10 Ağustos 2008 Pazar

you tube yasağı! internet sansürü

İnternet dünyasının en popüler video paylaşım sitesi YouTube'a (www.youtube.com) getirilen yasak üçüncü ayını doldurdu. Atatürk'e hakaret içeren videolar nedeniyle yasaklanan sitenin Türkiye'den görünen bölümünden ilgili görüntülerin kaldırılmasına rağmen yasak sürüyor. Yasağın bu kadar uzun sürmesinin sebebi, dünyadaki tüm servis sağlayıcılardan, Türkiye'de temsilci bulundurmalarının ve Faaliyet Belgesi sunmalarının istenmesi. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, daha önce YouTube'un Türkiye`de ofis açmadığı ve resmi bir temsilci atamak istemediği için muhatap bulamamaktan şikayet etmişti. YouTube ile Telekomünikasyon Kurumu arasında yapılan görüşmeler sonucunda YouTube'a 'com.tr' uzantısıyla sağlanacak erişimde zararlı içeriğin ayıklanması kararlaştırılmıştı. Yasağın ne zaman kaldırılacağı ise henüz bilinmiyor. YouTube'a erişim yasağı 5 Mayıs 2008'de başladı. Yasağa gerekçe olarak Mustafa Kemal Atatürk'e hakaret ettiği söylenen bir video gösterildi. Önce 24 Nisan'da Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, ardından 30 Nisan'da Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi ve nihayet 5 Mayıs'ta Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla YouTube yasaklandı. 599 ve 402 numaralı mahkeme kararları gerekçe gösterilerek kapatılan site, geçtiğimiz yıl mart ayında yine yasaklanmış, ancak iki gün süren yasaktan sonra YouTube açılmıştı. Siteye ikinci yasak ise 2008 Ocak ayında geldi. World Socialist Web Site'ın (www.wsws.org) haberine göre YouTube'un yasaklanmasına sebep olan video, eşcinselliğin Yunanistan'da başladığı ve bütün Yunanlı erkeklerin eşcinsel olduğunu söyleyen bir videoya cevap olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün de eşcinsel olduğunu öne sürüyordu. Türk medyasının infialiyle olay manşetlere taşındı, YouTube'a yüzbinlerce eposta gönderildi.

TEK YASAK YOUTUBE'A DEĞİL
YouTube yasağına ara formül ile bir çözüm yolu bulma çalışmaları sürerken, bir başka video paylaşım sitesi olan Dailymotion sitesine de (www.dailymotion.com) mahkeme kararıyla yasak geldi. Yasağın gerekçesi, diğer erişim engelleme uygulamalarında olduğu gibi bilinmiyor. Türkiye'nin dünya internetine tek başına kural getirmeye çalıştığını öne süren Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi ve Türkiye'de internetin kurucularından Prof. Dr. Mustafa Akgül, "Bir başka deyişle, Türkiye ve ABD gazeteleri, Brezilya dergileri, Fransa'da kitapları yasaklamaya kalkıyor görüntüsü veriyor," diyor ve devam ediyor, "Türkiye bu konuda ısrarla dünyaya 'önder olma çabasını' sürdürüyor. Tüm dünyanın uğraştığı bazı marjinal sorunları, gazete ve kitap yayıncılığında edinilen refleksleriyle yasaklayarak sorunu çözmeye çalışan, bu arada ülkeye zarar veren ve iletişim özgürlüğüne, hukuk devleti ilkelerini çiğneyen bir ülke görüntüsü veriyoruz. Aslında, sadece sakıncalı bulunan nesneleri yasaklamak mümkün. Niye bir kitap nedeniyle koca bir kütüphaneyi yasaklamakta ısrar ediliyor? Bir suçluyu yasaklamak için, suçsuz insanları cezalandırmanın; Türk vatandaşlarını zararlı içerikten korumak adına, Türkiye'ye zarar veren uygulamaları ısrarla sürdürmenin anlamı ne?" Yasaklanan sitelerden Wordpress.com'da 3.5 milyon web günlüğü (blog) bulunuyor ve bir günlükte yer alan tek bir yazı nedeniyle 3.5 milyon günlük sahibi ve bu sayfaların okurlarının mağdur edilmesi gibi tuhaf bir durum ortaya çıkmış oluyor. Akgül bu yasaklamaların hukuk devletiyle bağdaşmadığını, özellikle de bir bilgi toplumu olmaya çalışan Türkiye'ye hiç yakışmadığını anlatıyor: "Yasaklamaya neden olan videolar, internetin Türkiye'den görünen boyutundan çoktan kaldırıldı. Peki niye yasak hâlâ sürüyor? Çünkü, Türkiye dünya internetine tek başına kurallar getirmeye çalışıyor. Bir yandan, dünyadaki tüm yer sağlayıcılardan, Türkiye'de temsilci bulundurmaları ve 'Faaliyet Belgesi' alması isteniyor. Öte yandan, Türk mahkemelerinin yasaklama kararının tüm ülkelerde geçerli olması bekleniyor. Savunma almadan, tedbir kararının, uluslararası teamüllere uyulmadan uygulanmak istenmesi ne kadar gerçekci ve anlamlı?"

Ülke ülke internet sansürü


* İran Hükümet muhalifleri, pornografik yayın yapan siteler, kadın haklarını savunan sayfalar üzerinde filtreleme uygulanıyor. Dünyada blog yazarlarının hapse atıldığı ülkelerden biri İran. Tıpkı Türkiye gibi İran da YouTube sitesine erişimi ahlaki ve ideolojik gerekçelerle engelliyor.
* Myanmar 2007 yılındaki hükümet karşıtı protestolar sırasında Myanmar, ülkesindeki bütün internet sitelerine erişimi engelledi. Amaç, dış dünyanın ülkede yaşananları öğrenmesinin önüne geçmekti.
* Çin Çin Halk Cumhuriyeti, özellikle Tibet ve Tayvan'ın bağımsızlığı, polis baskısı, 1989 Tiananmen Meydanı protestoları ve pornografi gibi konularda yasakçı yüzünü gösteriyor. İnternetteki aktiviteleri yüzünden hâlâ hapiste olan 52 kişi var.
* Fransa Mahkeme kararıyla Yahoo!'dan Nazi taraftarı sitelere erişimin engellenmesi istendi. Dava temyiz aşamasında.
* Hollanda Çocuk pornografisine yer verdiği söylenen sitelere erişim yasak. Şu anda ülkede 150 siteye erişim yasağı var.
* İngiltere Cleanfeed isimli arayüz sayesinde çocuk pornografisi fotoğraflarına erişim engelleniyor.
* ABD Okullar ve halk kütüphanelerinde internet filtrelemesini şart koşan bir yasa var. Ayrıca okullardan Facebook gibi sosyalleşme sitelerine erişimin engellenmesi için Kongre'de çalışmalar yapılıyor. Savunma Bakanlığı çeşitli adreslere erişimi engelliyor.
* Küba Kübalılar internete hükümet kontrolündeki özel internet sistemleriyle bağlanabiliyor. Hükümet tarafından bütün kullanıcıların faaliyetlerini kaydediyor, ideolojik sebeplerle istenmeyen siteler Türkiye'deki gibi engelleniyor. İktidar karşıtı muhafazakar yazarlar hakkında internet aracılığıyla yolladıkları yazılar yüzünden dava açıldı. İnternet erişimi çok pahalı olduğu için zaten Küba'da internette sörf yapmak pek yayın değil.

