Ebru Yalçın - Yönetmenlik
Barış Denge – Post Prodüksiyon
İzzeddin Çalışlar – Senaryo Yazarlığı
Ve şimdiye kadar binlerce kişinin hayatını değiştirmiş olan Plato Film ekibindeki herkes bu sette öğrencilere “Öğretmiyoruz, Birlikte Yapıyoruz” mottosu ile yardımcı olacaklar.
**Eğitime alınacak öğrenciler, özel bir mülakattan sonra programa dahil edileceklerdir.
14 Aralık / 25 Aralık 2009– Mülakat
1984'ten
Yapayalnızdı. Geçmiş ölmüştü, geleceği düşleyebilmek ise olası değildi. Halen yaşamakta olan tek bir insanın bile onun tarafında olduğuna dair ne güvence vardı elinde? Ya da, Partinin egemenliğinin sonsuza dek sürmeyeceğini nasıl bilebilirdi insan? Sanki yanıt onlardaymış gibi, Doğruluk Bakanlığının beyaz duvarında yazılı partinin üç sloganı ilişti gözüne:
SAVAŞ BARIŞTIR ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR BİLGİSİZLİK KUVVETTİR
SAVAŞ BARIŞTIR ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR BİLGİSİZLİK KUVVETTİR
Berlusconi 'Rockstar dell'anno'.
İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi yılın rock starı seçildi.
Dünyanın en ünlü dergilerinden Rolling Stone, Berlusconi'nin seçilmesiyle ilgili kararın ''Berlusconi'nin bir rock starınkiyle özdeş yaşam tarzından dolayı'' verildiğini belirtti.
Derginin Aralık sayısının kapağında, fondaki İtalyan bayrağının üzerinde, yaşadığı ilişkiler sebebiyle skandallarla dolu bir yaza imza atan Berlusconi'yi gülümserken gösteren bir karikatür yer aldı.
23 Kasım 2009 Pazartesi
Slavoj Zizek geliyor

Geçtiğimiz yıl Kasım ayında, Bilgi Üniversitesi’nde konferans veren Slavoj Zizek, bu yıl da Boğaziçi Üniversitesi’nde, 3 – 4 Aralık’ta Türkiye’de olacak.
Zizek ilk gün 'Post - İdeolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood' başlıklı konuşmada, 'Hollywood ideolojik bir makinadır' klişesini yorumlayacak.
İkinci gün Zizek ve İsrailli yönetmen Udi Aloni, din ve laiklik ekseninde İsrail – Filistin sorunu ele alacak.
Popüler kültürü yapı bozuma uğratan ve Lacan, Derrida ve Foucault'tan etkilenen Marksist filozof, köktendincilikten politik doğruculuğa, küreselleşmeden internete, Matrix'ten David Lynch'a kadar sayısız alanda ve konuda yazıyor.
''Anti-Komünizm’deki bu diriliş gücünü nereden alıyor? Gençlerin birçoğunun Komünist dönemi hatırlamasının bile söz konusu olmadığı ülkelerde eski hayaletler niye hortlatıldı? Yeni anti-Komünizm buna basit bir cevap sunuyor: “Kapitalizm sosyalizmden gerçekten çok daha iyiyse, hayatlarımız niye hâlâ bu kadar sefil?” Birçoklarına göre bunun sebebi gerçekten kapitalizm dahilinde olmamamız: Gerçek bir demokrasiye hâlâ sahip değiliz, sadece onun yanıltıcı bir maskesine sahibiz, iktidarın ipleri hâlâ aynı karanlık güçlerin elinde, eski komünistlerden oluşan dar bir çevre yeni sahipler ve yöneticiler kisvesi altında varlığını sürdürüyor.'' (Gerçek sosyalizme bir şans daha)
Zizek'in 'Gülünç Yücenin Sanatı: David Lynch'in Kayıp Otoban'ı Üzerine', 'İdeolojinin Yüce Nesnesi', 'Ödünç Alınan Irak Çaydanlığı' gibi kitapları Türkçe'ye de çevrildi.