SABAH

www.ismididikle.com

Bu hafta yılllardır üzerinizde taşıdığınız bir şeyle ilgili daha önce hiç bilmediğiniz bilgiler öğrenebilirsiniz. İsminizden söz ediyoruz. İsmididikle.com sitesinde adınızın Türkiye'de en çok kullanılan kaçıncı isim olduğunu, kaç kişinin sizin isminize sahip olduğunu ve üstelik isminizin işaret, mors ve denizcilik alfabelerindeki yazılışını, hatta barkod haline getirilmiş biçimini görebilirsiniz. Adres: www.ismididikle.com
KENAN ismini didikledim...aşağıda bir isim örneği

KENAN Türkiye'de en çok kullanılan 94. isim (... 92. tuğba, 93. recep, 94. kenan, 95. yaşar, 96. mesut, ...). Ülkemizde yaklaşık her 517 kişiden birinin adı KENAN ve ismin yaygınlık oranı binde 1.94.

KENAN adının yaygınlık oranının Türkiye'nin resmi nüfus sayımı sonuçları ve günlük ortalama nüfus artış hızına orantılarsak ülkemizde 10-08-2008 15:26 itibariyle yaklaşık 138,349 kişinin isminin KENAN olduğu ve KENAN isimli kişi sayısının her yıl ortalama 2306 kişi arttığı tahmini yapılabilir.

KENAN adının Amerika Birleşik Devletindeki yaygınlık oranı ise bir milyonda 17.09 civarında ve bu hesaba göre ABD'de yaklaşık 5,207 KENAN yaşadığı tahmin edilebilir. ABD'nin nüfus istatistikleri dikkate alındığında Amerikada KENAN sayısı her yıl 45 kişi artıyor.

KENAN Türkiye'nin en yaygın 94. ismiyken, Amerika Birleşik Devletinde en yaygın 94. ad ise Ellen ismi. KENAN adının yakın kullanım oranına sahip diğer Amerikalı isim kardeşleri arasında 92. Michelle 93. Ray 94. Ellen 95. Louise 96. Vincent isimleri de sayılabilir. "İsmiDidikle.com'dan alınmıştır" yazılarak ile bu ilginç, doğru ama gayet de gereksiz bilgi serbestçe dağıtılabilir ve kopyalanabilir.

Men in Trees


FOXLife'da devam eden Men in Trees dizisinde başrolü güzel oyuncu Anne Heche oynuyor. 'İlişki koçu', radyo programcısı ve yazar Marin First'in güya başkalarının ilişkilerini çözmeye uğraşırken kendi ilişkilerinde yaşadığı sorunları anlatan ve her bölümü bir saat süren diziyi televizyon eleştirmenleri Sex and the City'le karşılaştırmıştı. Kanal: FOXLife Tarih: 10 Ağustos Saat: 18.00 Süre: 60 dakika

Apocalypse Now Redux


Cappola'nın 1979'da gösterilen filmi, o dönem için rekor bir bütçeyle, 31 milyon dolara çekilmişti.Yüzbaşı Willard (Martin Sheen), Vietnam'da Amerikan ordusuna başkaldıran ve vahşi yöntemlerle bir orman kabilesini yöneten Albay Walter Kurtz'ü (Marlon Brando) bulup öldürmekle görevlendirilir. Kurtz'ün izinde, insan yüreğinin karanlığıyla savaşın gerçekliği arasında kalan Yüzbaşı Willard, çok geçmeden sonsuz bir kâbusun içine sürüklenecektir. Coppola'nın bu ünlü ve iddialı filmi, yönetmenin yeniden kurguladığı Redux versiyonuyla gösterimde.

Gazeteciler ateş altında kaldı


Güney Osetya’da Gürcü birliklerinin çekilmeye başladığı başkent Şin Vali’ye girmeye çalışan NTV ekibinin bulunduğu araç silahlı saldırıya uğradı.

Apocalypto



tek kelime ile muhteşem bir film Apocalypto;

film izlerken kendini içine çekiyor bakış açısı olarak sıradışı
izlemeli izlettirmeli...

Mustafa hakkında herşey!


Geçmiş, bazen hatırlamak istediğin gibidir.

Güney Osetya Sorunu nedir?


Güney Osetya, bugün Gürcistan'ın sorunlu bölgelerinden biridir. Bölgede, Rusya'nın desteğindeki bağımsızlık yanlısı yönetim ile Gürcistan hükümetinin atadığı yönetim olmak üzere iki yönetim bulunmaktadır. Ayrılıkçı yönetimin merkezi Tshinvali, Gürcistan'ın atadığı hükümetin merkezi ise Kurta'dır.

Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde bölgede, Rusya desteğindeki bağımsızlık yanlısı güçler tarafından tek yanlı olarak bağımsızlık ilan edildi.


Bu sırada bölgede çıkan savaşı durdurmak için yapılan anlaşmanın da etkisiyle de facto bir yönetim ortaya çıktı. Bugün bu de facto yönetim tarafından Güney Osetya Cumhuriyeti olarak adlandırılan Tshinvali ve çevresi bağımsızlık yanlısı yönetim tarafından kontrol edilmektedir.

Bölgenin yaklaşık yarısı ise Gürcistan hükümetinin kontrolü altındadır. Gürcistan yönetimi, bölgedeki anlaşmazlığın barışçı görüşmelerle çözmek için Nisan 2007'de parlamento kararıyla Güney Osetya Geçici Yönetimi'ni işbaşına getirdi. Bu yönetimin başında bulunanlar, eski ayrılıkçı yönetiminde yer alan kişilerdir. Güney Osetya geçici yönetimi, 2007 yılında bütün Gürcistan çapında ve bu bölgede de facto yönetimin kontrolü dışında kalan yerlerde, bağımsızlık yanlısı Eduard Kokoiti'yi ülkeden çıkarmak için Kokoiti Fandarast adı altında barışçıl eylemler gerçekleştirdi. Fakat, evvelce diğer bir özerk bölge olan Acaristan'da Aslan Abaşidze yönetimini devirdikten sonra Gürcistan'ın bölgenin özerkliğine fiilen son vermesi ve nüfüsun çoğunluğu müslüman olan Acaristan bölgesel yönetim bayrağına haç ilave etmesi, Güney Osetya halkını da endişeye sevketmektedir.