3 Aralık Perşembe
13:00 - 15:00
'Post-ideolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood'
15:30 - 17:00
Tartışma + Soru-Cevap
4 Aralık Cuma
10:00 - 12:00
Film Gösterimi: Local Angel
Yönetmen Udi Aloni ile Soru ve Cevaplar
14:00 - 16:30
Film Gösterimi: Forgiveness
Yönetmen Udi Aloni ile Soru ve Cevapllar
17:00 - 18:30
Slavoj Zizek, Udi Aloni: Post-ideolojik Dünyada İdeoloji: İsrail-Filistin sorunu
20 Kasım 2009 Cuma
Kanal-i-zasyon filmi video
Fakir evinde annesiyle birlikte mutlu mesut bir hayat süren İmdat (Okan Bayülgen), bir temizlik şirketinde cam silici olarak çalışmaktadır. Hayattaki en büyük zevki televizyon izlemektir. Kanal İ adlı özel televizyon binasının camlarını silerken, kanalın üçkağıtçı müdürü Berk (Hakan Yılmaz) tarafından, İmdat’ın eşsiz reyting sezgisi keşfedilir. Olaylar çılgınca bir hızla ilerler ve İmdat kendini kısa sürede kanalın başında bulur. Yaptığı birbirinden komik ve acayip programlarla, Türkiye’nin gündemine oturur. İmdatın En büyük yardımcıları mahalle kahvesinden arkadaşı Profesör lakaplı Atilla Abi ve neredeyse ilk görüşte aşık olduğu sekreteri Nazlı’dır. Ancak İmdat tüm saflığıyla başarıdan başarıya koşarken, kendisine kurulan tuzakla, birden bire Türkiye’nin bir numaralı medya suçlusu haline gelir…
Oprah Winfrey Show sona eriyor
ABD'de yaklaşık 20 yıldır yayın hayatında olan, Oprah Winfrey'i dünyanın en güçlü ve zengin kadınlarından biri haline getiren ünlü televizyon programı ''Oprah Winfrey Show'', 2011'de sona erecek.
Harpo Productions tarafından yapılan açıklamada, 25 sezondur yayında olan programın bitişiyle ilgili resmi açıklamayı Winfrey'in bugünkü canlı yayın sırasında yapacağı belirtildi.
Yalnızca ABD'de her hafta 42 milyon kişinin izlediği tahmin edilen ünlü ''talk-show'' programı, 145 ülkede de gösterilmiş ve yaklaşık 20 yıldır en çok izlenen sohbet programı olmuştu.
ABD Başkanı Barack Obama'nın başkanlık seçimi kampanyasında büyük desteğiyle dikkatleri çeken 55 yaşındaki Winfrey, Forbes dergisine göre 2,7 milyar dolarlık bir servetin sahibi...
YouTube 'vatandaş gazeteciliği'
Ünlü video paylaşım sitesi YouTube 'vatandaş gazeteciliği' hizmeti başlattı.
Video paylaşım sitesi YouTube, yeni başlattığı bir uygulamayla, vatandaşların görüntülü haberlerini medya şirketlerinin kullanımına sunacak.
YouTube Direct adı verilen hizmet sayesinde, anlaşmalı medya kuruluşları, YouTube üyesi "vatandaş muhabirlerin" video klipleri arasından yayımlamak istediklerini seçebilecek.
YouTube, bu amaçla NPR, Politico, The Huffington Post ve The San Francisco Chronicle ile anlaşma imzaladı. Site, diğer medya kuruluşlarıyla da benzeri anlaşmalar imzalamayı planlıyor.
İnternet sitesinin haber ve politika dairesi başkanı Steve Grove, "Amacımız medya kuruluşlarıyla YouTube'un vatandaş muhabirleri arasında bağlantı sağlamak" dedi.
Yeni uygulamada, örneğin Politico veya The Chronicle'ın internet sitesine giren kullanıcılar, medya kuruluşunun editörlerinin görmesi için videolarını yükleyecek. Editörler, beğenirlerse videoyu kabul edecek veya reddedecek.
Bu yeni hizmetle YouTube'un kendini, medya kuruluşlarının ve diğer habercilerin bir müttefiki olarak sunmaya çalıştığı belirtilirken, YouTube Direct'in böylece, vatandaş gazeteciliği videolarının kaynağı olarak sitenin statüsünü de yükseltebileceği kaydediliyor.
YouTube, İran'da geçen yaz yapılan seçimlerden sonraki muhalefetin gösterilerindeki olaydan geçtiği görüntülerle ilgi çekmişti.
Yeni servisin, halihazırda CNN'deki iReport gibi vatandaş gazeteciliği yapan sitelere rakip olması bekleniyor.
Video paylaşım sitesi YouTube, yeni başlattığı bir uygulamayla, vatandaşların görüntülü haberlerini medya şirketlerinin kullanımına sunacak.