BAĞIMSIZLIĞIN İLANI VE PATLAK VEREN ÇATIŞMALAR

Eylül 1990'da Güney Osetya Demokratik Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi. 20 Kasım 1990'da kendi bağımsızlığını ilan eden Gürcistan Parlamentosu, Aralık 1990'da Güney Osetya Cumhuriyeti'nin özerkliğini kaldırdı ve bölgeyi doğrudan Tiflis'in yönetimi altına soktu. Bu kararı, o zamanki Sovyet Devlet Başkanı Gorbaçov bir kararnameyle yürürlükten kaldırdı. Güney Osetya'da silahlı çatışmalar başladı.

1989'da Güney Osetya'nın yaklaşık 98 bin nüfusu vardı; bunlardan 65 bini Oset, 20 bini Gürcüydü. Kasım 1991'de, Gürcülerin çoğu Güney Osetya'nın başkenti Tshinvali'den ve çevresindeki köylerden kaçtılar. Aynı ayın 23'ünde, o zamanki Gürcistan Devlet Başkanı Zviad Gamsahurdiya, "silah taşıyabilen bütün Gürcüleri" Güney Osetya'nın gerçekten Gürcistan'dan ayrılmasını önlemek için, Tshinvali üzerine yürümeye çağırdı. Güney Osetya Parlamentosu bunun üzerine cumhuriyetin bağımsızlığını yeniden onayladı, olağanüstü durum ilan etti ve 1 Aralık 1991'de kendi Ulusal Muhafız Birliği'nin kurulması kararını aldı.
Ocak 1992'de Gamsahurdiya devrildiği için Gürcü birliklerinin saldırısı gerçekleşmedi. Ondan sonra iktidara gelen Edvard Şevardnadze, görüşmelerde bulunmak istediğini bildirdi ve hemen Güney Osetya'daki Gürcü Ulusal Muhafız birliklerinin kontrol altında olmadığını iddia etti. Birçok görüşme girişimi boşa çıktı.

2006'DA BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU DÜZENLENDİ

1993 ve 2001 yıllarında düzenlenen iki ayrı halk oylaması sonucunda Gürcistan'dan bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya'da, 12 Kasım 2006 tarihinde devlet başkanlığı seçimleri ve bağımsızlık referandumu düzenlenmişti. Eduard Kokoiti oyların yüzde 98,1'ini alarak yeniden Güney Osetya Devlet Başkanı seçilmişti. Bağımsızlık referandumunda ise yüzde 99,88 oranında 'evet oyu' kullanılmıştı.

Bu seçimlere paralel olarak, Tiflis tarafından desteklenen diğer seçimlerde ise Sanakoev devlet başkanlığına seçilmişti. Saakaşvili, 19 Mart 2007 tarihinde bölgeye giderek Sanakoev ile görüşmüş ve bu görüşmenin ardından Güney Osetya'da bir idari birim kurulması yönünde talimat vermişti. Bu çerçevede hazırlanan bir yasa taslağı Gürcistan parlamentosuna sevkedilmişti.

Tasarı çerçevesinde, Kokoiti ve Sanakoev'in bölgenin özerk statüsü üzerinde çalışacak geçici bir idari yapı kurmaları, geçici idareye içişleri, maliye, ekonomi, bilim ve eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik, kültür, tarım, adalet ve çevre alanlarında bakan yardımcıları ataması imkanının verilmesi, ayrıca rehabilitasyon projelerinin uygulanması ve bölgenin kalkınması için özel bir mali paketin hazırlanması öngörülmüştü.

Gürcistan yönetimi bu çerçevede, Güney Osetya'da geçici bir idari birim kurulmasına yönelik çalışmalarını hızlandırmış, bölgedeki "alternatif hükümet" ile doğrudan görüşmelere başlamış, görüşmelerde kurulacak idari birimin "Güney Osetya" olarak adlandırılması konusunda "alternatif hükümet" ile anlaşmaya varmıştı. Gürcistan, ayrıca Kokoiti yönetimine bu görüşmelere dahil olma çağrısında bulunmuştu.

Güney Osetya'da kurulacak idari birime ilişkin yasa tasarısının Gürcistan Parlamentosu'nda 8 Mayıs 2007 tarihinde onaylanmasını takiben, Sanakoev, 10 Mayıs'ta Devlet Başkanı Saakaşvili tarafından anılan idari birimin başına getirilmişti.

17 Şubat 2008 tarihinde Kosova'nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından ise Güney Osetya Parlamentosu, bağımsızlığının tanınması için 3 Mart 2008 tarihinde Rusya Federasyonu, Bağımsız Devletler Topluluğu, BM ve AB'ye çağrıda bulunmuştu. Güney Osetya parlamentosu kabul ettiği kararda Kosova'nın ikna edici bir örnek olduğunu belirterek, Kosova örneği ile 'egemen devletlerin toprak bütünlüğü' argümanının önceliğini yitirdiğini savunmuştu.

Gürcistan'a 2-4 Nisan 2008 tarihinde Bükreş'te yapılan NATO Bükreş Zirvesi'nde NATO kapılarının açılmaması ise Gürcü halkında büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştu. Gürcistan'ın Avrupa-Atlantik dünyası ile bütünleşmesinin (NATO ve AB üyeliği) önündeki en büyük engel olarak halen, fiilen (de facto) Gürcistan'dan bağımsız olan Abhazya ve Güney Osetya bulunuyor.

BÖLGE 1989 YILINDAN BERİ GERGİN

Güney Osetya, 1922'de özerk bölge olarak Sovyet yönetimindeki Gürcistan'a bağlandı. Sovyetlerin dağılmasının ardından Rusya'ya bağlı Kuzey Osetya ile birleşmeyi isteyen G. Osetya ve Gürcistan arasındaki gerginlik 1989 sonlarından itibaren artış gösterdi.

Bölgenin, 1990'da kendisini ''Demokratik Güney Osetya Sovyet Cumhuriyeti'' ilan etmesi üzerine Tiflis bölgenin özerkliğini kaldırdı. 1991'de Gürcülerin başkent Tshinvali'ye girmesiyle çatışmalar başladı. 14 Temmuz 1992'de Ruslar, Gürcüler ve Osetlerden oluşan barış gücü ateşkesi sağladı. 1992'de fiilen ayrıldıktan sonra ilk referandumda Osetlerin yüzde 98'i, 2006'daki ikinci referandumda ise yüzde 90'ı bağımsızlığı seçti. Fakat, G. Osetya'nın bağımsızlık ilanı hiçbir ülke tarafından tanınmış değil.

GÜNEY OSETYA HAKKINDA...

Kafkas sıradağlarının kuzey ve güney yamaçlarına yayılmış dağlık bir bölge olan Osetya, kuzeyde Stavropol Kray (Rusya Federasyon), doğuda Çeçen ve İnguş Cumhuriyetleri, batıda Kabartay-Balkar Cunhuriyeti ve güneyde de Gürcistan'la komşudur. Tarihsel ve kültürel olarak hemen hemen bütünlük arz eden tek bir ülke olan Osetya, Büyük Kafkaslar'ın ikiye böldüğü iki parçadan oluşur: Kuzey Osetya ve Güney Osetya...

Kuzey, Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir cumhuriyettir. Güney ise, Gürcistan'dan bağımsızlığını ilan etmiş de facto bağımsız bir ülkedir; statüsü henüz dünya kamuoyunca tanınmamış ve netleştirilmemiş durumdadır. Ülke ismini, çoğunluğu oluşturan Oset halkından alır. Ülkede Osetler dışında Ruslar, Gürcüler, Ermeniler, diğer Kafkasyalı halklar ve başka uluslar yaşar.

Güney Osetya , Gürcüstan'ın kuzey kesiminde, Sovyet döneminde özerk bölge olarak kuruldu. Bu statü ve adından dolayı Gürcistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra Gürcü hükümeti tarafından kaldırılmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde Moskova yönetiminin desteğiyle bağımsızlığını ilan etti. Bu bölgenin eski adı Samaçablo'dur. Fibağımsız olan Güney Osetya, Gürcüstan'ın Şida Kartli (İç Kartli) bölgesinin bir parçasıdır ve son dönemlerde, yönetim merkezinin adından dolayı, Tshinvali bölgesi olarak adlandırılmaktadır.
KAYNAK:Sabah

5 Ağustos 2008 Salı

Cesur Yeni Dünya


Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley'in bir romanı, magnum opus'udur. Brave New World romanın özgün adıdır.

Romanın kurgusu Londra'da 26. yüzyılda geçmektedir ve distopik bir atmosfer mevcuttur. Romanda üreme tekonolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiştir. Aslında tanımlanan dünya bir ütopya olarak da gözükebilir, fakat ironik bir ütopya. Zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Fakat, ironik biçimde, tüm bu gelişmeler birey için çok önemli olan birçok değerin yok edilmesi, kaldırılması ile başarılmıştır; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, din ve felsefe artık yoktur. Ayrıca salt zevki önüne gelenle seks yapmada ve uyuşturucu kullanımında bulan toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür.

Romanın ismi, Shakespeare'in Fırtına isimli eserinden, perde V, sahne I'deki Miranda'nın konuşmasından alınmıştır:

“ O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is!
O brave new world,
That has such people in't! ”


Türkçe çevirisi:

“ Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya ”


Çeviri : Can Yücel

Aldous Huxley romanı 1931'de İngiltere'de yaşarken kaleme aldı. Bu dönemde zaten başarılı bir yazar ve sosyal hicivci olarak tanınmaktaydı. Cesur Yeni Dünya, Huxley'in beşinci romanı ve ilk ütopya (veya anti-ütopya) denemesidir. Kitap, Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in Mıy (Biz) isimli kara ütopyası'ndan oldukça etkilenmiştir (Bu kara ütopya George Orwell'in 1984 isimli eserini de etkilemiştir).


Bernard-Marx : Alfa-Artı psikoloğu. Önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Marx Londra Kulukça ve şartlandırma merkesinde mutsuzdur.Yalnızlık için duyduğu özlem,zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk,kaçma duygusunu güçlendirir. Bu yüzden eski,ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi', teknik uygarlık’ı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır.

John the Savage(Vahşi): Linda ve Thomas’ın oğlu. Savage’ın annesi Yeni Dünyalı olmasına rağmen bir gezide kazara orada unutulmuş ve yine kazara hamile kalıp, Savage’ı doğurmuş. Savage okuyabildiği tek kitap olan Shakespeare derlemesiyle yaşamını biçimlendiriyor, dünyaya ozanca bir algılamayla bakıyor ve sirk maymunu yapılması niyetiyle getirildiği Yeni Dünya’daki saçmalıklara soneler ve oyunlarla karşı durmaya çalışıyor. Ama Eski Dünya’da “ yabancı” olduğu için dışlanan, Yeni Dünya’da ise yaşam alanı bulamayan Vahşinin dünyası bu ağırlığı taşıyamıyor. Önce bir adada inzivaya çekiliyor, sonra da Vahşi, vazgeçiyor… Çünkü Cesur Yeni Dünya’da olmaması gereken şey duygudur.

Epsilon: Okuyup yazamayacak kadar aptaldırlar...O şekilde yetiştirilirler.

Epsilon-Eksi: Ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan yarı moronlar

Henry Foster: Hatchery’nin yöneticisi ve Lenina’nın partneri

Lenina Crowne: Beta-Artı Embriyo çalışanı, John’un sevdiği kız

Mustapha Mond:Doğu Avrupa Dünya Kontrollörü, Kader Yönetici asistanı Fanny Crowne: Beta Embriyo çalışanı, Lenina’nın arkadaşı

Benito Hoover: Lenina’nın Alfa-artı arkadaşı, Bernard’dan hiç hoşlanmayan kişi

Helmholtz Watson: Alfa-artı insanı. Duygusal Mühendislik Kolejin de doçent, friend and confidant of Bernard Marx ve John the Savage in güvenip,sırrını paylaştıkları insan, Üretim hatası bir insan (Nesne!)