YouTube Direct adı verilen hizmet sayesinde, anlaşmalı medya kuruluşları, YouTube üyesi "vatandaş muhabirlerin" video klipleri arasından yayımlamak istediklerini seçebilecek.
YouTube, bu amaçla NPR, Politico, The Huffington Post ve The San Francisco Chronicle ile anlaşma imzaladı. Site, diğer medya kuruluşlarıyla da benzeri anlaşmalar imzalamayı planlıyor.
İnternet sitesinin haber ve politika dairesi başkanı Steve Grove, "Amacımız medya kuruluşlarıyla YouTube'un vatandaş muhabirleri arasında bağlantı sağlamak" dedi.
Yeni uygulamada, örneğin Politico veya The Chronicle'ın internet sitesine giren kullanıcılar, medya kuruluşunun editörlerinin görmesi için videolarını yükleyecek. Editörler, beğenirlerse videoyu kabul edecek veya reddedecek.
Bu yeni hizmetle YouTube'un kendini, medya kuruluşlarının ve diğer habercilerin bir müttefiki olarak sunmaya çalıştığı belirtilirken, YouTube Direct'in böylece, vatandaş gazeteciliği videolarının kaynağı olarak sitenin statüsünü de yükseltebileceği kaydediliyor.
YouTube, İran'da geçen yaz yapılan seçimlerden sonraki muhalefetin gösterilerindeki olaydan geçtiği görüntülerle ilgi çekmişti.
Yeni servisin, halihazırda CNN'deki iReport gibi vatandaş gazeteciliği yapan sitelere rakip olması bekleniyor.
Bretton Woods Anlaşması- İletişimcinin bilmesi gerekenler 1
Bretton Woods Anlaşması, II. Dünya Savaşı sonrasında kambiyo kurlarının dünya ticaretini geliştirici bir sisteme göre saptanması için yeni yöntemler aranmış ve bu çalışmalar sonucunda Temmuz 1944'te ABD'nin New Hampshire eyaletinin küçük bir beldesi olan Bretton Woods'da toplanan Birleşmiş Milletler Para ve Finans konferansında imzalanan "Uluslararası Para Anlaşması" ile uluslararası ödemelerde kullanılacak yeni bir sistem geliştirilmiştir. Doğu bloku ülkeleri dışındaki 44 ülkeden 730 delegenin katıldığı bu anlaşma ile katılan ülke paralan için sabit kur esası benimsenmiş ve anlaşmaya katılan her ülkenin parasının değerinin, dolar esas alınarak saptanması kabul edilmiştir.
Uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen bu anlaşma, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kurulmasına karar vermiştir. Bu kurumlar, 1946'da, yeterli sayıda ülke anlaşmayı imzalayınca faaliyete geçmiştir.
Bretton Woods anlaşmasıyla ortaya çıkan yeni uluslararası para sisteminin özellikleri şöyledir:
Anlaşmaya katılan ve parasını altına dönüştürülebilir yapmayı kabul eden her ülkenin parasının değeri dolara göre saptanmıştır. dolar altın ile dönüştürülebilirliğini koruyan tek ulusal para olarak kalmıştır. Anlaşma ile 1 ons altın = 35 dolar ya da 1 dolar 0,88867 gr. altın olarak belirlenmiş ve ABD dış talep olduğunda doları bu parite'si üzerinden altına çevirmeyi kabul etmiştir.
Anlaşma, ancak çok özel ve düzeltilmesi olanaksız parasal dengesizliklerde herhangi bir ülkeye, parasının dolara karşısındaki değerini değiştirme olanağı tanımaktadır. Bu tür düzeltmeler için öngörülmüş olan devalüasyon ve revalüasyon oranları en çok % 10 dur. Ancak söz konusu ekonominin yapısından doğan dengesizlikler nedeni ile ayarlama ile yapılacak değişiklik % 10'u aşacaksa, bu takdirde IMF’nin izni gerekecektir.
Bretton Woods'la getirilen bu sistem ancak 1971 yılına kadar devam edebilmiştir. ABD, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle 1971 yılında doların altına dönüştürülebilirliğini kaldırmıştır. ABD'yi buna iten zorunluluklar, dış ticaretinin büyük boyutlara varan açıklar vermesi ile borçlu ülkeler arasına girmesi olmuştur.