Linda: John'un annesi, daha öncesinde Londra'da beta-eksi Embriyo işçisiydi

Kothlu: Kiakime ile evli kişi

Yaşlı Mitsima: John’a indian’ı öğreten kişi

Popé: Linda'nın sevgilisi. John’un öldürmeyi denediği kişi

CHOMSKY: Dev küçük adam


Prof. Dr. Ayhan SEZER
Mersin Ünv. Fen - Edebiyat Fakültesi Dekanı


Bugün 21. yüzyılın başında dilbilim tepesine çıkıp baktığımızda ne görüyoruz? Beğenen için de beğenmeyen için de bütün ufku kaplayan kişi Yahudi Noam Avram Chomsky'dir. Noam Avram Chomsky, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, çağımızın en önemli isimlerinden birisidir. Bu yargıyı kanıtlamak için üç temel gözlemi belirtmek yeterli olacaktır: Birincisi, Noam Avram Chomsky, İncil ve Karl Marks’ın da olduğu bir listede en çok atıf alan sekizinci isimdir. Günümüzde yaşayan kişiler arasında ise açık ara birinci isimdir. Chomsky’nin önemini vurgulayan ikinci gerçek de, Chomsky’e karşı olanların de kendi yerlerini belirlerken daha çok Chomsky’nin konumuna dayanır görünmeleridir. Üçüncü gerçek ise, Chomsky’i bilimsel açıdan eleştirenlerin kendilerine bir konuşma ya da yazma zemini bulmalarının hemen hemen olanaksız olmasıdır. Bu zemin bulunsa bile, seslerini çok az sayıda kişiye duyurabilmektedirler.
Hiç kuşku yok ki Chomsky çağımızın en önemli isimlerinin başında gelmektedir. O, büyük kitleler için tartışmasız dilbilimin dahi ismidir. O, tartışmasız ABD karşıtı isimlerin başında gelmektedir. Onlarca kitabı, yüzlerce yazısı, sayısız söyleşileri vardır. Onun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, neredeyse insanüstü ölçülere varmış gibidir. Yahudi Noam Avram Chomsky, yüzyıla damgasını vurmayı başarmıştır. İnternet arama motorlarından “alltheweb.com” ile “Avram Noam Chomsky” arandığında 63.100, “Noam Chomsky+Linguistics” arandığında 422.000, sadece “Noam Chomsky” arandığında 15.300.000 (on beş milyon üç yüz bin) adres verilmektedir (16.09.2007). Böylesine bir devin adının dilbilim ile birlikte anılması, dilbilimin bilimsel saygınlığını artırıyor mu acaba, diye düşünmemek elde değildir. Öyle ya, günümüzde başka hiçbir bilim, Chomsky çapında bir temsilciye sahip değilmiş gibi görünmektedir.
Günümüzde dilbilimcilerin en rahatlıkla ve güvenle yapacakları işlerden biri Chomsky çizgisinde ilerlemek olacaktır. Zaten öyle de oluyor. Dünyanın dört bir köşesinde binlerce dilbilimci, Chomsky’nin 1960’tan beri, aşağı yukarı her on yılda bir kendilerine çizdiği kulvarlarda çalışmalar yapmaktadırlar. Chomsky’nin havuzunda yüzmek güvenli, dışarı çıkmak tehlikelidir. Öyle ki kimileri artık Chomsky’i “Dilbilimin Mesihi” olarak görmekte ve ona kayıtsız şartsız biat etmektedirler. Binlerce dilbilimci, söz konusu Chomsky olunca ne akıllarının ne de dilbilimsel sezgilerinin süzgecini kullanmadan onun izinde gitmektedirler. Chomsky bugün sadece dilbilimciler tarafından değil, bütün dünya tarafından efsane bir isim olarak tanınmaktadır. Bir yerlerde birileri dünyanın yaşayan dâhilerini seçmeye kalktıklarında, o listeye Chomsky mutlaka dahil edilmektedir. Bu Chomsky'nin görülen, belki daha doğru bir deyişle, gösterilen yüzüdür. Chomsky'nin ikinci bir yüzü olduğu gerçeği, hiç olmazsa olasılığı, çok az kimse tarafından dile getirilebilmektedir. Chomsky'nin görülmeyen ya da gösterilmeyen yüzünde ne var, diye düşünenlerin çok azı bu düşüncelerini seslendirmeye cesaret edebilmektedir. Chomsky'e yöneltilen eleştirilerin içinde temelsiz, dayanaksız olanları, doğrudan onun Amerikan karşıtı söylemi nedeniyle yapılmış olanları var. Ama eleştirilerin içinde haklı olanları da yok değil. Hatta bu eleştirilerin kimileri Chomsky’nin tahtını sarsacak niteliktedir.
Eğer Chomsky’e dâhi denilecekse, dâhiliği burada, yani bilimselliğinden çok, kendisine politik eleştirilerle sağladığı ünle dilbilimciğini sarsılmaz kılmasında yatmaktadır. Chomsky'nin görünmez yüzüne biraz ışık tutulunca, bu dâhinin tezatlarla dolu bir abide görüntüsüne büründüğü görülüyor.

Sezer, Ayhan, "Chomsky: Dev Küçük Adam (Chomsky'ye Eleştirel Bir Bakış, Bilim ve Ütopya Dergisi]

Kişisel hakaret içeren siteler yargı kararı olmadan kapatılacak


Telekominikasyon Kurumu ’nun hazırladığı yeni yasal düzenlemeye göre, kişisel hakaret içeren internet siteleri, mahkeme kararına gerek duyulmaksızın kapatılacak.

Bu tür sitelerin kapatılabilmesi için, kendi arzusu olmadan hakkında site açılan ve o sitede kendisine hakaret edilen kişinin başvurusu yeterli sayılacak. Kendi adına site açıldığını ve buradan hakaret içeren yayınlar yapıldığını ispat eden kişilerin kapatma talebi, mahkeme kararı beklenmeksizin yerine getirilecek. TK, yeni düzenlemeyle hızla gelişen bilişim teknolojisinin, kanuni altyapının yetersizliğini fırsat bilenler tarafından kötü amaçlarla kullanılmasının önüne geçmeyi amaçlıyor.

Düzenleme, sadece kişisel hakaret içerikli siteleri kapsamayacak. İnternet üzerinden korumasız bilgisayarlara girerek verileri alan kötü amaçlı kullanıcılarla, zombi adı verilen hackerlar da nasibini alacak. 3 ay içinde tamamlanması öngörülen yasal düzenleme, Ulaştırma Bakanlığı'nın izniyle uygulanmaya başlanacak.

Kurum başkanı Tayfun Acarer, Ankara Bilişim Muhabirleri Topluluğu tarafından düzenlenen sohbet toplantısında, kişisel hakaret içeren internet siteleri için yasal düzenleme yapacaklarını açıkladı. Bu konuda en çok sanatçılar ve siyasetçilerden şikayet geldiğini belirten Acarer, sorunun çözümü için gayret sarf ettiklerini söyledi.

Acarer, "Bu konuda yapılacak yasal düzenlemeyle birlikte herhangi bir kişinin, hakkında hakaret içeren site ya da içeriği kanıtlaması durumunda mahkeme kararı gerekmeksizin siteye erişimi engelleyeceğiz. Nasıl ki cep kaybeden ya da çaldıran kişi bize müracaat ettiğinde o telefonu görüşmeye kapatıyorsak, aynı şekilde söz konusu internet sitelerini de müracaat ve kimlik tespitiyle kapatacağız." dedi. Mevcut düzenlemeye göre kişinin, hakkında açılan ve hakaret içeren siteyi kapattırabilmesi için mahkemeden karar çıkması gerekiyor. Ancak bu süreç uzun sürüyor.