Doların devalüe edilmesi ve altına dönüştürülebilirliğinin kaldırılmasıyla ortaya çıkan uluslararası para krizi , Bretton Woods ile getirilmiş olan altın döviz standardı sisteminin sonu olmuştur. Bu sistemin yerine, üzerinde 1963 yılından beri çalışmaların sürdürüldüğü Özel Çekme Hakları (Special Drawing Rights – SDR) sistemi yürürlüğe girmiştir.
IMF tarafından ilk kez 1970 yılında uygulanmaya koyulan bu sistemde, kuruluş uluslararası bir merkez bankası gibi düşünülmüş, bu kuruluşun hesapları ve açacağı krediler SDR cinsinden ifade edilmeye başlanmıştır. Bu yönüyle SDR, hem bir uluslararası para birimi, hem de bir kredi türü olmuştur.
Uluslararası para birimi olarak SDR'nin değeri ilk yıllarda Bretton Woods sisteminde olduğu gibi 0.88867 gram saf altınla ifade edilmiştir. Benimsenen bu değerlendirme tekniğine göre SDR'nin altın değeri sabit kabul edildiğinden SDR'ye "kâğıt altın" da denilmiştir. Ancak çeşitli paraların altın karşısında değer kaybetmesi SDR'nin değerini giderek arttırmış ve 1974 yılından itibaren SDR'nin altınla ilişkisi tamamen kesilerek "sepet tekniği" adı verilen yeni bir değerlendirme şekli geliştirilmiştir. IMF tarafından geliştirilen bu teknikte, SDR'nin değeri gelişmiş batılı 16 ülkenin paralarının belirli oranlarda birleşmesiyle hesaplanmaya başlamıştır.
1981 yılından itibarın SDR'nin yapısı basitleştirilmiş ve değeri ABD Doları, Japon Yeni, Batı Alman Markı, İngiliz Sterlini ve Fransız Frankı'ndan oluşan beşli bir sepete bağlanmıştır.
SDR sisteminin uygulanması ile IMF'ye üye ülkeler ödemeler bilançosu açıklarını kapatmak veya döviz ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla , IMF'nin diğer kaynaklarına ek olarak , kendilerine tanınan belirli SDR kotaları çerçevesinde IMF'den kredi alabilmektedirler. Kotalar , her üye ülkenin milli geliri, döviz rezervi, dış ticaret dengesi ve diğer ekonomik göstergeleri dikkate alınarak saptanmaktadır. Üye ülkeler kotalarının % 25'ini altın, % 75'ini de milli paraları cinsinden IMF'de bulundurmakta ve buna karşılık gerektiğinde belirli sınırlar içinde kredi kullanmaktadırlar.
Halen bir uluslararası para birimi olarak sadece devletler ve Merkez Bankaları arasında kullanılan SDR'nin ticaret ve bankacılık işlemlerinde kullanılması amacıyla çalışmalar sürdürülmektedir.
Ancak uluslararası alanda SDR'nin yaygınlaştırılması çabaları etkili olamamaktadır. Nitekim günümüzde gelişmiş ülkeler genellikle paralarını dalgalanmaya bırakırlarken , gelişmekte olan ülkeler güçlü bir paraya bağlı kalmayı ve uluslararası para piyasalarındaki gelişmeleri yakından izleyerek paralarını sık sık ayarlamayı benimsemektedirler. Öte yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye ülkeler 1979 yılından itibaren Avrupa Para Sistemi'ne geçmiş bulunmaktadırlar. Bu gelişmelere rağmen, günümüzde yeni bir uluslararası para sistemi kurulması konusunda çalışmalar sürdürülmektedir.
Uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen bu anlaşma, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kurulmasına karar vermiştir. Bu kurumlar, 1946'da, yeterli sayıda ülke anlaşmayı imzalayınca faaliyete geçmiştir.
Bretton Woods anlaşmasıyla ortaya çıkan yeni uluslararası para sisteminin özellikleri şöyledir:
Anlaşmaya katılan ve parasını altına dönüştürülebilir yapmayı kabul eden her ülkenin parasının değeri dolara göre saptanmıştır. dolar altın ile dönüştürülebilirliğini koruyan tek ulusal para olarak kalmıştır. Anlaşma ile 1 ons altın = 35 dolar ya da 1 dolar 0,88867 gr. altın olarak belirlenmiş ve ABD dış talep olduğunda doları bu parite'si üzerinden altına çevirmeyi kabul etmiştir.