Acarer, internet üzerinden gönderilen bir program aracılığıyla kişilerin bilgisayarına habersizce yerleşen ve bilgisayardaki tüm bilgilere ulaşabilen 'hackerlar' için de yasal çalışma yaptıklarını aktardı. Bilgi hırsızlığının önüne geçmek istediklerini dile getiren kurum başkanı, "İnternet açıkken birisi bilgisayarınıza giriyor ve kontrol altına alıyor. Zararlı içerikler, sizin bilgisayarınızda haberiniz olmadan depolanabiliyor." diye konuştu. Acarer, cep telefonundan görüntülü iletişime imkan sağlayan üçüncü nesil (3N) ihalesinin sonuçlanmasının ise 2009 ortalarını bulacağını sözlerine ekledi

4 Ağustos 2008 Pazartesi

bir reklam

Cüneyt Abi'siz Olimpiyat olmazdı


Yapı Kredi Kültür Merkezi Kazım Taşkent Sanat Galerisi, 2008 Pekin Olimpiyatları öncesinde, hayatını olimpiyatlara ve Türk atletizminin gelişmesine adamış olan tanınmış gazeteci, yazar ve spor adamı Cüneyt E. Koryürek'in sergisine ev sahipliği yapıyor. 'Atletizme Adanmış Bir Yaşam: Cüneyt E. Koryürek, Türkiye'nin Olimpiyad Serüveni' adlı sergi, atletizm ve olimpiyat uzmanı Koryürek'in vefatı ardından Yapı Kredi Kültür Merkezi, Koç Üniversitesi ve Coca-Cola'nın işbirliğiyle hazırlandı. Sergi kapsamında ziyaretçiler Koryürek'in gözünden Türkiye'de atletizmin gelişimini ve Türkiye'nin 100 yıllık Olimpiyat serüvenini inceleme fırsatı bulacak. Titiz bir atletizm uzmanı ve 100 metre tutkunu olan Koryürek'in atletizm çalışmaları, istatistikler, dünyanın önde gelen atletleriyle ilgili araştırmaları, Türkiye'de atletizmin gelişmesi için planları, serginin atletizm bölümünü oluşturacak. Olimpiyatlarda kazandığımız madalyalar, olimpiyat meşaleleri, olimpiyatlarla ilgili belgeseller, hiçbir yerde yayınlanmamış özel fotoğraflar ve İstanbul'un Olimpiyat adaylığına ilişkin günışığına çıkmamış belgeler de sergide incelenebilecek. Diğer yandan, İstanbul dışındaki Olimpiyat ve atletizm meraklılarının da sergiyi gezebilmeleri için www.100yillikolimpiyatseruveni .com sitesi kurulmuş durumda. Web sitesi de sergiyle aynı tarihte açıldı. Bilgi: www.ykykultur.com.tr Tel: (0212) 252 47 00 / 466

Nerede o eski Vogue?


Sabahları kıyafetinin nasıl durduğunu görmek için aynaya bakan herhangi birinin Vogue adını duymamış olmasına imkân var mı? Hiç sanmıyorum. 1892 yılında yayımlanmaya başlayan bu efsanevi dergi, inanın bana Coca Cola markası kadar güçlü! Aralarında Hindistan, Çin ve Portekiz'in de bulunduğu dünya genelinde 17 ülkede aynı grup tarafından yayımlanan, içerik olarak birbirinden bağımsız bu derginin en güçlü ve en çok satanı tahmin edersiniz ki Amerikan Vogue'u. Her ne kadar modayla ilgilenenler fazlasıyla yaratıcı olan İtalyan Vogue'unu ve sansasyonel Fransız Vogue'unu takip etseler de derginin Amerika baskısı yıllardır tüm dünyada basılan dergilerden çok daha güçlü. En azından öyleydi. Çünkü bir dönem satış rakamları dünya genelinde 1.5 milyon adedi aştığı iddia edilen ve 3 milyon okuyucuya ulaştığı söylenen Amerikan Vogue'u ciddi bir sarsıntı geçiriyormuş. Ben satış rakamlarının bir de sektörde yapılan dedikoduların yalancısıyım! Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer) filminde Meryl Streep tarafından canlandırılan Miranda Priestly karakterinin aslında Amerikan Vogue'unun efsane yayın yönetmeni Anna Wintour olduğu bir sır değil. Kendisine bir dönem asistanlık yapan Lauren Weisberger tarafından kaleme alınan hikâyede dergisinin başarısı ve koltuğu için her şeyi yapan cadı patronun sektördeki gücü konu ediliyordu. Anna Wintour'un fazlasıyla hırslı olduğu bir gerçek. 1988 yılında evli olan Wintour'un İngiliz Vogue'undan derginin Amerikan basımına getirilmesi, Conde Nast grubunun patronu Si Newhouse ile yaşadığı ilişkiye bağlanmıştı. Fakat Bayan Vogue, dergisinin satışlarını iki katına katlayarak o kadar da ucuz olmadığını kanıtlamıştı.

EFSANENİN SONU
Burnu havada Vogue dergisinin kapağına ilk kez jean pantolon giyen modeller koyarak biraz daha halka indiren ve inanılmaz satış rakamlarına ulaşan Wintour, tarihin en büyük reklam kazancını da koparmayı başarmıştı. Dediğim gibi ta ki üzerinde Alman model Gisele Bundchen ile ünlü basketbolcu LeBron James'in olduğu 'Shape' yani vücut sayısını yayımlayana kadar. Rakamlar gösteriyor ki nisan ayında piyasaya çıkan bu sayı, sadece 350 bin satmış. Conde Nast grubu bu rakamın 2001'den beri en kötü nisan satışı olduğunu doğruladı ve geçen sene bu zamandaki satış rakamının 425 bin 207 olduğunu açıkladı. Vogue'un nisan sayısı, büyük tartışmaları da beraberinde getirdi. Kapak pozunda LeBron James, Gisele Bundchen'in beline kolunu dolamış, kükrerken poz veriyor. Birçok kişi onun bu pozunu, 1933 yapımı King Kong filminin afişine benzetti. Gazeteler James'in dişlerini göstererek gürleyen görüntüsünün bir gorile benzediğini yazdı. James'in Vogue'un tarihi boyunca dergiye kapak olan ilk siyahi olması bile bunun ırkçı bir tavır olarak görülmesine yol açtı. İş arkadaşları tarafından pek de sevilmeyen Anna Wintour'un hayatındaki bu ilk düşüş tahmin edersiniz ki sektörde bir bayram havası yarattı. Kimileri bu rakamların sebebi olarak Wintour'un kendini yenileyememesini ve okuyucuyu sıktığını gösterdi. Bazıları ise Amerika'daki kriz ortamında kimsenin gözünün 'lüks' görecek hali olmadığını savundu. Bana sorarsanız en çok satan gazetenin tirajları 800 bini geçemeyen, dergiler ise 5 binli rakamlara ulaştığında editörleri havalara giren bir ülkede Anna Wintour'a hiçbir şey olmayacağı görüşündeyim. Kim ne derse desin Wintour işinin hakkını fazlasıyla veriyor. Biliyor musunuz bu kadın işine öyle saygılı ki 'En havalı en geç gider' kuralının 'kanun' olduğu defilerlerde, asistan ve öğrencilerle birlikte en önce o yerini alıyor.
Ayşe Ferhangil
SABAH GAZETESİ

gördüğünüz aslında medyanın gösterdiğidir Wag the Dog

Bir gazetenin güven katsayısı, o gazetenin yazı işleri kalitesiyle hesaplanır


Bir gazetenin güven katsayısı, o gazetenin yazı işleri kalitesiyle hesaplanır. Okurların gazeteyle kurduğu iletişimde eleştirilerin hemen tümünde nihai adres "mutfak"tır. Haberde kalite için "kapıcı" editörlere büyük iş düşüyor.
Bunca yıllık okur temsilciliği tecrübesi, diğer ülkelerde benzer işleri yapan kişilerin tecrübesiyle şu noktada buluşur:
Gazetelerdeki hataların asıl sorumlusu editörlerdir.
Yani gazetenin "mutfağında" oturup, günlük yemek mönüsünü hazırlayan ahçı ekibi.
Yazı işleri tayfası.
Sayfaların içeriğine, sağına soluna, altına üstüne hükmeden ekip.
Esas kararları bu ekip mensupları verir.
Her sabah, erken saatlerden itibaren kapı önüne yığılmaya başlayan haberlerin hangilerinin "içeri" alınıp hangilerinin alınmayacağı, onların işidir.
Buna İngilizce meslek jargonunda, bu yüzden "gatekeeper" (kapıcı, kapı muhafızı) diyoruz.
"Kapıcı"ların tecrübe birikimi, ilkelere bağlılığı, birden fazla dil bilmesi; ulusal ve uluslararası basını izleme alışkanlığı, bağımsız düşünme ve cesaretle bunları savunma melekeleri her türlü şüphenin üzerinde olmalıdır.
"Kapıcı"ların günlük çalışma kriterleri nettir:
Haber doğru mu? Kaynakları zengin mi?
Saklı kimlikli kaynak varsa bunlara ne kadar güven duyulmalı?
Sağlamlık için başka yerlere doğrulatılması gerekiyor mu?
Haberde "denge" yerli yerinde mi? Söz hakkı tanınması gerekenlere ulaşılmış veya ulaşılmaya çalışılmış mı? Haber bütününde hakkaniyetli, adil yaklaşımın damgası var mı?
Kurgu düzgün mü? Metin kendisini düzgün dil ve cazip bir üslupla okutuyor mu, yoksa aksıyor mu? Dil yersiz unsur, abur cubur içeriyor mu?
Muhabir habere kendi yorumunu katmaya kalkmış mı?
Haber herhangi bir kişi veya kurumun reklam veya propaganda niyetlerine açık veya gizli biçimde hizmet ediyor mu?
Okuru "dolduruşa getirici" manipülasyon var mı?
Bunlar ve benzerleri, "kapıcı" editörlerin gündelik "olmazsa olmaz"ları.
Bunlara uymayan haberler, kapıcıların yeterli şüphe ve titizlikle çalıştığı her gazetede "kapı dışı" kalırlar.
Onlara tanınan yetkiler, gazetenin hatasız ve güvenilir olup olmadığında kilit unsurlardır. "Kapıcı" editörler, temel mesleki kriterlerin emrettiği ölçüde acımasız davranırlar. Ama bu acımasızlık, tahakküm amaçlı olamaz. Editör, haberin daha iyi "pişirilmesi" için direktif vermek yerine, servislerin şefleri ve muhabirlerle doğrudan iletişim kurarak, "tartışarak" yol göstermelidir. Böylesi davranış, onların tecrübelerinin gazetenin diğer hücrelerine de eğitici amaçlı olarak akmasına yol açar.
Bunları ne için yazıyorum? Okurlarla gazetenin bağında yazı işleri "kapıcıları" ne kadar hayati bir kavşak noktasında, onu anlatmak için. Gazetenin kimliğini, algılanmasını çok büyük ölçüde onun yazı işleri tayin eder. (Bunu sadece köşe yazarlarının kimliğine, kompozisyonuna mal etmek onlara haksızlık olabilir.)
Kriz dönemleri, haberciliğin sorunlarının daha çok teşhir edildiği, tartışmaya açıldığı dönemler. Ve, tavukyumurta misali, kalitesiz habercilik, "misyoner" gazetecilik ve köklü hatalarda ısrar, yeni krizleri körüklüyor, onları besliyor.
Türkiye'de basının da o gerilerde kalmış istikrara kavuşması için başlanacak bir nokta, belki de, "kapıcı" editörlerin kalitesine, bağımsızlığına odaklanmak.


SABAH GAZETESİOKUR TEMSİLCİSİ KÖŞESİ
4 TEMMUZ 2008
KAYNAK LİNK:http://www.sabah.com.tr/2008/07/28/haber,4C80CAAEAD2F4D6393C8C6707B573DF5.html

OLAY MEDYA SENDİKALI OLDU


TMSF tarafından el konulan Bursa'daki Olay Medya bünyesinde Olay Radyo-TV Yayıncılık ve Olay Basın ve Yayıncılık şirketlerinde, sendika üyeliğinde çoğunluk sağlandı.


TMSF tarafından el konulan Bursa'daki Olay Medya bünyesinde Olay Radyo-TV Yayıncılık ve Olay Basın ve Yayıncılık şirketlerinde, sendika üyeliğinde çoğunluk sağlanıp, dün itibarı ile TGS tarafından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na yetki başvurusunda bulunuldu.
MEDYATAVA

LOST'A RAKİP GELİYOR



Türkiye'de de çok sayıda müdavimi bulunan 'Lost' dizisine rakip olabilecek yeni bir proje için Amerikan NBC televizyonu çalışmalarına başladı.

NBC, Daniel Defoe'nin ölümsüz eseri Robenson Crusoe'yu dizi olarak ekrana getirmeye hazırlanıyor.

Milliyet Televizyon'un haberine göre; 13 bölümden oluşacak dizi için NBC eş başkanı Ben Silverman; "Dizide yer yer 'Mc Gayver' yer yer komedi, yer yer 'Karayip Korsanları' biraz da 'Surviver' tadı taşıyacak" dedi.

Ayrıca fantastik unsurlardan da yararlanılacakmış. Anlattıklarına bakılırsa çılgın bir karışım olmuş. Siverman'a göre Crusoe'nun orjinal hikayesinin sınırlarını oldukça zorlamışlar ve 'Lost'takinden daha zengin hikayelere ulaşmışlar.

Son elli yıldır ilk kez bir Amerikan kanalına iş yapacak olan İngiliz yapım şirketi Universal Media tarafından çekilecek dizinin yapım şirketine 35 milyon dolara mal olacağı hesaplanıyor.

'Crusoe'nun ilk bölümü NBC'nin kendi imkanlarını devreye sokmasıyla 10 milyon dolara çekilmiş. 'Lost'un iki saatlik pliot bölümü de 10-12 milyon dolara malolmuştu.

Dizide, Cuma'yı Tongayi, Santana'yı Joaquim De Almeida, Olivia'yı Mia Maestro, Robinson Crusoe'yu ise Philip Winchester canlandıracak. Ayrıca Crusoe'nin babasını da Sean Bean oynayacak.

Dizinin ilk bölümü 17 Ekim'de..