Anlaşma, ancak çok özel ve düzeltilmesi olanaksız parasal dengesizliklerde herhangi bir ülkeye, parasının dolara karşısındaki değerini değiştirme olanağı tanımaktadır. Bu tür düzeltmeler için öngörülmüş olan devalüasyon ve revalüasyon oranları en çok % 10 dur. Ancak söz konusu ekonominin yapısından doğan dengesizlikler nedeni ile ayarlama ile yapılacak değişiklik % 10'u aşacaksa, bu takdirde IMF’nin izni gerekecektir.
Bretton Woods'la getirilen bu sistem ancak 1971 yılına kadar devam edebilmiştir. ABD, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle 1971 yılında doların altına dönüştürülebilirliğini kaldırmıştır. ABD'yi buna iten zorunluluklar, dış ticaretinin büyük boyutlara varan açıklar vermesi ile borçlu ülkeler arasına girmesi olmuştur.
Doların devalüe edilmesi ve altına dönüştürülebilirliğinin kaldırılmasıyla ortaya çıkan uluslararası para krizi , Bretton Woods ile getirilmiş olan altın döviz standardı sisteminin sonu olmuştur. Bu sistemin yerine, üzerinde 1963 yılından beri çalışmaların sürdürüldüğü Özel Çekme Hakları (Special Drawing Rights – SDR) sistemi yürürlüğe girmiştir.
IMF tarafından ilk kez 1970 yılında uygulanmaya koyulan bu sistemde, kuruluş uluslararası bir merkez bankası gibi düşünülmüş, bu kuruluşun hesapları ve açacağı krediler SDR cinsinden ifade edilmeye başlanmıştır. Bu yönüyle SDR, hem bir uluslararası para birimi, hem de bir kredi türü olmuştur.
Uluslararası para birimi olarak SDR'nin değeri ilk yıllarda Bretton Woods sisteminde olduğu gibi 0.88867 gram saf altınla ifade edilmiştir. Benimsenen bu değerlendirme tekniğine göre SDR'nin altın değeri sabit kabul edildiğinden SDR'ye "kâğıt altın" da denilmiştir. Ancak çeşitli paraların altın karşısında değer kaybetmesi SDR'nin değerini giderek arttırmış ve 1974 yılından itibaren SDR'nin altınla ilişkisi tamamen kesilerek "sepet tekniği" adı verilen yeni bir değerlendirme şekli geliştirilmiştir. IMF tarafından geliştirilen bu teknikte, SDR'nin değeri gelişmiş batılı 16 ülkenin paralarının belirli oranlarda birleşmesiyle hesaplanmaya başlamıştır.
1981 yılından itibarın SDR'nin yapısı basitleştirilmiş ve değeri ABD Doları, Japon Yeni, Batı Alman Markı, İngiliz Sterlini ve Fransız Frankı'ndan oluşan beşli bir sepete bağlanmıştır.
SDR sisteminin uygulanması ile IMF'ye üye ülkeler ödemeler bilançosu açıklarını kapatmak veya döviz ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla , IMF'nin diğer kaynaklarına ek olarak , kendilerine tanınan belirli SDR kotaları çerçevesinde IMF'den kredi alabilmektedirler. Kotalar , her üye ülkenin milli geliri, döviz rezervi, dış ticaret dengesi ve diğer ekonomik göstergeleri dikkate alınarak saptanmaktadır. Üye ülkeler kotalarının % 25'ini altın, % 75'ini de milli paraları cinsinden IMF'de bulundurmakta ve buna karşılık gerektiğinde belirli sınırlar içinde kredi kullanmaktadırlar.
Halen bir uluslararası para birimi olarak sadece devletler ve Merkez Bankaları arasında kullanılan SDR'nin ticaret ve bankacılık işlemlerinde kullanılması amacıyla çalışmalar sürdürülmektedir.
Ancak uluslararası alanda SDR'nin yaygınlaştırılması çabaları etkili olamamaktadır. Nitekim günümüzde gelişmiş ülkeler genellikle paralarını dalgalanmaya bırakırlarken , gelişmekte olan ülkeler güçlü bir paraya bağlı kalmayı ve uluslararası para piyasalarındaki gelişmeleri yakından izleyerek paralarını sık sık ayarlamayı benimsemektedirler. Öte yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye ülkeler 1979 yılından itibaren Avrupa Para Sistemi'ne geçmiş bulunmaktadırlar. Bu gelişmelere rağmen, günümüzde yeni bir uluslararası para sistemi kurulması konusunda çalışmalar sürdürülmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)