H2

3 Ağustos 2008 Pazar


Yuzhou'daki kömür madeninde sıkışan madencileri arama çalışmalarına katılan bir kurtarma görevlisi

pazar akşamları

Şimdi kılıksızım, fakat
Borçlarımı ödedikten sonra
İhtimal bir kat da yeni esvabım olacak
Ve ihtimal sen
Yine beni sevmeyeceksin.
Bununla beraber pazar akşamları
Sizin mahalleden geçerken
Süslenmiş olarak
Zannediyor musun ki ben de sana
Şimdiki kadar kıymet vereceğim?

~~PAZAR AKŞAMLARI ~~orhan veli

2 Ağustos 2008 Cumartesi

'Türkiye'de Haber Kanalı Yok'


Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç, NTV, CNNTURK ve Habertürk'ün haber kanalı olmadığını belirterek haber kanalının nasıl olması gerektiğini yazdı.

Haber Kanalı!..

HAYIR ne NTV, ne CNN Turk, ne de HaberTürk haber kanalı değil..

Haber kanalı demek, açtığınız anda kafanızdaki soruyu yanıtlayan kanal demektir.

"Ne olmuş?.."

Açın bu kanallardan birini.. Haber saatini beklemek zorundasınız.. Sizin açtığınız saat onların umurunda değil..

Oysa günün hangi saatinde açarsanız açın, CNN'i, ya da BBC World'ü en geç 3 dakika içinde kafanızdaki sorunun yanıtını almış, bu arada dünyada belli başlı neler olmuş öğrenirsiniz..

Bunu sağlayan şey, alt yazılardır..

Haber kanalı demek, 24 saatin 24'ünde de durmaksınız haber veren kanal demektir. Bunu alt yazı sağlar. Ekranda hangi program olursa olsun, alt yazı haberleri durmadan geçer..

Bunun kanala faydası da olur..

"Fransa Turu'nu kim kazandı" diye açıp beklerken alt yazıyı, ekrandaki programa takılıp kalabilirsiniz.

Peki bizim sözüm ona haber kanalları bunu niye ilke haline getirmezler, bilen var mı?.. Bana izah edecek olan var mı?.

"CNN ve BBC World enayi de ondan" diyecek var mı?..

yahoo&google

İNTERNETTEKİ GAZETELER NE KADAR HABERCİ OLACAK?

Vatan yazarı Haşmet Babaoğlu, gazetelerin internet sayfaları üzerine bir yazı kaleme aldı.


Haşmet Babaoğlu / VATAN

Gazetelerimizin internet sayfaları ve biz


Geçenlerde bir gün... Bizim gazetenin internet sayfasını açmış bakıyorum.

O da ne!

“Flaş transfer: Fatih Tekke Beşiktaş’ta” yazıyor.

Allah Alah, benim bildiğim böyle bir şey yok! Neyse ki tam karşımda Spor Servisi Müdürümüz İbrahim (Seten) var. Ona soruyorum.

Hiç duraksamadan “Söz konusu bile değil” diyor! Zaten bizim spor sayfalarımızda böyle bir haber yer almıyor. İbrahim sansasyonel ve yalan habere hiçbir zaman yüz vermez, bilirim.

Ama her ihtimale karşı kendi kaynaklarını arıyor İbrahim böyle bir transferin Beşiktaş’ta konu dahi edilmediğine dair bilgisini tazeliyor.

İyi de bu haber bizim gazetenin internet sayfasında “flaş”lanıp duruyor!

Sonra başka gazetelerin internet sayfalarına bakıyorum. Nerdeyse hepsinde aynı haber.

Belli ki okunur, tıklanır, reyting yapar diye her gazetenin internet sayfası bir kaynaktan aldığı bu garip haberi sayfasına taşıyıvermiş...


***


Bu olayın üzerinden 4-5 gün geçti.

Dün baktım, internet sayfamızda Tekke’nin Beşiktaş’a transfer haberi yer almayı sürdürüyordu üstelik hemen yanında aynı futbolcunun Fenerbahçe’yle takas edileceği haberi duruyordu.

Bunu neden yazıyorum.

Kimseyi eleştirmek için değil!

Bizim gazetenin ve başka gazetelerin internet sayfalarını yapan ve yöneten arkadaşların emeğini ve başarısını küçümsemek gibi bir niyetim de yok!

Ama artık bir durum saptaması yapmanın zamanı geldi!

Gazetelerin geleceği internette!

Bu kesin!

Ama internetteki gazeteler nasıl olacak ne kadar güvenilir, ne kadar ciddi, ne kadar haberci olacak? İşte orası karışık!

Çünkü internette gazete sayfası yapmak tıpkı televizyonda program yapmak gibi bir reyting tuzağının içine düşmek anlamına geliyor.

Hatta internetin ölçülebilirlik katsayısı ve özellikleri televizyonla kıyaslanamayacak kadar fazla.

O halde ne yapacağız?

İnternette “tıklanma” şehvetine kapılmadan gazete yapmak mümkün mü?

Külahımızı önümüze koyup bütün bunları düşünmemiz gerekiyor. Yoksa okura çok yazık olacak!


***


New York Times 5 yıl sonra sadece internette yayınlanacak!

Ancak şunu biliyoruz ki, internetteki NYT de tıpkı basılı NYT gibi olacak. Ciddi, ağırbaşlı, prestijli ve haberci!

Peki bizim gazeteler için aynı durum söz konusu olabilir mi?

Şimdilik bu sorunun cevabı olumsuz!

Hangi gazetemizin internet sitesini açarsanız açın, “günün en çok okunanları” listesinde kolay kolay ciddi bir haber ve yoruma rastlayamazsınız.

Pespaye magazin, beş para etmez polemikler ve gerçek olduğu kuşkulu sansasyonel haberler dolduruyor bu listeyi.

Bir örnek daha vereyim. Geçen ay kimi büyük gazetelerimizin internet sayfaları Batı kaynaklı bir fotoğraf dizisini yayınlayarak büyük reyting yaptı. Günlerce sayfalarında kaldı o fotoğraflar.

Neydi o fotoğraflar? Sarhoş genç kızların sersefil görüntüleri!


***


Şimdi soruyorum.

İnternet güzel, internet harika!

Hepsi bir yana kendimden örnek vereyim: Epeydir yalnız gazeteleri değil, kitapları bile internetten okumaya başladım.

O yüzden internet sayfalarının reklam alım gücünün artmasından büyük keyif alıyorum.

Ama bir yandan da endişeleniyorum geleceğin internet gazeteciliği böyle mi olacak diye...

En rezil merakları kışkırtmaya yönelik haberler sırf çok “tıklanıyor” diye doğru haberciliği ve sağduyulu yorumculuğu ezip geçecek mi?

Yavşakların sayısı çoğalacak, okurlarına cidden farklı şeyler anlatmaya çalışanlar yavaş yavaş ortadan yok mu olacak?

Eğer öyleyse, vah bu gazeteciliğin ve gazetelerin geleceğine!